SAYI: 364 • YIL: 31 • EKİM 2024 • AYLIK BİLİM, KÜLTÜR ve POLİTİKA DERGİSİ • 120 TL. KKTC 140 TL. mhuriyeti u C lk a H Çin yükelçisi Ankara Bü 'in sunușuyla Liu Shaobin Liu Shaobin • Prof. Dr. Semih Koray • Chen Jin • Yang Zhen • Zhu Zi-qin Prof. Dr. Giray Fidan • Dr. Kiraz Perinçek • Prof. Dr. H. Çağatay Keskinok Dr. Aybike Șeyma Tezel • Prof. Caner Karavit • Emre Yücelen • Alp Hamuroğlu Tarih içinde Türklerin kültür sanat yürüyüșü ve Türk modernleșmesi - 6 Ekrem Ataer Ütopya, izleyiciyi harekete geçirmiyorsa ütopya değildir Çerkes Karadağ / Aykut Töleğen Evrimsel tıp: Günümüz kronik ve bulașıcı hastalıkların sebeplerine evrimsel bakıș Prof. Dr. Efe Sezgin artık telefonunuzda! Google Play Store ve AppStore’da! Bilim ve Ütopya'yı e-dergi uygulaması üzerinden okumanın artık çok kolay olduğunu biliyor musunuz? Bilim ve Ütopya e-dergi uygulamasını indirin, abone olun ve dergiyi her ay telefonunuzdan kolaylıkla okuyun. Ayrıca 32 yıllık arşivimizi de satın alarak uygulama üzerinden okuyabilirsiniz. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 SAYI: 364 Ekim 2024 Ulusal Strateji Merkezi Eğitim ve Araştırma, Danışmanlık, Yayıncılık ve TİC. LTD. ŞTİ. Adına Sahibi: Cemil GÖZEL Genel Yayın Yönetmeni: Cemil GÖZEL Yazı İşleri Müdürü: Deniz BAYAR İdari İşler Sorumlusu Verda KASAPOĞLU Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Volkan KILIÇASLAN Görsel Yönetmen ve Kapak Tasarımı: Sarkis KISAOHANYAN Reklam ve Abonelik: Mehmet ŞENEL • Tel: 0505 811 52 37 reklam@bilimveutopya.com.tr Yazı Kurulu: Atakan HATİPOĞLU, Profesör Doktor Burçin Aşkım GÜMÜŞ, Profesör Doktor Caner KARAVİT, Profesör Cüneyt AKALIN, Profesör Doktor Çağatay KESKINOK, Profesör Doktor Ece ATAER, Yazar Efe Can GÜRCAN, Doç. Doktor Ekrem ATAER, Müzik Teorisyeni, Kompozitör Ercan ENÇ, Profesör Doktor Fehmi KATIRCIOĞLU, Profesör Doktor Gökhan Barış BAĞCI, Profesör Doktor Gökhun TANYER, Profesör Doktor Gülüş TÜRKMEN, Yazar Hakan SEÇKİN, Profesör Doktor Hamit Zafer KARS, Profesör Doktor Hüseyin Çağrı SAĞLAM, Profesör Doktor Kaan YİĞİT, Fizik Mühendisi Semih KORAY, Profesör Doktor Sıtkı Çağdaş İNAM, Profesör Doktor Tülin OYGÜR, Profesör Doktor Uğur GÜVEN, Profesör Doktor Yeşim BÜYÜKMERİÇ, Profesör Doktor Yıldırım Beyatlı DOĞAN, Profesör Doktor Abone Koşulları: 6 Aylık: 750 TL - Yıllık: 1440 TL Avrupa ve Ortadoğu Yıllık: 250 Euro Amerika ve Uzakdoğu Yıllık: 400 Dolar E-Dergi Yıllık: 720 TL 30 Yıllık (1993 - 2023) E-Arşiv: 960 TL Çivi yazısı Çin’in yükselişi tesadüf mü Cemil Gözel...............................................................3 Dosya Erken dönem Çin-Türk ilişkilerinde diplomasi ve kültürel alışveriş Dr. Aybike Şeyma Tezel..................................41 Dosya Güçlü bir bilimsel ve teknolojik ülke olma hedefine doğru hızlı bir şekilde ilerlemek Liu Shaobin..............................................................4 Dosya Sanat gözüyle Yu Hua’nın “On Sözcükte Çin”i Prof. Caner Karavit...........................................44 Dosya İnsanlık için yol açtığı yeni ufuklar açısından Çin’de bilim ve teknoloji Prof. Dr. Semih Koray.........................................6 Dosya Çin müziği ile kaçınılmaz bir birlikteliğimiz var Emre Yücelen .....................................................54 Dosya Yeni tip ulusal sistemin teorik mantığı, uygulama şekli ve uygulama senaryosu Chen Jin, Yang Zhen, Zhu Zi-qin Çeviri: Mingtian Wang, Berke Berkil.........11 Dosya Dünyayı Avrupalılar mı keşfetti yoksa Doğulular mı Alp Hamuroğlu....................................................61 Dosya 75. yılında bilim, kültür ve sanatta Çin Mucizesi Prof. Dr. Giray Fidan .......................................25 Kapriçyo Tarih içinde Türklerin kültür sanat yürüyüşü ve Türk modernleşmesi – 6 (Son) Ekrem Ataer.........................................................69 Dosya Çin tarihinden gelen süper kahraman: Maymun Kral Sun Wukong Dr. Kiraz Perinçek Karavit.............................29 Ütopya, izleyiciyi harekete geçirmiyorsa ütopya değildir Çerkes Karadağ, Aykut Töleğen.................71 Dosya Çin Halk Cumhuriyeti’nde kent ve bölge planlamasının tarihsel zemini Prof. Dr. H. Çağatay Keskinok.....................33 Evrimsel tıp: Günümüz kronik ve bulaşıcı hastalıkların sebeplerine evrimsel bakış Prof. Dr. Efe Sezgin...........................................77 Hesap Numaraları: “ULUSAL STRATEJİ MERKEZİ EĞİTİM ARAŞTIRMA DANIŞMANLIK YAYINCILIK VE TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ” adına; (TL) İş Bankası Akay Şubesi: Hesap No: 423894822 IBAN: TR76 0006 4000 0014 2011 4376 36 Dağıtım: Turkuvaz Dağıtım Pazarlama A.Ş ISSN 1301-6717 Aylık Yaygın Süreli Yayın Yönetim Yeri: Kavaklıdere Mah., Olgunlar Cad., 26/15, 06420 Çankaya/Ankara e-posta: bilimveutopya@gmail.com 1 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 ÇİVİYAZISI Çin’in yükselişi tesadüf mü Cemil Gözel • Bilim ve Ütopya Genel Yayın Yönetmeni On yıl öncesine kadar Batı entelijansiyasının Çin’deki gelişmelere karşı gösterdiği iki tür reaksiyon vardı. Bu gelişmeler, ya neoliberal dalganın bir başarı örneği olarak sunulurdu (çünkü bu dalga sözde öyle kuvvetliydi ki önüne geçilemiyordu ve Çin dahi bu dalgaya kapılabiliyordu) ya da görmezden gelinirdi. Artık kimse görmezden gelemiyor ve bu gelişmenin neoliberal dalgayı yararak gerçekleştiği herkes tarafından kabul ediliyor. Nasıl edilmesin? Çin, havacılık ve uzay, uydu navigasyon sistemleri, nükleer enerji ve yüksek hızlı tren gibi kilit sanayi alanlarından kuantum bilgi, demir bazlı süper iletkenler, kök hücreler, sentetik biyoloji gibi alanlara kadar orijinal keşifler yapmış ve Batı ile yarışan hatta onu geçen bir gelişmeye ulaşmıştır. Bu yüzden Batı entelijansiyası uzun süredir Çin ile nasıl başa çıkılabileceği sorusunu tartışmaktadır. Bu sorunun sadece Çin’in iktisadi gelişimiyle sınırlı olmadığını biliyoruz. Aksi olsaydı geçtiğimiz aylarda The Economist, “Çin Bilimi”ni kapağına taşımazdı. Demek ki Çin ile bilimde nasıl başa çıkılacağı sorusu da gündemdedir. Bu çok normal; “Bilimde Çin Devrimi” hegemonyacı ülkeler için endişe verici bir gelişme. Çünkü Çin’in bilimdeki üstün başarısı, bilimin üzerindeki emperyalist hegemonyanın etkisini ortadan kaldırmaktadır. Bilim, emperyalist zincirlere vurularak hayatın merkezinden uzaklaştırıldı ve etkisizleştirildi; güvenilirliğinin sorgulanmasının yolu açıldı ve bilim, sadece dar uzmanlık alanlarında geçerli ve teknik nitelikte bir etkinliğe indirgendi; bilimsel üretim süreçleri ticarileştirildi; bilgi, kamu değeri olmaktan çıkarıldı ve alışverişin konusu olan özel bir değişim değeri haline getirildi. “Bilimde Çin Devrimi” bilimi, emperyalizmin zincirlerinden koparan ve özgürleştiren bir gelişmedir. Çin günümüzde patent ve bilimsel makale sayısı açısından dünyada başı çekiyor. Yani Çin bilimde nitelik açıdan da bir sıçrama yaşıyor. Çin’de bilimin sadece teknolojiye tabi kılınmadığını gösteren olgulardan da biridir bu. Çin bilimi, “dış gerçekliğe ilişkin, doğruluğu pratik içinde sınanmış ve sistemleştirilmiş bilgiler” olarak kavradığı için bu kadar başarılı olabiliyor. İçinde yaşadığımız dönemde, Batı’dan farklı bir gelişme çizgisidir bu. *** Çin’in bu yükselişi tesadüf değil. Şöyle: Avrupa’nın dünyanın merkezine yerleşmesinin tarihi 1400’lerin sonuna dayandırılır. Çünkü dünyanın 2 Avrupa tarafından “fethedilmesi”nin tarihi ile –ki bu aynı zamanda sömürgeleştirmenin ve sömürgeleri yağmalamanın da tarihidir– kapitalizme doğru uzun yürüyüş iç içedir. Bu fetihler yeni bir sınıf olan burjuvaziyi de yükseltmiş ve sermaye birikimini adım adım Avrupa’ya taşımıştır. Fakat Avrupa’nın dünya ekonomisinin merkezine yerleşmesi 1800’lerden sonradır. Çin ve Hindistan 1800’lere kadar ekonomik olarak dünyanın merkezinde yer alıyordu; Avrupa’da Sanayi Devrimine rağmen Asya, dünya ekonomisinde Avrupa’ya göre çok daha üstün ve üretkendi. Denilebilir ki Avrupa, kesintisiz olarak Asya’ya tutunarak kalkınmıştır. Kapitalizmin ilk nüvelerinin ortaya çıkışından 1800’lere kadar, yaklaşık olarak 300 yıl Asya merkezli bir dünya olduğu hâlde Avrupa’nın bu tarihler arasında da üstün olduğu fikrinin tek nedeni Avrupa-merkezci sosyal teoridir. Bu Avrupa-merkezci teori sayesinde Avrupa’nın halkları dünyanın zenginliği üzerinde yüzyıllardır hak iddia etmektedir. Avrupa-merkezci sosyal teori Avrupa’nın karşı konulmaz ve kaçınılmaz üstünlüğü ve yapısal önceliği varsayımına dayanan metafizik bir teoridir. Metafizik olmasının en önemli nedeni, pratiği teoriye uydurmasıdır. Marx, kapitalist üretim ilişkilerinin en ilkel biçiminin 15. yüzyılda Akdeniz kıyılarında görüldüğünü yazmıştı Kapital’de. Ancak gerçek anlamda kapitalist gelişme, 16. yüzyılda Portekiz’den, 17. yüzyılda Hollanda’dan ve 18. yüzyılda Britanya’dan başlayarak Avrupa’da gelişti. Buna rağmen 1800’lere kadar, Çin ve Hindistan ekonomik, askerî, siyasi ve hatta teknolojik ağırlığın merkeziydi. Bu durumun en önemli nedenlerinden biri Asya devletlerinin köklü imparatorluk geleneğidir. Çünkü imparatorluk en başta üretimin ve ticaretin örgütlenmesi demektir. Ve bu, kapitalist üretim ilişkilerinin ilk biçimlerinin Akdeniz kıyılarında görülmesinin nedenini açıklamaktadır. Son yüzyıl açısından da durum şudur: Asya-merkezci bir uygarlığın emperyalist hegemonyacılığa direnerek yeniden yükselmesi Millî Demokratik Devrim programının büyük başarısıdır. Çin’in buradaki en önemli rollerinden biri ise sosyalizm hedefinden geri adım atmaması, sosyalizmin ilk aşamalarında dahi onun yarattığı büyük olanakları insanlığın hafızasına yerleştirmiş olmasıdır. “Bilimde Çin Devrimi”nin temelinde yatan tarihsel ve ideolojik perspektif özetle budur. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 SUNUŞ Güçlü bir bilimsel ve teknolojik ülke olma hedefine doğru hızlı bir şekilde ilerlemek DOSYA Liu Shaobin • Çin Halk Cumhuriyeti Olağanüstü ve Tam Yetkili Büyükelçisi Gelişmekte olan Büyük ülkeler ve “Küresel Güney”in önemli üyeleri olan Çin ve Türkiye, kendi ulusal kalkınması ve canlandırılması konusunda geniş fikir birliğini ve ortak çıkarları paylaşmaktadır. Karşılıklı yarar ve ortak kazanca dayalı ikili işbirliği büyük potansiyele sahiptir. Çin tarafı, Çin-Türkiye stratejik işbirliği ilişkilerinin her geçen gün daha kapsamlı, daha derin ve daha üst seviyeli bir şekilde gelişmesine ivme kazandırmak ve her iki ülkeye ve halklarına büyük fayda sağlamak için Türk tarafıyla birlikte çalışmaya hazırdır. B u yıl, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 75. yıl dönümüdür. 75 yıl boyunca, Çin Komünist Partisi (ÇKP)’nin liderliğinde Çin halkı çetin çabalar sarf ederek büyük ilerlemeler kaydetmiş, hızlı ekonomik kalkınma ve uzun vadeli toplumsal istikrar gibi iki büyük mucize yaratmış, ülkenin kalkınma, zenginleşme ve güçlenmesi yönünde büyük bir sıçrama kaydetmiştir. Yeni döneme girilmesinden bu yana, Yoldaş Xi Jinping’ın merkezinde yer aldığı ÇKP Merkez Komitesi’nin güçlü liderliğinde 1.4 milyardan daha fazla Çinli azimle çalışarak ileriye doğru adımlar atmış ve Çin tarzı modernleşme yoluyla Çin milletinin canlandırılmasının kapsamlı bir şekilde gerçekleşmesi için Çin yeni bir yolculuğa çıkmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti Olağanüstü ve Tam Yetkili Büyükelçisi LİU Shaobin. Çin yüksek düzeyde bilimsel ve teknolojik bağımsızlık ve kendine yetme kapasitesini arttırmış, bilimsel ve teknolojik vakada tarihî başarıları elde etmiş ve tarihî değişiklikleri yaşamış, güçlü bir bilimsel ve teknolojik ülke olma hedefine doğru daha hızlı bir şekilde ilerlemektedir. 75 yıl yoksul ve zayıf bir ülkeyken şimdi ise dünyanın ikinci en büyük ekonomisi haline gelen Çin, ekonomik gücü ve millî gücünde tarihî bir sıçrama kaydetmiştir. Çin, dünyanın en büyük imalat ülkesi, mal ticareti yapan ülke, ikinci büyük mal tüketicisi ve en büyük döviz rezervine sahip olan ülke haline gelmiştir. 2023 yılında Çin’in gayri safi yurtiçi hasılası (GSYİH) 126 trilyon Yuanı aşmış ve dünya ekonomisinin %17’sini oluşturmuştur. Çin, kapsamlı bir şekilde orta halli refah toplumunu inşa etmiş, 100 milyona yakın kırsal yoksul nüfusunun tümünü yoksulluktan kurtarmış ve dünyanın en büyük sosyal güvenlik sistemini kurmuştur. Dünyanın en büyük hızlı tren ağı, otoban ağı ve liman kümelerine sahip olan Çin, demiryolu ve karayolu yolcu ve yük taşımacılığı hacmi ve liman yük hacmiyle dünyada ilk sırada yer almaktadır. Geçtiğimiz 10 yılda, Çin ekonomisi yıllık ortalama %6.1 oranındaki orta-yüksek hızla büyümeye devam etmiş ve küresel ekonomik büyümeye ortalama %30’dan daha fazla katkıda bulunmuş, dünya ekonomisinin büyümesinin büyük lokomotifi ve stabilizatörü haline gelmiştir. Çin, karşılıklı yarar ve ortak kazanca dayalı dışa açılım stratejisini kararlılıkla sürdürmekte ve Çin’e özgü yeni dışa açılım yolunu durmaksızın araştırmaktadır. ÇKP’nin 18. Ulusal Kongresi’nden bu yana, daha yüksek düzeyde açık bir ekonomik sistem oluşturmayı hedefleyen Çin, daha proaktif bir dışa açılım stratejisi uygulamakta, daha büyük ölçekli, daha geniş alanları kapsayan ve daha derin dışa açılım modelini oluşturmuştur. Çin, 150’den fazla ülke ve bölgenin ana ticaret ortağı haline gelmiştir. 2023 yılında 163.3 milyar 3 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 sistemini daha adil ve makul yöne doğru yönlendirmektedir. Çin, sıcak gündemlere Çin’e özgü çözümleri aktif bir şekilde aramakta ve uygulamakta, ortak, kapsamlı, sürdürülebilir ve işbirliğine dayalı bir güvenlik anlayışını benimseyerek dünya barışının ve güvenliğinin korunmasında yapıcı bir rol oynamaya devam etmektedir. Çin, samimiyet, gerçek sonuçlar, dostluk ve iyi niyet kavramı ve daha büyük ortak iyilik ve ortak çıkarlar anlayışını koruyarak gelişmekte olan ülkelerle dayanışma ve işbirliğini güçlendirmekte, gelişmekte olan ülkelerin ortak çıkarlarını kararlılıkla savunmakta ve “Küresel Güney”in kalkınma ve canlanmasını kararlılıkla teşvik etmektedir. Xi Jinping, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin küresel ve çağın bir meselesi olduğunu ve dışa açılım ve işbirliğinin tek doğru yol olduğunu vurguladı. dolarlık doğrudan yabancı yatırım çekerek üst üste uzun yıllardır dünyada öncü durumda kalmaya devam etmiş, 130.1 milyar dolarlık yurt dışına finansal olmayan doğrudan yatırım gerçekleştirmiş, art arda 11 senedir dünya sıralamasında ilk üç sırada yer almıştır. Bu yatırımların yaklaşık 4’te 1’i, Kuşak ve Yol Girişimi’nin ortak ülkelerine yönelmiştir. Kuşak ve Yol Girişimi, hâlihazırda dünyanın en büyük uluslararası işbirliği platformu haline gelmiş, 150’den fazla ülke ve 30’dan fazla uluslararası kuruluş Kuşak ve Yol Girişimi çerçevesinde işbirliği belgeleri imzalamıştır. 25 Avrupa ülkesinin 223 şehrine ulaşan Çin-Avrupa yük treni seferleri, Avrupa ve Asya’nın neredeyse tamamını kapsamaktadır. Kanton Fuarı, Çin Uluslararası İthalat Fuarı, Hizmet Ticareti Fuarı ve Tüketici Ürünler Fuarı gibi organizasyonlar büyük ilgi görmektedir. Barışçıl kalkınma şekildeki haklı yolda kararlılıkla ilerlemekte olan Çin, devletler arası ilişkilerde karşılıklı saygı, eşitlik ve adalet, işbirliği ve ortak kazanca dayalı yeni bir yol açmıştır. Çin, insanlığın ortak kader topluluğunu inşa etmeyi teşvik etmekte, kalıcı barış, evrensel güvenlik ve ortak refaha sahip olan dışa açılan ve kapsayıcı, temiz ve güzel bir dünya inşa etmeyi savunmaktadır. Bu yaklaşımıyla Çin, çağın trendlerine ve insanlığın ilerlemesine öncülük eden açık bir bayrak olmuştur. Çin, Küresel Kalkınma Girişimi, Küresel Güvenlik Girişimi ve Küresel Medeniyet Girişimi’ni art arda ortaya koyarak ortak kalkınma, ortak güvenlik ve medeniyetler arası etkileşim gibi konularda geniş uluslararası mutabakat sağlamıştır. Ortak istişare, ortak inşa ve ortak paylaşım ilkelerine dayanan küresel yönetişim kavramını savunan Çin, eşit ve düzenli bir küresel çok kutupluluğu ve evrensel olarak yararlı ve kapsayıcı ekonomik küreselleşmeyi teşvik etmekte, gerçek çok taraflılığı desteklemekte, küresel yönetişim 4 Bilimsel ve teknolojik gelişme, muhteşem tarihî gelişimde altın harflerle tarih yazmıştır. ÇKP’nin 18. Ulusal Kongresi’nden bu yana, Yoldaş Xi Jinping’in merkezinde bulunduğu ÇKP Merkez Komitesi, bilim ve teknoloji alanındaki yeniliği ulusal gelişimin merkezine koyarak inovasyon güdümlü kalkınma stratejilerini daha hızlı bir şekilde uygulamakta, yeni tip ulusal sistemi sürekli olarak geliştirmektedir. Çin yüksek düzeyde bilimsel ve teknolojik bağımsızlık ve kendine yetme kapasitesini arttırmış, bilimsel ve teknolojik vakada tarihî başarıları elde etmiş ve tarihî değişiklikleri yaşamış, güçlü bir bilimsel ve teknolojik ülke olma hedefine doğru daha hızlı bir şekilde ilerlemektedir. Ulusal inovasyon sistemi verimli bir şekilde çalışmaktadır. Çin, dünyanın en tamamlanmış ve en büyük Ar-Ge ve endüstri sistemlerini kurmanın yanı sıra en kapsamlı akademik dalları, en büyük insan kaynakları sistemini ve bilim ve teknoloji işletmeleri, bilimsel araştırma enstitüleri ve üniversitelerin entegre olduğu bir inovasyon sistemini oluşturmuştur. 2013’ten beri Çin, Ar-Ge harcamaları itibariyle dünyada ikinci sırada yer almaktadır. 2023 yılında bu harcamalar 3 trilyon 327.8 milyar Yuana ulaşmış, GSYİH’nın %2,64’üne denk gelip AB ülkelerinin ortalamasını aşmıştır. 2023 yılı sonu itibariyle dünyanın en güçlü 100 bilimsel ve teknolojik inovasyon kümesinde en çok paya sahip olan Çin şu an 463 bini aşan ileri teknoloji şirketlerine ev sahipliği yapmaktadır. Bilim ve teknolojide sürekli olarak yeniliklere imza atılmıştır. Çin, inovatif ülkeler arasında yer almakta olup dünya genelinde önemli etki gücüne sahip bir bilim ve teknoloji gücü haline gelmiştir. Kuantum uydusu “Mozi”, insanlı uzay uçuş programı “Shenzhou”, Beidou Navigasyon Sistemi, ay keşif aracı “Chang’e”, Çin’in uzay istasyonu çekirdek modülü “Tianhe”, Mars keşif aracı “Tianwen”, yeraltının derinliklerine inen sondaj makinesi “Diqiao Yihao”, derin deniz insanlı denizaltısı “Fendouzhe” ve dünyanın ticari faaliyete geçen ilk dördüncü nesil nükleer santrali ile Çin, insanlı uzay yolculuğu, süper bilgisayarlar, uydu navigasyonu, kuantum bilgi teknolojisi, nükleer enerji teknolojisi, büyük uçak üretimi, yüksek hızlı tren, mobil telekomünikasyon, elektrikli araçlar gibi alanlarda sürekli olarak önemli Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 başarılar elde etmiştir. Çin patent çalışmasında büyük bir gelişim göstermiş olup 2024 yılı Haziran ayı itibarıyla Çin’de geçerli olan buluş patentlerinin sayısı 4,425 milyon adede ulaşmıştır ve her 10 bin kişi başına düşen yüksek değerli buluş patenti sayısı 12,9’a çıkmıştır. Yeni kaliteli üretim gücü hızla oluşmaktadır. 20132023 yılları arasında, Çin’de belirlenen büyüklüğün üzerindeki imalat sektörü ve ileri teknolojik üretimin katma değerleri yılda ortalama %8,7 ve %10,3 oranında artmıştır. Bilgi teknolojisi, biyoteknoloji, ileri teknoloji ekipmanları, yeşil ve çevre dostu ürünler gibi stratejik endüstriler gelişerek büyümektedir. Yapay zekâ, bulut bilişim, büyük veri, blok zinciri, 5G gibi dijital teknolojiler hızla gelişmekte ve dijitalleşme ile endüstrinin entegrasyonu hız kazanmaktadır. Çin’in dijital ekonomi büyüklüğü dünya sıralamasında uzun yıllardır ikinci sırada yer almakta, e-ticaret ve mobil ödeme işlem hacmi dünya birincisi konumundadır. Çin, dünya çapında en büyük ve en ileri teknolojili 5G ağını kurmuş ve 2023 sonu itibarıyla 5G baz istasyonu sayısı 3,377 milyon adede ulaşarak dünya toplamının %60’ından fazlasını oluşturmuştur. Çin’in ilk 6G uydusu başarıyla fırlatılmış olup Beidou Navigasyon Sistemi dünya çapında hassas hizmetler sunmaktadır. Çin’in temiz enerji sektörü küresel lider konumuna gelmiş ve elektrikli araçlar, lityum piller ve güneş enerjisi ürünlerinin ihracatı sürekli olarak yeni rekorlar kırarak küresel yeşil dönüşüm sürecini hızlandırmaktadır. Uluslararası dışa açılım ve işbirliğinde de önemli başarılar elde edilmiştir. 2023 yılı itibarıyla Çin, 160’tan fazla ülke ve bölge ile bilim ve teknoloji işbirliği ilişkileri kurmuş, 117 hükümetler arası bilim ve teknoloji işbirliği anlaşması imzalamış ve iklim değişikliği, temiz enerji, hayat ve sağlık gibi alanlarda somut işbirlikleri gerçekleştirmiştir. Çin, “Kuşak ve Yol” bilim ve teknoloji İnovasyon Eylem Planı’nı ortaya koyarak ilgili ülkelerle sağlık, ulaşım, malzeme ve enerji alanlarında 50’den fazla “Kuşak ve Yol” ortak laboratuvarı yapmış, ortak ülkelerde 20’den fazla tarım teknolojisi örnek merkezi, 70’ten fazla yurt dışı sanayi bölgesi kurmuştur. Çin, ASEAN, Afrika ve Latin Amerika gibi bölgelere yönelik 9 uluslararası teknoloji transfer merkezi kurmuş ve 200’den fazla uluslararası kuruluş ve çok taraflı oluşuma katılarak 60’a yakın uluslararası büyük bilimsel plan ve projeye aktif katılım sağlamıştır. Günümüzde yeni bir bilimsel devrim ve endüstriyel dönüşüm derinleşmekte ve dünyada eşi benzeri görülmemiş değişikliklerle karşı karşıyadır. İleri bilim ve teknoloji alanları uluslararası rekabetin en ön cephesi ve ana savaş alanı haline gelmiş ve küresel düzeni ve kalkınma modelini derinlemesine yeniden şekillendirmektedir. Yeni tur küresel teknoloji rekabetinde stratejik bir üstünlüğü elde edebilmek için dünyanın bilimsel öncülerine yönelmek, ileriye dönük temel araştırmaları güçlendirmek ve yenilikçi, öncül sonuçlarda büyük atılımlar gerçekleştirmek zorunludur. Kısa bir süre önce, ÇKP’nin 20. Merkez Komitesi Üçüncü Genel Kurul Toplantısı başarıyla düzenlenmiştir. Toplantıda, reformun kapsamlı şekilde daha da derinleştirilmesi ve Çin tarzı modernleşmenin ilerletilmesine yönelik stratejik düzenlemeler yapılmıştır. Kapsamlı inovasyonu teşvik eden sistem ve mekanizmaların tesis edilmesi önerilmiş, bilim ve teknoloji sisteminin reformunun derinleştirilmesi için yön verilmiştir. Böylelikle Çin, hızla güçlü bir bilim ve teknoloji ülkesi olma hedefi doğrultusunda yeni bir yolculuğa çıktı. Bu kapsamda Çin, “dört odaklanma” stratejisine ve bilim ve teknoloji yenilikçiliği ile mekanizma ve sistem yenilikçiliğinin ortaklaşa ilerletilmesine sıkı sıkıya bağlı kalacak, küresel bilim ve teknoloji sınırlarına, ekonomik kalkınmanın ana alanlarına, ulusal büyük gereksinimlere ve halkın yaşam ve sağlık ihtiyaçlarına odaklanacaktır; bilimsel ve teknolojik inovasyonun tüm zincirini ve her alanda yapılanmaları güçlendirecek, daha verimli, açık, eşgüdümlü ve dinamik bir ulusal inovasyon sistemi inşa edecektir; bilim ve teknoloji yönetişim sistemini ve yönetişim kapasitesini modernize ederek bilim ve teknoloji gücünü ve yenilik kabiliyetini kapsamlı şekilde geliştirecek, yüksek seviyeli bilimsel ve teknolojik bağımsızlık ve kendine yetme kapasitesini artıracak, Çin ulusunun büyük canlandırılması şeklindeki “Çin Rüyası”na katkıda bulunacaktır. Genel Sekreterimiz Xi Jinping, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin küresel ve çağın bir meselesi olduğunu ve dışa açılım ve işbirliğinin tek doğru yol olduğunu vurguladı. Çin, insanlığın ortak kader topluluğunu inşa etme ilkesini derinlemesine uygulayarak daha proaktif yaklaşımlar ve tedbirlerle uluslararası bilim ve teknoloji işbirliğini genişletecektir. Çin, bütün dünya ülkeleriyle birlikte açık, adil, tarafsız ve ayrımcılığa yer vermeyen bir uluslararası bilim-teknoloji gelişim ortamı oluşturacak, küresel sorunlarla birlikte başa çıkacak ve bilim-teknolojinin insanlığın yararına daha fazla hizmet etmesini sağlayacaktır. Gelişmekte olan Büyük ülkeler ve “Küresel Güney”in önemli üyeleri olan Çin ve Türkiye, kendi ulusal kalkınması ve canlandırılması konusunda geniş fikir birliğini ve ortak çıkarları paylaşmaktadır. Karşılıklı yarar ve ortak kazanca dayalı ikili işbirliği büyük potansiyele sahiptir. Çin tarafı, iki ülkenin liderinin stratejik liderliğinde Kuşak ve Yol Girişimi ile Orta Koridor Planı’nı derinlemesine uyumlulaştırmak, yeni yükselen endüstriler ve geleceğin endüstrilerini etkin bir şekilde yapılandırmak, yeşil kalkınma, dijital ekonomi, bilgi teknolojisi ve yapay zekâ gibi yeni yükselen alanlarda işbirliği potansiyelini su yüzüne çıkarmak ve işbirliğinin düzeyini ve teknoloji seviyesini sürekli olarak yükseltmek ve böylelikle Çin-Türkiye stratejik işbirliği ilişkilerinin her geçen gün daha kapsamlı, daha derin ve daha üst seviyeli bir şekilde gelişmesine ivme kazandırmak ve her iki ülkeye ve halklarına büyük fayda sağlamak için Türk tarafıyla birlikte çalışmaya hazırdır. 5 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 İnsanlık için yol açtığı yeni ufuklar açısından Çin’de bilim ve teknoloji DOSYA Prof. Dr. Semih Koray Çin’in bilim ve teknoloji alanında gerçekleştirmekte olduğu atılım, Batı’da ileri sürülen “Çin’de demokrasi ve fikir özgürlüğü olmadığı için bilimin gelişemeyeceği” safsatasını çürütmektedir. Alınan idari kararlar doğrultusunda verilen talimatlarla geliştirilemeyecek olan iki alandan biri bilim, diğeri de sanattır. Bu iki alanda da gerekli birikim ancak yaşamın bütünüyle çalışmaya adanmasıyla elde edilebilir; özgün ve ses getiren yapıtlar da üst düzey bir yaratıcılığı yansıtır. Ç in’in ekonomi alanında bir “mucize” gibi gözüken kalkınma atılımının ardında yatan en önemli etkenlerden biri, bütüncül stratejik planlamadır. Kısa, orta ve uzun erimi karşılıklı ilişkileri içinde birlikte ele almak, ülkenin değişik alanlarda sahip olduğu gizilgücü her dönemin ana hedeflerine yöneltmeyi olanaklı hale getirmektedir. Çin’in bilim ve teknolojiye bakış açısı da böyle bir yaklaşımla belirlenmiştir. Buna göre, bilim ve teknoloji üretici güçlerin başat bileşeni, yeteneklerin keşfedilip yetiştirilmesi bilim gücünü geliştirmenin ana kaynağı ve yenilikçilik kalkınmanın bütününde olduğu gibi bu alanda da temel itici güçtür. ÇKP 19. Ulusal Kongresi’nde Çin’in 2035 yılına kadar bilim ve teknoloji alanında küresel bir önder konumuna ulaşmasını bir hedef olarak belirledi. Japonya’da Bilim ve Teknoloji Siyasası Ulusal Enstitüsü’nün 2024 yılında yayımladığı bir rapora göre Çin, çok atıf alan etki katsayısı yüksek bilimsel makaleler alanında ABD’yi geçmiştir. 6 Çin Komünist Partisi 2017 yılında yapılan 19. Ulusal Kongresi’nde Çin’in 2035 yılına kadar bilim ve teknoloji alanında küresel bir önder konumuna ulaşmasını bir hedef olarak belirledi. Arada geçen süre içinde Çin bu alanda önemli atılımlara imza attı. Ay’ın görünmeyen yüzüne bir uzay aracı indirmeyi başaran ilk ülke oldu. Chang’e-4, 3 Ocak 2019’da von Karman kraterine indi ve daha önce ay yörüngesine yerleştirilmiş bir uydu aracılığıyla dünyaya sinyallerini yollamaya başladı. 2023 yılında “derin yeraltı araştırmaları” için 10,000 metre derinliğe ulaşacak bir sondaj kuyusunun kazılmasına başlanarak “arzın merkezine seyahat”in ilk adımı atılmış oldu. Gen düzenleme, yapay zekâ ve malzeme bilimi alanlarında gerçekleştirilen ilerlemeler, çok düşük frekanslı çekim dalgalarının gözlemlenmesi, karanlık maddenin ve nötrinoların gözlemlenerek araştırılması için dev yeraltı laboratuvarlarının kurulması, derin deniz araştırmaları, dünyanın en büyük güneş teleskobunun yapımının tamamlanması, Çin’in bu süre içinde bilim ve teknoloji alanında yapmış olduğu hamleleri örneklemektedir. Ama daha da önemlisi, Çin son dönemde uluslararası bilimsel dergilerde yayımlanan araştırma makaleleri konusunda büyük bir atılıma imza atmıştır. Japonya’da Bilim ve Teknoloji Siyasası Ulusal Enstitüsü’nün 2024 yılında yayımladığı bir rapora göre, Çin çok atıf alan etki katsayısı yüksek bilimsel makaleler alanında ABD’yi geçmiştir. Bu raporda, aldığı atıf sayısı bakımından ilk yüzde 1’e giren makaleler, çok atıflı makale sayılmaktadır. Çok yazarlı makalelerde yazarların mensubu oldukları kurumların bulunduğu ülkelere göre oransal bölüşüm kullanılmaktadır. 2018-2020 döneminde yayımlanmış makalelerde Çin, ulaştığı yüzde 27,2 oranıyla aynı dönemde ABD’nin sahip olduğu yüzde 24,9’luk payı geçmiştir. Aynı sıralamada üçüncü olan ülke yüzde 5,5 oranıyla Birleşik Krallık’tır. Söz konusu sıralamada Çin’in 20 yıl önce 13. sırada yer alması, gerçekleştirilen ilerlemenin büyüklüğünü göstermektedir. Çinli araştırıcıların yayımlanan bilimsel makale sayısı bundan on yıl önce de yüksek düzeyde idi. Son dönemde yaşanan atılım bir nicelikten niteliğe geçiş sıçramasını yansıtmaktadır. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Çin’in bilim ve teknoloji stratejisinin şu sıralarda üstünde yoğunlaştığı önemli konulardan biri de Çin Komünist Partisi’nin 20. Ulusal Kongresi’ne de yansıdığı üzere, uluslararası bilim topluluğu ile olan ilişkilerin geliştirilmesidir. Bilim ve teknoloji alanındaki etkileşimin güçlendirilmesi hedefi hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeleri kapsamaktadır. Çin, aynı zamanda küresel bilim ve teknoloji yönetişiminde daha etkin bir rol üstlenmeyi amaçlamaktadır. Çin’in bilim ve teknoloji alanında gerçekleştirmekte olduğu atılım, Batı’da ileri sürülen “Çin’de demokrasi ve fikir özgürlüğü olmadığı için bilimin gelişemeyeceği” safsatasını çürütmektedir. Alınan idari kararlar doğrultusunda verilen talimatlarla geliştirilemeyecek olan iki alandan biri bilim, diğeri de sanattır. Bu iki alanda da gerekli birikim ancak yaşamın bütünüyle çalışmaya adanmasıyla elde edilebilir; özgün ve ses getiren yapıtlar da üst düzey bir yaratıcılığı yansıtır. Onun için yaşanmakta olan bilim-teknoloji atılımı, Çin’in ekonomik kalkınma “mucizesi”nin de ötesine geçen bir anlam taşımaktadır. Çin’i dünyada küresel önderlerden biri konumuna taşımaya aday bir bilim gücünün yetiştirilip seferber edilebilmesinin ardında yatan nedenlerin anlaşılması, günümüzde ortak bir kaderi paylaşan bütün insanlık açısından son derece öğretici olacaktır. Bir ülkenin en önemli zenginliği insan gücüdür Bilim ve teknolojide atılım yapmanın olmazsa olmazı, bilim gücünün inşasıdır. Bilim gücünün inşası, merkezinde bilgi yüklemenin yer aldığı teknik nitelikte bir süreç değildir. Bilimsel araştırma bilinenle bilinmeyenin sınırında cereyan ettiği için araştırıcıların kendilerini bu sınıra eriştirecek birikimi mutlaka özümsemeleri gerekir. Ama daha da önemlisi, onların çalışma enerjisi ve yaratıcılıklarını açığa çıkaracak bir bilim ikliminin yaratılmasıdır. Aslında toplumun yetenek ve enerji gizilgücünü açığa çıkararak yönlendirme ve seferber etme yetisi, bir toplumsal sistemin en önde gelen başarı ölçütünü oluşturur. Çin başlangıçta “Bilim Amerika’da da olsa gidip öğrenin” öğretisini izleyerek, en yetenekli öğrencilerini seçilmiş alanlarda doktora yapmak üzere en başta ABD olmak üzere gelişmiş kapitalist ülkelere gitmeye yönlendirdi. Şu anda yurt dışında okumuş ve okumakta olan Çinli öğrenci sayısı toplam olarak 3 milyonu geçmiş durumdadır. Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu gittikleri üniversitelerde hem yetenekleri hem de çalışma azimleriyle öne çıktılar. Çin’in bilim ve teknoloji alanında attığı bu stratejik adım sonuç verdi. Çin, bu sayede oluşturulan ilk birikimi kendi ekonomik ve toplumsal kalkınmasının ardına almayı başardı ve bugün gerçekleşmekte olan bilimsel-teknolojik atılım olanaklı hale geldi. Çin’in tarih açısından çok kısa sayılacak bir sürede küresel üretimin ağırlık merkezi haline gelmesini sağlayan kalkınma süreci, sosyalizmde diretmesi ve milleti sosyalizmi inşanın temel gücü olarak yeniden ve daha derinden keşfetmesine bağlıdır. Çin milletinin sosyalizm Çin, Ay’ın görünmeyen yüzüne bir uzay aracı (Chang’e-4) indirmeyi başaran ilk ülke oldu. altında yeniden dirilişi olarak betimlenebilecek bu sürecin yarattığı rüzgâr, Çin temel eğitiminin merkezinde yer alan halka ve ülkeye hizmet ilkesinin yelkenlerini doldurmuştur. Çin’in yurt dışında öğrenim gören öğrencilerinin büyük çoğunluğunu kendi bilim gücüne katmayı başarmasının ardında bu rüzgârın önemli bir etkisinin bulunduğuna kuşku yoktur. Üstelik Çin’in hızlı kalkınma süreci, bilim insanlarının bilim ve teknolojinin kalkınmaya olan katkısını doğrudan kendi deneyimleri içinde yaşamalarını da olanaklı kılmaktadır. Öte yandan izlenen bilim ve teknoloji stratejisi, Çin’i her geçen gün bilim açısından daha güçlü bir çekim merkezi haline getirmektedir. Araştırıcılara giderek Batı’dakinin ötesine geçen deney, gözlem ve araştırma imkânlarının sağlanması, bilime verilen önemin yarattığı araştırma iklimini pekiştirici bir etki yapmaktadır. Ayrıca bu durum, yurt dışında yaşayan Çinli bilim insanlarının Çin yönetiminin oluşturduğu düzenekler sayesinde Çin bilimine daha çok katkıda bulunmalarını da sağlamaktadır. Çin’in ulusal bilim gündemi Xi Jinping’in Çin’in izlediği bilim ve teknoloji stratejisinden “ulusal bir proje” olarak söz etmesi, Batı’da kimi çevreler tarafından bilimin evrenselliği ile çelişen bir tutum olarak nitelenmektedir. Oysa bilimin bulguları evrensel, araştırma gündemi ise ulusaldır. Bilimin bulguları bütün insanlığın malıdır. Doğası gereği kamu malı niteliği evrensel düzlemde en yüksek olan ürün, bilimsel bilgidir. Oysa günümüzde Batı’da bilim özelleştirilmiştir. Bu anlayışa göre alıcısı hazır olmayan bilgi makbul değildir. Bilimsel bilgi parasını ödeyenin sahip olacağı özel bir mala indirgenince bilimin de evrensel içeriği yok edilmiş olmaktadır. Bilim gündeminin biri “dışarıdan”, diğeri de “içeriden” olmak üzere iki bileşeni vardır. İktisadi ve toplumsal kalkınmada karşılaşılan sorunlar, dışsal bileşenin kaynağını oluşturur. Gündemin içsel bileşeni, her bilim dalının kendi özerk iç gelişiminin öne çıkardığı sorunlardan oluşur. Dışsal kaynak ulusal, içsel kaynak ise küresel niteliktedir. Ama ulusal bilim gündemi oluşturulurken önceliklerin belirlenmesinde ulusal gereksinimlere ağırlık verilmesi doğaldır. Onun için bütün ülkeler için geçerli evrensel bir bilim gündeminin bulunduğu savı safsatadan ibarettir. Emperyalist sistem, bir yandan bilimi özelleştirerek onun 7 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 gerçek evrensel özünü kuruturken, diğer yandan kendi bilim gündemini evrensellik adı altında bütün dünyaya dayatmakta ve başka ülkelerin bilim gücünden kendi araştırma gündemi doğrultusunda yararlanmaktadır. yoksun kalmasına yol açar. Onun için günümüzde bilimin gelişmesine sağlanabilecek en büyük destek, bu etkinliğin devletin öncülüğü ve planlaması altında yürütülmesidir. Çin’de bilim ve teknoloji alanında yapılan çalışmaların yerindeliğinin temel ölçütü, “iktisadi ve toplumsal kalkınmaya yapılan katkı”dır. Bu, her ülke açısından kendi bilim gündemini belirlerken kullanılması gereken ölçüttür. Bütüncül bir bilim ve teknoloji stratejisi, genel iktisadi ve toplumsal kalkınma stratejisinin bir parçası olarak ancak merkezî devlet tarafından başarılı bir biçimde oluşturulabilir. Hem nesnel koşulları doğru değerlendirmeyi hem de uygun hedefleri belirlemeyi gerektiren bu görev, merkezî devletin ilgili bütün kurum ve mercilerle etkin bir etkileşimi içinde gerçekleşir. Öte yandan bilimin bazı bulguları üretici güçlere daha dolaylı ve görece daha uzun erimde yansır. Bu sürenin günümüzde gelişmiş kapitalist ülkelerde çok kısalmış olması, tamamen bilimin neredeyse sipariş üstüne üretim yapan artçı bir etkinliğe indirgenmiş olmasından dolayıdır. Bu durum, Batı’da bilim gücünün oluşumunda temel bilimlerin her geçen gün daha çok ihmal edilmesine yol açmaktadır. Oysa tarih boyunca bilimin geleceği kurmada insanlığa yapmış olduğu en önemli katkılar hep görece daha uzun erimde üretime yansımıştır. Bilimin bu katkılarından yoksun kalmamak için, ülkelerin kısa erimli ve yalnızca doğrudan getiriye odaklanan bir bakış açısından kaçınarak temel bilimlere gereken ağırlığı vermeleri önem taşımaktadır. Çin’de iktisadi ve toplumsal kalkınmaya katkının temel ölçüt olarak alınmasıyla birlikte, gerçeğin peşinde olanların bu özlemlerini gidermek de bilimsel çalışmanın amaçları arasında sayılmaktadır. Onun için temel bilimlere ve bu alanlardaki araştırmalara ağırlık verilmesi söz konusudur. Çin’i Batı’dan farklılaştıran bu yaklaşım, yaşamsal bir öneme sahiptir. Üstelik Çin’in temel bilimlerde yaratacağı fark, bilimde küresel bir önder haline gelme hedefi açısından da orta erimde önemli bir üstünlük sağlamaya adaydır. Devletin öncü ve planlayıcı konumunun Çin’e kazandırdığı üstünlükler Bilimin özelleştirildiği bir ortamda, getirisi hemen ortaya çıkmayan bilginin “depolanması” gerekir. Ama depolama giderlerini karşılamaya hazır herhangi bir iktisadi aktör bulunmadığı için bu tür bilgilerin üretilmesi engellenmiş olur. Bu miyop yaklaşım, insanlığın bilimin orta ve uzun erimde son derece yararlı olabilecek getirilerinden Stratejinin uygulanması, tek atımlık olmadığı gibi, yalnızca doğrudan ilgili kurumları yönlendirerek de gerçekleştirilemez. Her dönemin öncelikli hedeflerine ulaşmak için gerekli toplumsal ve örgütsel gücün yaratılması gerekir. Her kademedeki eğitimi planlanmak, topluma bilimin öncü rolünü benimsetmek, yerel iktidar organlarından bilim akademileri, üniversiteler, araştırma kurumları, büyük laboratuvarlar ve üretimde yer alan işletmelere kadar, hepsinin eşgüdüm içinde ve verimli biçimde okları aynı hedeflere yollamasını sağlamak, belirlenen stratejinin başarılı bir biçimde uygulanmasının önkoşuludur. Günümüzde doğa bilimlerinde çığır açıcı ilerlemeler sağlamak, ileri teknolojilere dayalı pahalı donanımlar gerektirmektedir. Böyle bütüncül, kapsamlı ve yüksek bütçeler gerektiren bir görev, ancak merkezî bir devletin öncülüğünde yerine getirilebilir. Onun için Çin’de devletin bilim ve teknoloji stratejisinin oluşturulma ve uygulanmasında öncü bir konuma sahip olması, önemli bir üstünlüktür. Esneklik sağlam bir belkemiği etrafında ise verim sağlar Bilimsel araştırma, bilinenle bilinmeyenin sınırında cereyan eder. Bu alanda önceden belirlenebilecek bir girdi – çıktı ilişkisi söz konusu değildir. Onun için bilimsel araştırmada düşünce genişliğine sahip olmak ve önyargılardan arınmak önem taşır. Ama elde edilecek sonuçlara ilişkin belirsizlik, aynı zamanda başarı için güçlü bir çalışma azmini gerektirir. Bu nedenle devlete düşen sağlam bir belkemiği etrafında amaca uygun ve geniş bir esneklik ortamı yaratmaktır. Devletin öncülüğü, bilim ve teknoloji alanındaki çalışmaların toplumsal hedeflerine ilişkindir ve elde edilecek bilimsel sonuçların içeriği konusunda herhangi bir dayatma içermez. Nesnel koşullarla uyumlu bir strateji ve bu stratejinin uygulanması için gerekli araçlar, araştırma etkinliğinin belkemiğini oluşturur. Toplumsal hedeflere kilitlenmek ve gerçekliği anlama özlemi, bilim insanlarının çalışma azminin kaynağıdır. Böylelikle yaratılan bilim iklimi, araştırıcıların özgürce çalışmalarına odaklanmalarını olanaklı kılarak, onların enerji ve yaratıcılıklarının açığa çıkmasını sağlar. Çin, “derin yeraltı araştırmaları” için 10,000 metre derinliğe ulaşacak bir sondaj kuyusunun kazımını başlattı; böylece “arzın merkezine seyahat”in ilk adımı atılmış oldu. 8 Esneklik, ancak sağlam bir belkemiği etrafında ise verim sağlar. Belkemiğinin yokluğunda uygulanan esneklik, Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Çin’in farkı, derin devletinin olmaması, “derin devlet” ile “görünürdeki devlet”in özdeş olmalarıdır. Durumun belirlenmesinde nesnel olmak Çin dünyanın en büyük güneş teleskobunun yapımını tamamladı. ortamı olsa olsa bir yumuşakça dokusuna dönüştürür. Çin’in özellikle son on yıl içinde bilim ve teknoloji alanında yapmış olduğu ve yapmayı giderek artan bir hızla sürdürdüğü atılım, devletin öncülük ve planlaması altında sağlanan esnekliğin verim düzeyinin bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Böylelikle Batı’nın Çin’de “demokrasi” ve “düşünce özgürlüğü” olmadığı için bilimin gelişmesine olanak olmadığı şeklindeki önyargısının da bir safsatadan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda neoliberalizmin “düşünce özgürlüğü”, “demokrasi” ve “bilim” arasında kurduğu ilişkilere de kısaca göz atmakta yarar vardır. Günümüzde neoliberalizm, demokrasi adına bilime ve bilim karşıtlığına eşit muameleyi esas almaktadır. Bilim karşıtlığının alanını genişletmeyi hedefleyen bu yaklaşım, işi giderek bilimin bulgularını bağlayıcı olarak görmeyi ağır bir “özgürlük ihlali” saymaya kadar vardırmıştır. Bu yaklaşım bütün topluma ve eğitime de yansımakta ve içinden bilim gücünün doğacağı insan havuzunun seyrelmesine yol açmaktadır. Batı’da kapitalizmin doğuşundan bu yana bilim karşıtı safsataların toplum içinde günümüzdeki kadar yaygın olduğu başka hiçbir dönem yaşanmamıştır. Kimi düşünürlerin bu dönemi “Yeni Ortaçağ” olarak betimlemeleri son derece yerindedir. Çin eğitiminin bilime dayalı olması ve “yetenek keşfi”ne özel bir önem verilmesi, bilim gücünün inşası açısından Çin’e uzun erimde daha da açık biçimde ortaya çıkacak bir üstünlük sağlamaktadır. Bugün Çin’de gerçekleşmekte olan bilim ve teknoloji atılımı, yalnızca bulgularıyla değil, ideolojik düzlemde neoliberalizmin safsatalarını çökerterek de insanlığa katkıda bulunmaktadır. Burada değinmeden geçemeyeceğimiz başka bir önemli husus daha söz konusudur. Emperyalizm, mali sermayeden oluşan çok dar bir kesimin iktidarına karşılık gelir. Çin’i ve gelişmekte olan başka bazı ülkeleri “otokratik” olmakla suçlayan emperyalist devletlerin hepsi, son derece katı ve otokratik bir belkemiğine sahiptir. O da o ülkenin “derin devleti”dir. Belkemiksizliğin beraberinde getirdiği “yumuşakça dokusu” bu ülkelerde halkın geniş kesimlerine reva görülen olgudur. “Çok partililik”, derin devletin “alet kutusu”nu oluşturur. Derin devletin belirlediği stratejinin gereksinimleri doğrultusunda kâh o kâh bu partinin iktidara gelmesi daha uygun hale gelir. Derin devletin katı otokratik yapısı, ABD’nin tarihte öldürülen ve kendisine karşı cinayet girişiminde bulunulan başkanların sayısı konusunda Roma İmparatorluğu’ndan sonra ikinci sırayı almasına neden olmuştur. Strateji belirlerken Çin’in olgulardan hareket ettiği ve elde edilen başarılarda bu nesnel yaklaşımın önemli bir payının olduğu görülmektedir. Hem genel olarak kalkınma hem de özel olarak bilim ve teknoloji alanında mevcut dönemi betimleyen stratejik kavram “nicelikten niteliğe geçiş”tir. Çin’in etki katsayısı yüksek bilimsel makalelerde sayısal olarak ABD’yi geçmiş olması, hatta en yakıcı olarak nitelenen 30 bilim-teknoloji alanının 23’ünde ABD’nin üstünde yayın sayısına sahip olması, bu ülkenin bu alanlarda önder bir konuma yükseldiği anlamına gelmemektedir. Çünkü Çinli bilim insanlarının yayınları, yeni bir çığır açan bulgulardan çok, daha önce başlatılmış süreçlere yaptıkları önemli katkıları yansıtmaktadır. Bu saptamayı yapan Çin, yeni bir çığır açan bulgulara ulaşmayı önümüzdeki dönemin hedefi olarak belirlemiştir. Bugüne kadar yapılan çalışmalar, bilim ve teknolojinin önünde yeni ufuklar açmaya aday bulguların elde edilmesi için önemli bir birikim temeli oluşturmaktadır. Günümüzde temel doğa bilimlerinde çığır açacak yeni buluşları olanaklı kılacak olan, yeni deney ve gözlem verilerinin elde edilmesidir. Bu da ancak ileri teknolojilerin kullanımıyla duyarlık derecesini mevcut durumun ötesine taşıyan yeni gözlem ve deney aygıtlarının devreye sokulmasıyla olanaklı olacaktır. Uzay bilim, karanlık madde ve enerjinin yapısının anlaşılması, derin deniz ve derin yeraltı araştırmaları, gen teknolojisi, yaşamın kökeninin anlaşılmasında ve benzeri alanlarda Çin’in devletin öncülüğünde kurduğu ve kurmakta olduğu yeni laboratuvarlar ve yapılan yeni aygıtlar, önümüzdeki dönemde bu açıdan yepyeni olanaklar sağlamaya adaydır. Çin devletinin bu duyarlı aygıt ve laboratuvar seferberliği, doğa bilimlerinin ulaşmış olduğu mevcut düzeyin doğurduğu gereksinimlerden hareketle başlatılmıştır. Bu da bilim ve teknoloji stratejisinin olgulardan hareketle belirlenmesinin başka bir görünümü olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası bilim topluluğu ile olan ilişkiler Bilimsel araştırmalarda uluslararası işbirliği ve etkileşim vazgeçilmezdir. Çin’in bir ilk birikim yaratmak için 3 milyonu aşkın yetenekli öğrencisini gelişmiş kapitalist ülkelere göndermiş olması bu konuya yüklediği önemin bir göstergesidir. Uluslararası işbirliği ve etkileşimin güçlendirilmesi, içinden geçmekte olduğumuz dönemde Çin’in temel alanlarda çığır açıcı buluşlara imza atma hedefine ulaşmasına da önemli bir katkıda bulunacaktır. Bugün Çin ile uluslararası işbirliğine karşı direnç, Çin’den değil, emperyalist dünyadan gelmektedir. Çin’in bu dirence karşı tutumu, kendi içine kapanmak değil, tam tersine işbirliğinin önünü açmak için çalışmaya devam etmek olmaktadır. 9 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Verimli ve katılan tarafların hepsinin yararlandığı bir işbirliği, bir ülkenin kendi araştırma gündemini “evrensel” gündem diye bütün dünyaya dayatmasıyla gerçekleşmez. Her ülke kendi bilim ve teknoloji stratejisini ve bu stratejinin yol açtığı araştırma gündemini belirler ve ortak araştırma konularında işbirliğine gidilir. Çin bugün bilimsel teknolojik işbirliği konusunda yalnızca gelişmiş ülkelere yönelmemekte, gelişmekte olan ülkelerle de çok sayıda işbirliği anlaşması yapmaktadır. Çin’in dünyanın başka yerlerinde benzeri olmayan büyüklük ve nitelikte laboratuvarlar ile deney ve gözlem merkezleri oluşturması da uluslararası bir işbirliğini zorlamaya adaydır. Gerçekten gerçeğin peşinde olan bilim insanlarının bu imkânlardan yararlanmak isteyecekleri açıktır. Çin’in bilim ve teknolojide bir çekim merkezi haline gelmesi, aynı zamanda küresel bilim ve teknoloji yönetişiminde daha etkin bir role kavuşmasının da önünü açacaktır. Yenilikçilik İster iktisadi ve toplumsal kalkınma, ister bilim ve teknolojinin geliştirilmesi, isterse devletin ve partinin işleyişi olsun, bütün bu alanlarda Çin’in yaklaşımını belirleyen anahtar sözcük “yenilikçilik”tir. Burada vurgunun, gelişmenin hiçbir alanda geçmişte kapitalizmin izlediği yolu izlemeyeceği, sosyalizmi inşanın Çin’in ve dünyanın bugünkü koşullarıyla uyumlu yeni bir gelişme çizgisi gerektirdiği üzerine olduğuna kuşku yoktur. Bu yorum, yenilikçiliğe (inovasyona) bilim ve teknoloji alanında taşıdığı yerleşik anlamın ötesinde bir anlam yüklemektedir. Bilim, gerçekliğe ilişkin sistemli ve genel bilgilerimizden; teknoloji bilimsel bilgiyi ekonomik olarak üretim alanında kullanılabilir hale getiren düzeneklerden; yenilikçilik de aynı teknoloji çerçevesinde söz konusu ürünün rekabet gücünü arttıracak dokunuşlardan oluşur. Doğal olarak teknoloji bilime, yenilikçilik de teknolojiye tabi olmalıdır. Bu tabiyet ilişkisini tersine çevirmek, kısa erimde kimi yararlı sonuçlar getirse de daha uzun erimde bir çıkmaz sokağa karşılık gelir. Bilim, teknolojik gelişmenin siparişleriyle sınırlı görece teknik nitelikte bir etkinliğe indirgenir. Öncü rolünü yitirerek artçı bir konuma düşer. Yenilikçilik, teknolojik gelişmeye göre ağırlık kazanırsa, yeni ve daha ileri teknolojilerin geliştirilme hedefi zayıflar. Kuşkusuz bilimin teknolojik gelişmenin öne çıkardığı sorunları çözmesi, teknolojinin de yenilikçi dokunuşları özümseyecek biçimde değişime uğraması söz konusudur. Ama bu, anılan ikililer arasındaki ilişkinin ikincil yönünü oluşturur. Bilimsel teknolojik devrim, neoliberalizmin ortaya attığı bir kavramdır. Günümüzde bilimsel bilgi temelli olmayan herhangi bir teknolojik gelişme olanaksız hale gelmiştir. Ama son 30-40 yıldır yaşamakta olduğumuz atılım, bilim alanında bir devrim olmayıp, bilimsel temeli 1960’ların öncesinde atılmış teknolojik bir hasat niteliğini taşımaktadır. Bugün temel bilimler, emperyalist sistem içinde üvey evlat muamelesi görüp varlıklarını ekonomik ve askerî teknolojilerin gereksinimlerini karşıladıkları ölçüde sürdürmektedir. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti, ABD ve emperyalist sistem ile her geçen gün daha da keskinleşen bir rekabet içindedir. Aslında bu rekabetin sonuçları, yalnızca Çin ve ABD’yi değil, dünyada barışın korunması ve ezilen ve gelişmekte olan ülkelerin iktisadi ve toplumsal kalkınmalarını sürdürebilmeleri açısından bütün dünyayı ilgilendirmektedir. Zamanın hiç kimsenin hazır hale gelmesini beklemeyeceğine kuşku yoktur. Onun için bu rekabetin, kısa erimi daha yakıcı hale getirmiş olması da doğaldır. Bugün, gerçekten de “az zamanda çok işler başarmanın zamanı”dır. Son 30 yılda Çin’in başını çektiği bir süreçle dünyada üretimin merkezinin Batı’dan Doğu’ya kaymış olması, Asya’dan yeni bir uygarlığın yükselmekte olduğunun işaret fişeğini oluşturmuştur. Paylaşmacılık, eşitlik ve adalet temelinde insanı yeniden hayatın merkezine yerleştiren bu yeni uygarlığın bilim ve sanatta da dünya çapında öncü bir konuma yükselmesi, bütün insanlığın kaderini etkileyecek nitelikte bir gelişme olacaktır. Kaynaklar Crow, James Mitchell, “China’s big-science bet”, Nature, 630 (2024) Hou Jianguo, “Striving to Create a New Horizon of International Science and Technology Exchanges and Cooperation”, Contemporary World, 3 (2023) Mcnicoll, Arion, “The truth behind China’s ‘world-leading’ scientific research”, The Week, (06.04.2023) Xi Jinping, “Build China into a World Leader in Science and Technology”, (30.05.2016), http://en.qstheory.cn/202107/19/c_643429.htm Xi Jinping, “Make China a Global Center for Science and Innovation”, (28.05.2018), http://en.qstheory.cn/202203/30/c_725820.htm Wang Cungang, “Science and Technology Innovation and Reshaping of the International Landscape”, Contemporary World, 3 (2023) Wang Fan, “Secret of China’s Success: Diligence, Wisdom and Innovation”, (02.09.2019), https://www.chinausfocus.com/society-culture Çin, dünyanın en derin yeraltı araştırma laboratuvarını açtı. 10 https://www.economist.com/science-andtechnology/2024/06/12/china-has-become-a-scientificsuperpower# Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Yeni tip ulusal sistemin teorik mantığı, uygulama şekli ve uygulama senaryosu DOSYA Chen Jin, Yang Zhen, Zhu Zi-qin Çeviri: Mingtian Wang, Berke Berkil Bu makale, yeni ulusal sistem türünün çağa özgü sonuçlarını ve geleneksel modelden farklılıklarını açıklığa kavuşturmak için ulusal sistemin tarihsel gelişiminin izini sürmektedir. Bu temelde makale, yeni tip ulusal sistemin teorik mantığının, uygulama modellerinin ve kısıtlarının kapsamlı bir analizini sunmakta ve böylece bu sistemin hayata geçirilmesi için teorik ve politik referanslar sağlamaktadır. U lusal sistem” terimi ilk olarak rekabetçi sporlar bağlamında ortaya çıkmıştır. Erken dönem akademisyenler ulusal sistemi öncelikle ulusal strateji, idari yönetim ve kamu yönetişimi perspektiflerinden tanımlamış ve ulusal sistemi özel bir ulusal idari sistem ve operasyonel mekanizma olarak görmüştür. Hükümetin kısa bir süre içinde stratejik bir hedefe hızla ulaşmak için merkezî ve yerel düzeylerde çeşitli kaynakları tam olarak harekete geçirme yeteneği ile tanımlanmaktadır. Buna göre, ulusal sistemin en az üç tanımlayıcı özelliği vardır: Birincisi, hükümet liderliği, yani hükümetin ulusal ekonomik ve sosyal kalkınmayı, kamu refahını ve güvenliği etkileyen kilit alanlarda strateji ve politika oluşturma, politika icra etme, kaynak tahsisi ve toplumsal seferberlik konularında kritik bir rol oynaması ve ulusal iradeyi tam olarak somutlaştırmasıdır. İkinci olarak, kaynakların tahsisinde idari araçlar hâkimdir ve hükümet idari yetkilerini kullanarak kaynakların tahsisini en uygun hale getirir. Üçüncü olarak, stratejik hedeflere ulaşılması, belirli politikaların uygulanması ve ulusal sistem kapsamındaki çeşitli projelerin yürütülmesi, diğer toplumsal aktörlerin koordineli katılımına dayanır. Sistem içerisinde piyasanın rolü yok değildir. “ Yeni tip ulusal sistemin tarihsel mantığı, tarım toplumlarının millî sistemlerine kadar geri götürülebilir. Devletin doğuşundan bu yana ulusal sistem, kamu refahı projeleri, askerî savunma, afet yardımı ve sosyal güvenlik gibi alanlarda sıklıkla kullanılmıştır. Çin’e Özgü Sosyalizm yeni bir döneme girerken, Çin toplumunun karşı karşıya olduğu çelişkiler de temelden değişmiştir. Piyasa, kaynakların tahsisinde belirleyici bir rol üstlenirken hükümet ve piyasanın bu süreçteki rolleri ve sınırları önemli değişikliklere uğramıştır. 2015 yılında Genel Sekreter Xi Jinping, “Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 13. Beş Yıllık Ulusal Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Planı Tavsiyeleri Açıklaması”nda, büyük bilimsel ve teknolojik projeler için piyasa ekonomisi koşulları altında yeni tip bir ulusal sistemin avantajlarından yararlanılmasını önermiştir. Çin Komünist Partisi (ÇKP) 19. Merkez Komitesi Dördüncü Genel Kurul Toplantısı’nda “Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’’nin Çin’e Özgü Sosyalizmin Korunması ve Geliştirilmesi ile Devlet Yönetişim Sisteminin ve Kapasitesinin Modernleştirilmesi ile İlgili Başlıca Konulara İlişkin Kararı” kabul edilmiş ve “Bütün ülkenin birlikte çalışmasının sağlanması ve büyük girişimler için kaynakların harekete geçirilmesi için tüm unsurların coşkusunun teşvik edilmesi” gerektiği vurgulanmıştır. Xi Jinping, 2019 yılında Chang’e-4 ay görevinde yer alan temsilcilerle yaptığı bir toplantıda şunları söyledi: “Chang’e-4 görevi, bağımsız, işbirliğine dayalı ve açık inovasyon yoluyla, bir insan uzay aracı tarafından Ay’ın uzak tarafının ilk keşfini gerçekleştirdi ve Çin’in Ay’da ayak izini ilk kez bıraktı. Bu, yeni bir tür ulusal sistemin kurulmasının keşfedilmesinde bir başka canlı uygulamadır.” 11 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Mart 2020’nin başlarında, COVID-19 salgınıyla mücadelenin ortasında Xi bir kez daha “yeni tip ulusal sistemden” bahsetti. Bu sistemin, ulusal yönetişim sisteminin ve kapasitesinin modernizasyonunu ilerletmede Parti ve Devlet için çok önemli bir kurumsal destek ve büyük stratejik hedeflere ulaşmada önemli bir garanti haline geldiği açıktır. Son yıllarda akademi dünyası yeni tip ulusal sistemin arka planı, bilimsel çağrışımları, temel özellikleri ve hayata geçirilme yolları üzerine kapsamlı araştırmalar yürütmüştür. Ancak mevcut araştırmalarda üç temel eksiklik bulunmaktadır: Birincisi, yeni tip ulusal sisteme ilişkin çeşitli tanımlar ve bakış açıları genellikle parçalıdır ve farklı teorik mantıklara ilişkin normatif çalışmalardan yoksundur; bu da sistemin rasyonelliği, meşruiyeti ve arzu edilebilirliğine ilişkin net teorik gerekçelerin ve değerlendirme çerçevelerinin eksikliğine neden olmaktadır. İkinci olarak, mevcut araştırmalar yeni tip ulusal sistemin mevcut uygulama modelleri ve bunların iç işleyiş mekanizmalarındaki farklılıkların derinlemesine analizinden yoksundur. Bu durum, sistemin nasıl işlediğine dair bazı teorik yanlış anlamaların yanı sıra, hükümetin önemli stratejik ve sosyo-ekonomik meseleleri ele almak için sistemi kullanmasına rehberlik eden birleşik teorik çerçevelerin eksikliğine yol açmıştır. Üçüncü olarak, yeni tip ulusal sistemin etkili bir şekilde uygulanabileceği sınır koşulları ve birincil uygulama senaryoları konusunda sistematik bir çalışma eksikliği söz konusudur. Bunlardan ilki sistemin çalışabileceği sınırlı koşullarla ilgiliyken ikincisi sistemin hangi özel durumlar ve senaryolar için en uygun olduğu ve uygulanabilir sınır koşullarının ve önde gelen senaryoların neler olduğu gibi uygulamaya ilişkin pratik konularla ilgilidir. Buna dayanarak bu makale, yeni ulusal sistem türünün çağa özgü sonuçlarını ve geleneksel modelden farklılıklarını açıklığa kavuşturmak için ulusal sistemin tarihsel gelişiminin izini sürmektedir. Bu temelde makale, yeni tip ulusal sistemin teorik mantığının, uygulama modellerinin ve kısıtlarının kapsamlı bir analizini sunmakta ve böylece bu sistemin hayata geçirilmesi için teorik ve politik referanslar sağlamaktadır. 1. Yeni tip ulusal sistemin kökeni ve günümüzdeki etkileri Yeni tip ulusal sistemin ortaya çıkışı ve evrimi, tarihsel modeli ve tarihsel mantığı ile yakından ilişkilidir. Yeni tip ulusal sistemin tarihsel mantığı, tarım toplumlarının millî sistemlerine kadar geri götürülebilir. Devletin doğuşundan bu yana ulusal sistem, kamu refahı projeleri, askerî savunma, afet yardımı ve sosyal güvenlik gibi alanlarda sıklıkla kullanılmıştır. Çiftçilerin coşkusunu harekete geçirmiş, bütüncül bir toplumsal güç yaratmış ve sınırlı kaynakların ulusal ölçekte tahsisini en üst düzeye çıkarmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, ulusal sistem öncelikle rekabetçi spor, endüstriyel inşaat, ulusal savunma, bilimsel araştırma ve teknolojik atılımlarda uygulandı ve bu sırada sistem içindeki piyasa güçlerinin rolü giderek arttı. ÇKP 18. Ulusal Kongresi’nden bu yana, yeni tip ulusal sistem, geleneksel ulusal sis- 12 temin özünü korumakla birlikte, siyasi mantığında, kaynak tahsisi metodolojisinde ve ulusal yönetişimde sistematik yenilikler geçirmiştir. 1.1 Yeni tip ulusal sistemin tarihsel kökeni 1.1.1 Tarım döneminde antik ulusal sistem Merkezileşme altında antik ulusal sistem, ekonomik kalkınma ve sosyal yönetimde çok önemli bir rol oynamıştır. Bu durum hem iç hem de dış boyutlarda analiz edilebilir. İçeriden bakıldığında, antik ulusal sistemin etkili olduğu başlıca alanlar arasında tarım araçları, su koruma projeleri, ulaşım ve taşımacılık ile tıp ve sağlık hizmetleri yer almaktadır. Halkın geçim kaynaklarını ve sosyal istikrarı korumak için devletin çeşitli siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkileri dengelemesi, dengeli ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlaması gerekiyordu. Devlet; tuz, demir, ipek ve pamuk gibi ulusal ve kamu refahıyla ilgili stratejik kaynakları ve tekelleri, ayrıca para ve ticaret tekellerini kontrol ederek özel sermayenin ve güçlü elitlerin bu kaynakları tekelleştirmesini önlemeyi amaçlamıştır. Bu sayede bölgesel eşitsizlikler, toplumsal işbölümü ve büyük servetlerin iç bölünmelere, çatışmalara ve hatta savaşlara yol açmasının önüne geçildi. Ayrıca, devletin büyük ölçekli su koruma ve ulaşım projelerini koordine etmesi ve afet yardımı ve diğer faaliyetleri yürütmek için titiz bir hükümet sistemi aracılığıyla insan ve maddi kaynakları seferber etmesi gerekiyordu. Eski ulusal sistemde bile toplumun kendi kendini örgütleme işlevlerinden yararlanmaya vurgu yapıldığını belirtmek önemlidir. Bu, devlet politikalarının yerel seçkinler aracılığıyla uygulanmasını, büyük tarım nüfusunun tamamen harekete geçirilmesini ve örgütlenmesini ve bir bütün olarak topluma enerji verilmesini içeriyordu. Çin tarihi boyunca, her hanedan değişiminden sonra, güçlü bir yönetim ve toparlanma dönemi sonunda sosyal canlılığı ve ivmeyi geri kazandırarak aile birimlerini, tarımı ve bireysel el sanatlarını birleştiren kendi kendine yeten küçük köylü ekonomisinin gelişmesine yol açmıştır. Bu da devlet ile toplum ve hükümet ile piyasa arasında karşılıklı bütünleşme ve teşviki geliştirmiştir. Dışarıdan bakıldığında ulusal sistem, dış askerî tehditlere direnmek için gerekliydi ve Çin Seddi antik ulusal sistemin başarılarının en önemli örneğiydi. Batı Zhou döneminin başlarında Çin, görece eksiksiz bir işaret kulesi sistemine sahipti ve bu da Çin Seddi’nin inşa tarihinin başlangıcını işaret ediyordu. İlkbahar ve Sonbahar ve Savaşan Devletler dönemlerinde, çeşitli devletler hâkimiyet için yarışırken savunma ihtiyacı Çin Seddi’nin inşasını ilk doruğuna çıkardı, ancak o dönemde inşa edilen duvarlar nispeten kısa ve kesintiliydi. Qin Shi Huang ülkeyi birleştirdikten sonra duvarları onarıp birleştirerek “On Bin Li’lik Çin Seddi” unvanını kazandı ve duvarın bakımına verilen önem Ming ve Qing hanedanlıkları döneminde de devam etti. Çin Seddi’nin inşasının ulusal çabalarla neredeyse Çin’in tarımsal uygarlık döneminin tamamına yayıldığı söylenebilir. Savunma Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 tahkimatına ek olarak, ordunun askere alınması, eğitilmesi, seferber edilmesi ve komuta edilmesinin yanı sıra askerî erzak, tahıl ve silah tedariki, ulusal sistem altında ulus çapında birleşik bir organizasyon, seferberlik ve koordinasyon gerektiriyordu. 1.1.2 ÇHC’nin kuruluşundan sonra geleneksel ulusal sistem ÇHC’nin başlangıcında, ülke endüstriyel geri kalmışlıkla karşı karşıyaydı ve aynı zamanda Batılı güçlerin kapsamlı bir ablukasıyla mücadele ediyordu. Bu ablukaya karşı koymak için Çin, sanayi uygarlığına doğru bir dönüşüm başlattı ve hızla bir tarım ülkesinden sanayi ülkesine doğru ilerledi. O dönemdeki temel mesele, sanayi uygarlığı altında “büyük girişimler için kaynakların seferber edilmesi” ile nitelenen bir ulusal sistemin geliştirilmesine yol açan ulusal örgütlenme ve seferberlik yöntemlerinin dönüştürülmesiydi. Özellikle, ÇHC’nin kuruluşundan bu yana geleneksel ulusal sistem aşağıdaki özelliklerle tanımlanmıştır: Birincisi, Güçlü Üst Düzey Tasarım ve Stratejik Rehberlik: Sovyetler Birliği’nin teknolojik kaynakları toplumsallaştırmaya yönelik “planlı bilim” yaklaşımına benzer şekilde, ÇHC de kuruluşunun ardından ulusal araştırma kurumlarını bütünleştirmiştir. Çin Bilimler Akademisi Pekin’de kuruldu ve Akademi merkezli bir bilim ve teknoloji sistemi oluşturuldu. On yıldan kısa bir süre içinde, Ulusal Bilim Planlama Komitesi, Ulusal Savunma için Bilim ve Teknoloji Komisyonu ve Çin Bilimler Akademisi’nin çekirdeğini oluşturduğu bir teknoloji yönetimi ve inovasyon sistemi kurulmuştur. “Bilimsel ve Teknolojik Gelişme için Uzun Vadeli Planın Ana Hatları (1956-1967) (Gözden Geçirilmiş Taslak)”, “Bilimsel Araştırma Kurumlarının Mevcut Çalışmaları Üzerine On Dört Görüş (Taslak)” ve “Bilimsel ve Teknolojik Gelişme Planının Ana Hatları (1963-1972)” gibi çeşitli önemli belgeler yayımlandı. Bu belgeler “gelişmeye ve arayı kapatmaya odaklanma” genel politikasını ortaya koymuş, temel ulusal bilim ve teknoloji görevlerini, bunların odak alanlarını, temel bilimsel gelişme yönlerini, bilimsel araştırma sistemlerini, araştırma kurumlarının organizasyonunu, bilimsel personelin kullanımını ve eğitimini ve uluslararası işbirliğini belirlemiştir. Başlıca bilimsel ve teknolojik görevler, merkezî konular, kilit görevler ve acil önlemler önerilmiş ve araştırma kurumlarının temel görevlerinin yanı sıra ilgili çalışma sistemleri, ilkeleri, düzeni ve yöntemleri ayrıntılı olarak açıklanmıştır. İkincisi, Ulusal Seferberlik ve Kaynakların Yoğunlaştırılmış Tahsisi: Stratejik olarak, ÇHC’nin kuruluşu sırasında ülke, bilimsel ve teknolojik yetenek eksikliği, sınırlı finansman ve sıfıra yakın modern bilimsel ve teknolojik temele sahip eksik kurumlar da dâhil olmak üzere çok sayıda zorlukla karşı karşıyaydı. Ağır sanayinin geliştirilmesine öncelik verilmesi ve endüstriyel kalkınmanın hızla artırılması, ulusal stratejilere göre merkezî planlama yapılmasını, endüstriyel ve tarımsal kaynakların koordine edilmesini ve sınırlı kaynakların bilim ve teknoloji ile ulusal güvenlik için uzun vadeli stratejik öneme sahip endüstrilere yoğunlaştırılmasını gerektirmiştir. Çin, 30 yıldan kısa bir süre içinde, büyük ölçüde ulusal Çin Komünist Partisi (ÇKP) 20. Merkez Komitesi Dördüncü Genel Kurul Toplantısı. sistemin katkıları sayesinde, nispeten eksiksiz bir sanayi sistemi inşa etmiş ve tarım ülkesinden sanayi ülkesine doğru tarihî bir sıçrama gerçekleştirmiştir. ÇHC’nin ulusal sistemi örgütsel olarak feodal dönemden temelde farklıydı. En büyük avantajı, liderlerin ve örgütleyicilerin ÇKP’den olması, örgütlü ve harekete geçirilmiş kitlelerin ise ÇHC’nin gerçek sahipleri olan işçiler ve çiftçiler olmasıydı. Düşük maliyetli hammadde, gıda ve işgücünün sürekli temini, hızla yükselen sanayi sektörünün temel ihtiyaçlarını en üst düzeye çıkarıyordu. Bilimsel araştırma açısından devlet, araştırma finansmanı ve altyapısı, araştırma kurumlarının kurulması, araştırma yönlerinin ve projelerinin önceliklendirilmesi ile araştırma personelinin eğitimi, temini ve tahsisi için kapsamlı destek sağladı. Bu açıdan bakıldığında, endüstriyel ulusal sistem modern yeniliği temsil ediyor ve medeniyetin devamlılığını derinden yansıtıyordu. 1.2. Yeni tip ulusal sistemin çağdaş önemi ve anlamı Yeni tip ulusal sistem, eski tarım toplumlarının geleneksel ulusal sisteminden ve ÇHC’nin planlı ekonomi döneminden kaynaklanmaktadır ve sosyalist piyasa ekonomisi çağında yeni bir önem kazanmıştır. Yeni tip ulusal sistemin geleneksel ulusal sistemden farklılaşması, üç ana boyutta toplanabilecek olan çağın derin değişimlerinden kaynaklanmaktadır. İlk boyut ekonomik sistem düzeyidir. Çin, geleneksel planlı ekonomi döneminde çeşitli alanlardaki kaynakların hükümet öncülüğünde tahsisinden piyasa odaklı bir kaynak tahsisine geçerek sosyalist bir piyasa ekonomisi sistemi kurmuştur. Hükümet ve piyasanın ilişkisi ve işlevsel konumu daha da netleştirilmiştir. Rekabetin yüksek olduğu piyasa ekonomisinde, üretim faktörlerinin tahsisinin en uygun hale getirilmesi piyasa güçlerine dayanmaktadır. Bununla birlikte, özellikle ulusal güvenlik ve stratejik öneme sahip, piyasa başarısızlıklarının ve yetersiz piyasa kabiliyetlerinin mevcut olduğu belirli alanlarda, kaynakların en uygun şekilde tahsisini sağlamak üzere çeşitli ekonomik ve sosyal kuruluşların istek ve kaynaklarını harekete geçirmek için devlet gücüne dayalı ulusal sistemin avantajlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Planlı ekonomi döneminin geleneksel ulusal sistemi, yeni dönemde ulusal ekonomik sistemin yeni değişikliklerini ve gereksinimlerini karşılamak için artık yeterli değildir. İkinci boyut ise uluslararası ilişkilerde ve küresel siyasi ve ekonomik manzarada meydana gelen köklü değişikliklerdir. Uluslararası ilişkiler açısından, Çin’in diplomatik ortamı önemli değişikliklere uğramıştır. Çin dünya sahnesinde 13 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Xi Jinping ve Li Qiang. giderek daha önemli hale gelmiş, uluslararası işbirliği kurallarının oluşturulmasında kilit bir kurucu ve katkı sağlayıcı olarak ortaya çıkmıştır. Emperyalist ablukalarla karakterize edilen geleneksel ulusal sistemin karşılaştığı uluslararası ortam derinden değişti. Özellikle 2018’den bu yana, Çin-ABD ticaret sürtüşmesi uluslararası ilişkilerdeki belirsizlikleri yoğunlaştırmış, büyük güçler arasındaki stratejik rekabet ve iktisadi teknoloji savaşları yeni dönemin öne çıkan özellikleri haline gelmiştir. Yeni tip ulusal sistem, yeni uluslararası siyasi ve ekonomik manzarayı ve uluslararası ilişkilerin yeni durumunu ele almak için önemli bir kurumsal destek görevi görmekte, yeni dönemde uluslararası ilişkiler yönetişiminin karmaşıklıklarına ve belirsizliklerine yanıt vermektedir. Üçüncü boyut ise yüzyılda eşi benzeri görülmemiş değişimlere ve “ikili dolaşım” stratejisine dayalı yeni kalkınma modeline yanıt olarak stratejik destektir. Günümüz dünyası bir asırdır görülmemiş büyük değişimler geçirmektedir. Yeni uluslararası ekonomik manzara ve yeni uluslararası ilişkiler karşısında Çin, yurtiçi dolaşıma öncelik veren ve yurtiçi ve uluslararası dolaşımlar arasında karşılıklı güçlendirmeyi teşvik eden yeni bir kalkınma modeli inşa etmeyi önermiştir. Bu yeni kalkınma modeli altında, bir üretim merkezi, bir dijital merkez, bir teknolojik merkez ve bir kalite merkezi olmak gibi ulusal stratejilerin gerçekleştirilmesi, Çin’e Özgü Sosyalizm yoluna bağlı kalmayı gerektirmektedir. Ulusal stratejiyle ilgili önemli alanlarda, devletin stratejik liderliğini ve kilit meseleleri aşmak için yoğunlaştırılmış çabaların önemli rolünü sürdürmek çok önemlidir. Özellikle kritik temel teknolojilerle ilgili “boynu büken” sorunları ele alırken, çeşitli inovasyon kuruluşlarının yoğun çabalarını yönlendirmek için yeni bir tür ulusal sistemden yararlanmak daha da gereklidir. Bu, Çin’in sanayi, tedarik ve katma değer zincirlerinin güvenliğini ve istikrarını sağlayacak ve inovasyon zincirinin sanayi ve tedarik zincirlerini desteklemedeki temel rolünü pekiştirecektir. Bu anlamda, yeni tip ulusal sistem, Çin’in bilim ve teknolojide dünya lideri olma stratejisi için önemli bir stratejik destek ve bir üretim merkezi ve dijital bir güç merkezi inşa etmek için önemli bir kurumsal avantajdır. Yeni tip ulusal sistemin anlamlarını ve özelliklerini incelemek açısından akademisyenler şu anda çeşitli teorik perspektiflerden önemli anlamları ve temel özellikleri yeniden yapılandırmaktadır. İlk olarak, siyasi mantık açısından bakıldığında, yeni tip ulusal sistem, ülkenin genel kalkınmasında Partinin temel öncü rolünün korunmasını gerektirmektedir. Tüm Parti ve Devlet işlerinde ÇKP’nin kapsamlı liderliğinde ısrar eder ve demokratik merkeziyetçiliğin temel siyasi mantığına 14 dayanarak siyasi uzlaşı oluşturmayı, önemli stratejik kararları ilerletmeyi ve Partinin girişimlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve kademeli olarak yürütülmesini sağlamayı amaçlar. Siyasi mantık, Parti ve Devlet iradesinin merkezî ve yerel seviyeler arasında aktarımını, koordinasyonunu ve işbirliğini kolaylaştırarak hükümetin tüm seviyelerinin, işletmelerin ve çeşitli sosyal oluşumların aktif olarak yanıt vermesini ve katkıda bulunmasını sağlar. Bu, Merkez Komite’nin kolektif ana stratejik kararlarının hızla yerel yönetimler için stratejik kılavuzlara ve politika uygulama çerçevelerine dönüştürülmesini ve nihayetinde Parti ve Devletin stratejik kararlarının etkili bir şekilde uygulanmasını sağlar. Bu nedenle, siyasi mantık perspektifinden bakıldığında, ulusal sistemin temel özellikleri Parti liderliğine bağlılık, demokratik merkeziyetçilik ve insan merkezli bir yaklaşımdır. Aynı zamanda, büyük stratejik kararların uygulanmasında kitle çizgisine bağlı kalmayı, geniş kitleleri ulusal girişimlere ve stratejik uygulamalara aktif olarak katılmaları için yönlendirmeyi, harekete geçirmeyi ve ilham vermeyi, insanların refahını iyileştirme ve halkın kalkınmanın faydalarından pay almasını sağlama nihai hedefini de içerir. İkinci olarak, kaynakların tahsisine ilişkin metodolojik perspektiften bakıldığında, yeni tip ulusal sistemin temel çağrışımı sistemik bakış açısı, bütüncül bakış açısı ve koordineli bakış açısıdır. Ekonomik ve sosyal kaynakların en uygun şekilde tahsisini sağlamak için öncelikle bilimsel planlama, çabaların yoğunlaştırılması ve işbirliğine dayalı atılımlarda kendini gösterir. Yeni tip ulusal sistem, Çin’e Özgü Sosyalizm yoluna bağlı kalarak anahtar stratejik alanlarda kaynak tahsisi için bir “optimizasyon mekanizmasını” temsil etmektedir. Benzersizliği, çeşitli ekonomik ve sosyal varlıkların güçlerinin merkezî entegrasyonunda, maddi kaynakların ve manevi iradenin büyük ölçüde birleştirilmesinde ve nihayetinde işbirlikçi örgütsel yaklaşımlar yoluyla kaynak bütünleşmesinin ve rasyonel optimizasyonun sağlanmasında yatmaktadır. Bu anlamda, yeni tip ulusal sistemin önemli bir özelliği, kaynakların piyasa tahsisinin belirleyici rolü ile hükümetin etkin rolü arasındaki dengedir. Bununla birlikte, hükümetin fonksiyonları temel değişikliklere uğramıştır. Kamu yönetişim kapasitesinin modernizasyonu öncülünde, yeni tip ulusal sistem, kaynakların en uygun şekilde tahsisini sağlamak ve kaynak kullanım verimliliğini en üst düzeye çıkarmak için kamu gücünü piyasa ve sosyal güçlerle bütünleştirmektedir. Üçüncü olarak, ulusal yönetişim perspektifinden bakıldığında, yeni tip ulusal sistem, Çin’in yönetişim kapasitesinin modernizasyonunu sağlamak için önemli bir yönetişim çerçevesidir. Geleneksel ulusal sistemin seferberlik temelli yönetişiminden kopuşunu vurgulamakta, ulusal yönetişimin tüm alanlarında sistemik düzenlemeleri teşvik etmek için rutin ve seferberlik temelli yönetişimin dinamik bir şekilde yerleştirilmesini savunmaktadır. Yeni tip ulusal sistemin operasyonel alanı, ana odak alanlarındaki seferberlik temelli yönetişimden rutin yönetişime doğru kaymaktadır. Açık, düzenli, çeşitli ve etkili bir yönetişim çerçevesi oluşturmak amacıyla ulusal yönetişim yapılarının, konularının, araçlarının ve yöntemlerinin kapsamlı bir şekilde yeniden şekillendirilmesini içerir. Çeşitlendirilmiş yönetişim mekanizmalarının yerleştirilmesi, yeni tip ulusal sistemin temel bir özelliğidir ve işbirliğine dayalı yönetişim hem rutin hem de kilit yönetişim alanlarını kapsayan önemli bir model haline gelir. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 2. Yeni tip ulusal sistemin teorik mantığı, evrimi ve çerçevesi Yeni tip ulusal sistemin rasyonelliğini, etkinliğini ve kıymetini net bir şekilde ele almak için, bu sistemin arkasındaki temel teorik zemine geri dönmek ve belirli teorik bağlamlar içerisinde rasyonelliğini ve meşruiyetini analiz etmek elzemdir. Esasen, yeni tip ulusal sistemin teorik temellerine ilişkin akademik araştırmalar hâlâ görece parçalıdır. Teorik mantığının anlaşılması bütüncül olmaktan ziyade parçalı ve sistematik olmaktan ziyade yerel kalmaktadır. Bu makale, değerini ve meşruiyetini açıklamak için daha bütünleşik bir teorik çerçeve sağlamak amacıyla, çeşitli teorik bağlamlardan yeni tip ulusal sistemin meşruiyeti için ortak bir alan aramayı amaçlamaktadır. 2.1 Yeni tip ulusal sistemin teorik mantığı 2.1.1 Kurumsal iktisat perspektifinden yeni tip ulusal sistem Kurumsal iktisat perspektifinden bakıldığında ister ekonomik kurumsal iktisat ister sosyolojik kurumsalcılık açısından olsun, yeni tip ulusal sistemin teorik rasyonalitesi ve değeri temel mantıksal çerçeve ile açıklanabilir. Kurumsal iktisatta kurumlar, herhangi bir birimin, öznenin veya kuruluşun davranışlarını kısıtlayan, yönlendiren, ayarlayan ve yöneten çerçevelerdir. Rasyonel davranış her zaman belirli kurumsal bağlamlar içinde kısıtlanır ve kurumlar resmî ve gayriresmî tipler olarak kategorize edilebilir. Farklı kurum türleri, ekonomik aktörler tarafından deneyimlenen beklentiler ve düzenlemeler üzerinde farklı etkilere sahiptir. Kurumsal perspektiften bakıldığında, yeni tip ulusal sistem yalnızca ulusal siyasi yapı ve ekonomik sistem gibi resmî kurumsal yapıları değil, aynı zamanda toplumsal kültür ve değer yönelimleri gibi bir dizi gayriresmî kurumsal unsuru da kapsamaktadır. Yeni tip ulusal sistemin kurumsal gücü, resmî ve gayriresmî kurumların bir kombinasyonu aracılığıyla ekonomik ve sosyal alanlardaki çeşitli aktörlerin değer yönelimleri ve davranış tercihleri üzerinde etkili olmaktadır. Ayrıca, yeni kurumsal ekonomi perspektifine göre, işlem maliyetleri (veya işlem masrafları) ekonomik aktörlerin neden işlem sözleşmeleri yaptıklarının ve farklı işlem modlarını seçtiklerinin merkezinde yer almaktadır. İşlem sürecindeki fırsatçılık ve belirsizlik, işlem maliyetlerini en aza indirmek için farklı yönetişim yapıları ve sözleşme düzenlemeleri oluşturarak belirli kurumsal sözleşmeler yoluyla izlenmeli ve yönetilmelidir. Yeni tip ulusal sistem, yerleşik ekonomik kuruluşlar (merkezi KİT’ler ve KİT’ler gibi) aracılığıyla piyasa işlemlerinde maliyetleri en aza indirmek için devlet öncülüğünde bir yönetişim yapısı ve devlet sözleşmeleri kullanır. Bunun nedeni, değişen işlem nitelikleri nedeniyle belirli ürünleri sağlayan piyasa kuruluşlarıyla ilişkili belirsiz riskleri azaltma ve böylece işlem maliyetlerini içselleştirme ihtiyacıdır. Bu nedenle, havacılık ve uzay teknolojisindeki yenilikler ve dedektör serileri gibi yeni ürünlerdeki atılımlar gibi kamusal sosyal nitelikler, yüksek varlık özgüllüğü, önemli piyasa işlem maliyetleri ve belirsizlik ile karakterize edilen ürünlere sahip özel kamu alanlarında, işlem maliyetlerini en aza indirmek ve belirli üretim organizasyonu formları aracılığıyla ürün işlem niteliklerini, yönetişim yapılarını ve mekanizmalarını etkili bir şekilde eşleştirmek için yeni bir ulusal sistem türü gereklidir. Sosyolojideki örgütsel kurumsalcılık perspektifinden, kurumsal mantık teorisi, bir örgütün stratejisinin ve davranışının, diğerleri arasında pazar mantığı, sosyal mantık, aile mantığı, devlet mantığı ve teknolojik mantık dâhil olmak üzere örgütsel alandaki çeşitli kurumsal mantıklardan etkilendiğini vurgulamaktadır. Her bir kurumsal mantık türü farklı meşruiyet biçimleri taşır. Sonuç olarak, örgütsel misyonların, stratejik yönelimlerin ve davranışların nasıl yönlendirildiği ve ayarlandığı konusunda farklılıklar vardır. Örneğin, piyasa mantığının hâkim olduğu ticari bir kuruluşta, misyon genellikle piyasa kârını maksimize etmeye odaklanır. Kuruluşun stratejik yönelimi ve iş modeli, en yüksek ekonomik kârı elde etmeye veya kaynakların verimliliğinin iç tahsisine odaklanır. Örgüt içindeki liderler ve çalışanlar “para kazanma” araçları ve ekonomik uzantılar haline gelir ve örgütün paydaş alanı hissedarlar ve tedarikçiler gibi ekonomik paydaşlarla sınırlandırılırken diğer sosyal paydaşların değer talepleri dışlanır. Kurumsal mantık açısından bakıldığında, yeni tip ulusal sistem, devlet mantığının piyasa mikro-örgütlerine yerleştirilmesini temsil etmektedir. Devlet mantığını, farklı kurumsal mantıkların hâkim olduğu piyasa içindeki çeşitli mikro örgütlere ve sosyal organizasyonlara etkin bir şekilde entegre etmek için ulusal stratejik yönlere, misyonlara, yeteneklere ve hedeflere dayanmaktadır. Bu bütünleşme, devlet mantığının diğer kurumsal mantıklarla harmanlanmasıyla sonuçlanır ve nihayetinde ekonomik ve sosyal alanlardaki tüm kuruluşları başlıca ulusal stratejik hedeflere ve misyon gerekliliklerine ulaşmaya odaklar. Bu süreç, kurumsal operasyonel misyonların melezleştirilmesini ve devlet mantığı altında bir dizi değer yaratma hedefine ulaşılmasını içerir. 2.1.2 Neoklasik ekonomi perspektifinden yeni tip ulusal sistem Neoklasik ekonomi perspektifinden bakıldığında, neoklasisizm çeşitli varsayımlar altında tam rekabetçi bir piyasayı (tam rekabet) tanımlar. Piyasanın her türlü üretim sorununu otomatik olarak çözebileceği, optimal kaynak tahsisini sağlayabileceği ve piyasa dengesini gerçekleştirebileceği anlamına gelen piyasa evrenselciliğine bağlıdır. Ancak, gerçek ekonomik faaliyetler her zaman eksik ve yetersiz bilgiye, kurum fırsatçılığına, piyasa dışsallıklarına ve piyasa başarısızlıklarına tabidir. Sonuç olarak, verimlilik odaklı piyasa takası genellikle kaynakların sosyal tahsisinde optimal bir duruma ulaşmada başarısız olur. Üretim faktörleri veya piyasa işlemleriyle ilişkili maliyet ve faydalar, eksik rekabet, bilgi çarpıtması ve piyasa dışsallıkları (negatif dışsallıklar) gibi sorunlar nedeniyle her zaman piyasa fiyatlarına yansımaz. Neoklasik iktisada benzer şekilde, evrimsel 15 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 iktisat, piyasa dışı varlıklar arasındaki etkileşimlerin ve piyasa dışındaki kurumların evriminin de ekonomik faaliyetleri etkilediğini savunarak sistem başarısızlığına ilişkin teorik bir çerçeve önermektedir. Sistemsel başarısızlıklar temel olarak altyapı başarısızlıkları, geçiş başarısızlıkları, kilitlenme başarısızlıkları ve kurumsal başarısızlıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Altyapı başarısızlığı temel olarak inovasyonla ilgili ve bilgiyle ilgili altyapının yetersizliği ile tanımlanmaktadır; geçiş başarısızlığı, işletmeler dış çevredeki belirsizlik veya dış şoklar nedeniyle uyum sağlamakta zorlandıklarında ortaya çıkmakta ve yerleşik teknolojik yolları takip etmeyi ve kurumsal değer yaratmayı zorlaştırmaktadır. Kilitlenme başarısızlığı, yerleşik firmaların pazardaki konumlarını korumak için yeni teknolojileri potansiyel girişlerden veya tehditlerden engellemesi veya baltalaması anlamına gelir ve teknolojik ve ekonomik paradigma değişimlerinin gecikmesine veya başarısız olmasına yol açar. Kurumsal başarısızlık, kurumsal reformlarda tutarlılık eksikliği ya da uyumsuzluk olarak kendini gösterir ve bu da kurumların ekonomik varlıkların davranışlarını düzenleme ve yönetme konusunda etkisiz kalmasına neden olur. Dolayısıyla, ister neoklasisizm tarafından vurgulanan piyasa başarısızlığı ister evrimsel iktisat tarafından önerilen sistem başarısızlığı teorisi olsun, her ikisi de esasen tüm piyasa ve sosyal sistemin verimli işleyişini etkilemektedir. Bu durum, ulusal stratejik güvenlik, kamu refahı ve ordu ile ilgili alanlarda ürün arzını ve teknolojik atılımları sağlama çabaları da dâhil olmak üzere, ulusal sisteme dayalı güçlü devlet müdahalesini gerektirmektedir. Bu, aynı zamanda piyasa verimliliğini destekleyen temel altyapının geliştirilmesini de içermektedir. Ulusal büyük projeler, merkezi KİT’ler ve diğer girişimler aracılığıyla, ülke çapındaki yeni sistem 16 altyapı inşasına, inovasyon ekosistemleri içindeki bilgi sistemlerine, özel endüstrilere desteğe, stratejik gelişmekte olan endüstrilerin geliştirilmesine ve kamu mal ve hizmetlerinin sürekli optimizasyonuna odaklanacak, böylece ulusal inovasyon sistemini geliştirecektir. ÇHC’nin ilk yıllarında ulus, ulusal sistem altında sosyal kaynakların seferber edilmesi ve büyük ölçekli sanayi üretimi için hızla sermaye biriktirilmesi yoluyla ulusal ekonomiyi hızla restore edebilmiş ve bir sanayi sistemi kurabilmiştir. Ancak piyasanın rolünü göz ardı ederek kapsamlı bir yakalama stratejisine aşırı odaklanmanın başarısızlığa yol açabileceğini göstermektedir. 2.1.3. Kalkınma ekonomisi perspektifinden yeni tip ulusal sistem Kalkınma ekonomisindeki ekonomik yakalama teorisi (forging-ahead) yeni tip ulusal sistem için teorik gerekçe sağlamaktadır. Ekonomik yakalama açısından bakıldığında, dünyanın büyük ekonomileri ABD, Birleşik Krallık, Almanya, Fransa ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerin başını çektiği gelişmiş ekonomiler (yüksek gelirli ekonomiler) ve Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya gibi gelişmekte olan veya geçiş ekonomileri olarak ikiye ayrılmaktadır. Gelişmekte olan ekonomilerin gelişmiş ekonomileri geçebilmeleri için “Orta Gelir Tuzağı”nı aşmaları gerekmektedir. Ana akım kalkınma ekonomisi, gelişmekte olan ülkelerdeki yaygın piyasa başarısızlıklarının, yalnızca piyasa güçleri yoluyla ekonomik yakalamayı zorlaştırdığını öne süren yapısalcılığı vurgulamaktadır. Bu başarısızlıklar yoksulluk tuzaklarına ve kutuplaşmaya yol açabilir ve gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasındaki temel fark endüstriyel yapılarında yatmaktadır. Bu nedenle yapısalcılık, sermaye biriktirmek ve ölçek ekonomilerine ulaşmak için ulusal ekonominin çeşitli sektörlerinde büyük ölçekli yatırımları vurgular. Devlet bu büyük ölçekli yatırımlarda, özellikle de karayolları ve demiryolları gibi altyapı projelerinde ve sanayileşmeyi yakalama sürecinde kilit sanayi sektörlerinde merkezî bir rol oynar. Ulusal kapasite sayesinde kaynaklar verimli bir şekilde tahsis edilerek endüstriyel açıdan gelişim sağlanır, talep ve arz yaratılır ve piyasa refahı teşvik edilir. Ulusal kapasiteye dayalı yeni tip ulusal sistem, piyasa talebi yaratır ve endüstriyel açıdan yakalamayı başarmak için piyasa odaklı ürün arzını kolaylaştırır. Örneğin, ÇHC’nin ilk yıllarında ulus, ulusal sistem altında sosyal kaynakların seferber edilmesi ve büyük ölçekli sanayi üretimi için hızla sermaye biriktirilmesi yoluyla ulusal ekonomiyi hızla restore edebilmiş ve bir sanayi sistemi kurabilmiştir. Ancak çeşitli ülkelerden edinilen deneyimler, piyasanın rolünü göz ardı ederek kapsamlı bir yakalama stratejisine aşırı odaklanmanın başarısızlığa yol açabileceğini göstermektedir. Yeni yapısalcılık, liberalizm ile kapsamlı yakalama teorisi arasında teorik bir atılım tanımlamakta ve “faktör do- Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 nanımı yapısı, karşılaştırmalı üstünlük, firmaların içsel yeteneği, karşılaştırmalı üstünlük stratejisi ve endüstriyel iyileştirme” temelli mantıksal bir zincir aracılığıyla geç gelişen ülkeler için ekonomik yakalamanın gerçekleştirilmesini vurgulamaktadır. Ekonomik yakalama başarısı, geç gelişmekte olan ülkelerde faktör donanım yapılarının yükseltilmesinin teşvik edilmesini gerektirmekte, bu da endüstriyel yapıların ve teknolojik seviyelerin sistematik olarak yükseltilmesini sağlayarak sonuçta ekonomik yakalamaya yol açmaktadır. Ancak bu mantıksal zincir iki destekleyici koşul gerektirmektedir: etkin bir piyasa ve elverişli bir hükümet. İlk olarak, etkin bir piyasa, piyasanın etken fiyatlarını doğru bir şekilde yansıtarak firmaların karşılaştırmalı üstünlüklerini belirlemelerine ve endüstriyel yatırımlar yapmalarına olanak sağlaması anlamına gelir. İkinci olarak, elverişli bir hükümet, endüstriyel altyapının geliştirilmesi ve endüstriyel büyüme için gerekli kurumsal ortam için kurumsal çerçeveler ve kaynak desteği (finansman, yetenek ve bilgi gibi) sağlamalıdır. Bu bağlamda, yeni yapısalcılık esasen yeni tip ulusal sistemin rasyonelliğini ve meşruiyetini kabul eder ve daha derin uygulanması için teorik gerekçe sağlar. Yeni tip ulusal sistem, kaynakların tahsisinde piyasanın belirleyici rolünü kabul ederken altyapı desteğindeki temel eksikliklerin, endüstriyel seçim ve tanımlamadaki bilgi eksikliklerinin ve endüstriyel iyileştirme sürecinde temel teknolojilere (temel araştırma ve uygulamalı araştırma dâhil) yetersiz yatırımın ele alınmasında kolaylaştırıcı bir hükümetin önemli rolünü vurgulamaktadır. Bu sistem, kaynakları koordine etmek ve tedarik etmek için hükümet kapasitesinden yararlanarak geç gelişmekte olan ülkeler için ekonomik yakalama gibi devasa bir misyonu gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. 2.2 Yeni tip ulusal sistemin öncü uygulama modeli ve operasyonel mekanizması Çin’de yeni tip ulusal sistemin başarılı bir şekilde kurulması ve sürekli gelişimi, belirli alanlarda hızlı bir şekilde yetişmeyi ve hatta küresel standartları kısmen aşmayı mümkün kılması, hem derin tarihsel ve kültürel mantığa hem de yeni çağın gerçeklerini yansıtan uyarlanabilir ve yenilikçi gelişime dayanmaktadır. Yeni tip ulusal sistem, yeni çağın büyük uygulamaları içinde önemli bir yeniliktir ve temel özelliği ve avantajı, elverişli bir hükümet ile etkin bir piyasanın organik birliğinde yatmaktadır. Teknolojik yenilik sistemi açısından, reform ve dışa açılma döneminden bu yana Çin, ABD, Japonya ve Almanya gibi ülkelerin deneyimlerinden yararlanmıştır. Çin Ulusal Doğa Bilimleri Vakfı ve Çin Ulusal Fikri Mülkiyet İdaresi gibi kurumlar bilimsel araştırmaları yönetmek için art arda kurulmuş ve ülkenin teknoloji yönetiminde yeni bir aşamaya geçtiğini göstermiştir. Bu aşama, ulusal stratejik planlama kapsamında askerî ve sivil sektörlerin hızla birbirinden ayrılmasıyla birlikte çok departmanlı ve çok düzeyli koordinasyon ile karakterize edilmektedir. Ulusal Bilim, Teknoloji ve Eğitim Öncü Grubu’nun kurulmasıyla Çin, bilim ve teknoloji sisteminde daha derin reformlar gerçekleştirirken Bilim ve Teknoloji Bakanlığı da ulusal bilim ve teknoloji çabalarının genel koordinasyonunu üstlenmiştir. Sonuç olarak, Çin’in ulusal inovasyon sistemi hızla gelişmiştir. ÇKP 18. Ulusal Kongresi’nden bu yana, Xi Jinping Yoldaş’ın merkezinde yer aldığı Parti Merkez Komitesi, ülke çapında yeni sistemin kurulmasına ve geliştirilmesine büyük önem vermiştir. ÇKP 19. Merkez Komitesi Dördüncü Genel Oturumu, sosyalist piyasa ekonomisi çerçevesinde kritik temel teknolojilerin ele alınması için yeni bir tür ulusal sistemin inşasını önermiştir. Beşinci Genel Kurul, ulusal stratejik bilimsel ve teknolojik yeteneklerin güçlendirilmesinin, güçlü bir bilimsel ve teknolojik ulus inşa etmek için bir eylem planı oluşturulmasının, sosyalist piyasa ekonomisi içinde yeni tip ulusal sistemin geliştirilmesinin, kritik temel teknoloji zorluklarının üstesinden gelinmesinin ve inovasyon zincirinin genel verimliliğinin arttırılmasının önemini daha da vurgulamıştır. Özellikle, yeni tip ulusal sistem öncelikle üç uygulama modeli aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. 2.2.1. Acil durumlarla yüz yüze mücadelede ulusal seferberlik modu Bu model, ekonomik ve sosyal kaynakların koordinasyonunu ve en iyi duruma getirilmesini denetleyen hükümet tarafından yönetilir. Hükümet tarafından yönlendirilen seferberliğin mantığı, yalnızca piyasa güçlerine güvenmenin kamuoyuna mal olmuş ekonomik ve sosyal sorunları ele almak için yetersiz kaldığı acil kamu ve toplumsal taleplere dayanmaktadır (bkz. Şekil 1). Kamu kaynaklarının tahsisinden sorumlu birincil birim olarak hükümet, koordineli ve yoğunlaştırılmış bir politika ve kurumsal destek sağlayarak ülke çapındaki kaynakları tamamen harekete geçirebilir. Bu yaklaşım, mikro piyasa kuruluşlarının yanı sıra acil kamusal sosyal sorunları ele almak için tüm sanayi ve inovasyon zincirlerinin sorunsuz bir şekilde birbirine bağlanmasını sağlar. Bu uy- Şekil 1: Hükümet öncülüğünde millî seferberlik modeli 1- Büyük acil ihtiyaçların karşılanması. 2- Üniversiteler. 3- Araştırma enstitüleri. 4- Kaynakların ülke çapında entegrasyonu. 5- Hükümet öncülüğünde “seferberlik modeli”. İnovasyon zincirinin tam olarak düzenlenmesi. 6- İnovasyon zincirinin tam olarak düzenlenmesi. 7- Ulusal laboratuvar sistemi. 8- Politika ve kurumsal desteğin yoğunlaştırılmış olarak sağlanması. 9- İşletmeler. 17 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 gulama modelinin tipik bir örneği, COVID-19 pandemisinden kaynaklanan büyük kamu acil durum taleplerine yanıt olarak gösterilmiştir. Bilim ve Teknoloji Bakanlığı, acil bilimsel ve teknolojik zorluklara odaklanarak büyük acil durum projelerini başlatmak üzere hızla ulusal bir uzman ekip oluşturdu. Bunlar arasında virüsün kökeninin izini sürmek, bulaşma yollarını belirlemek, deney hayvanları modelleri geliştirmek, enfeksiyon ve patojenik mekanizmaları anlamak, hızlı immünolojik test yöntemleri oluşturmak, genomik varyasyon ve evrimi incelemek, ağır vakalar için tedavi planlarını en uygun hale getirmek, acil koruyucu antikorlar geliştirmek, aşı araştırmalarını hızlandırmak ve geleneksel Çin tıbbını önleme ve tedavide kullanmak yer alıyordu. Bu süreçte, bir yandan kaynakların ülke çapında bütünleştirilmesi, araştırma çabalarının ilerletilmesi için çok önemliydi. Bilim ve Teknoloji Bakanlığı, Ulusal Sağlık Komisyonu, Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu, Eğitim Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Çin Bilimler Akademisi ve Merkezî Askerî Komisyon Lojistik Destek Departmanı ile işbirliği içinde acil durum müdahale görevlerinin organize ve koordine edilmesinde hayati bir rol oynamıştır. Bu kurumlar, ulusal kaynakların entegrasyonu için bastırmış, hızlı bir şekilde atılımlar gerçekleştirmek için mevcut araştırma altyapısından yararlanmış ve pandeminin yayılmasını engellemek için bilimsel destek sağlamak üzere teşhis ve tedavi teknolojilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasını güçlendirmiştir. Öte yandan, hükümet liderliğinde, sanayi ve inovasyon zincirlerinin tam olarak entegrasyonuna ve işbirliğine öncelik verilmiştir. Acil müdahale alanlarında yeterli teknolojik yatırımların sağlanması, bilimsel araştırma kaynaklarının dağıtımının hızlandırılması, kilit ulusal araştırma sistemlerinin entegre edilmesi, disiplinler arası ve sektörler arası araştırma ekiplerinin organize edilmesi ve araştırma, klinik ve önleme ekipleri arasında işbirliğinin teşvik edilmesi için çaba gösterildi. Bu çabalar işbirliğine dayalı inovasyonu teşvik ederek bağımsız inovasyonu ilerletmek için güçlü bir ivme yarattı. Aynı zamanda, hükümetin “seferber edici” liderlik modeli, piyasa kuruluşlarının gücünü göz ardı etmek anlamına gelmez. Hükümet, bilimsel ve teknolojik atılımlar yoluyla acil toplumsal talepleri ele alırken piyasa mekanizmalarının ve işletmelerin rolünü vurgulamalı ve acil durum yönetim sisteminin gelişimini daha geniş ekonomik ve sosyal ilerleme ile koordine etmelidir. Bu, bilimsel araştırma, acil durum yönetim sistemi geliştirme ve sanayileşmeyi entegre etmeyi, merkezî olmayan karar alma süreçlerinde işletmelerin güçlü yönlerinden yararlanmayı, çeşitli deneyleri teşvik etmeyi, mikro işletmelerin dinamik yeteneklerini geliştirmeyi ve piyasa canlılığını artırmayı içerir. Amaç, hükümet, sanayi, akademi ve araştırma kurumlarını entegre eden, işletme odaklı bir ürün geliştirme ve sanayileşme sistemini hızla kurmaktır. Ayrıca, salgın kontrolü, bilimsel araştırma ve üretim gibi çeşitli cephelerde uzman ekipler organize edilerek test kitleri, aşılar, antikorlar, ilaçlar ve tedavi planlarının geliştirilmesi için ortak çabalara odaklanılabilir. Bu, vergilendirme, finans, ticaret ve devlet alımlarında bir dizi tercihli politika ile desteklenebilir. Bu çabalar, acil durum alanında kilit çekirdek teknolojilerde uzmanlaşabilen ve böylece ileri tıbbi teknolojiler, ürünler ve ekipmanlar üzerinde özerklik ve kontrol elde edebilen bir dizi teknoloji tabanlı işletme ve endüstriyel 18 kümenin hızla geliştirilmesine yardımcı olmaktadır. Buna ek olarak Çin, dijital ekonomi, geleneksel Çin tıbbı ve sağlık hizmetleri gibi sektörlerin büyümesini hızlandırma, yeni büyüme etkenlerini sürekli genişletme ve yeni ekonomik büyüme noktaları yaratma fırsatını yakalamıştır. 2.2.2 Ulusal stratejik bilim ve teknoloji gücüne dayalı devlet, sanayi, üniversite, araştırma ve uygulamada kapsamlı bütünleştirme modu Yeni tip ulusal sistemin ikinci uygulama modeli, ulusal stratejik bilim ve teknoloji gücü tarafından desteklenen hükümet, sanayi, üniversite, araştırma ve uygulamanın kapsamlı bir biçimde bütünleştirilmesidir. Bu stratejik gücün mikro düzeydeki birincil desteği ulusal laboratuvarlarda, özellikle de anahtar ulusal laboratuvarlarda yatmaktadır. Hefei gibi yerlerde ulusal laboratuvarların resmî olarak kurulması, ulusal laboratuvar sistemi etrafında ulusal stratejik bilim ve teknoloji gücü oluşturma çabalarının hızlandığına işaret etmektedir (bkz. Şekil 2). Ulusal stratejik bilimsel ve teknolojik yeteneklere dayalı derinlemesine entegre edilmiş hükümet, sanayi, üniversite, araştırma ve uygulama modelinin olgunlaşması ve teşvik edilmesi de hızlı bir şekilde gerçekleşecektir: İlk olarak, üst düzey kurumsal tasarım ve teknolojik stratejik planlama düzeyinde, ulusal laboratuvarların birincil Şekil 2: Ulusal stratejik bilim ve teknoloji gücüne dayalı olarak hükümet, sanayi, üniversite, araştırma ve uygulamanın kapsamlı bütünleşme modu 1- Merkezî hükümet. 2- Teknoloji güvenliği mühendisliği. 3- İstikrarlı destek, stratejik rehberlik. 4- İl ve diğer yerel yönetimler. 5- İstikrarlı destek. 6- Yüksek kaliteli yeteneklerin temini. 7- Üniversiteler. 8- İstikrar ve rekabetçi desteğin organik sinerjisi. 10- Çok boyutlu işbirliği mekanizmaları. 11- Finansman ve yönetim kuruluşları. 12- Rekabetçi finansman. 13- Çeşitlendirilmiş girdiler. 14- Dönüştürücü geri bildirim. 15- Araştırma süresinin satın alınması. 16Araştırma enstitüleri. 17- İşletmeler ve diğer sosyal kuruluşlar. 9.1- Ulusal laboratuvar sistemi. 9.2- Öncelikli alanlarda temel araştırma. 9.3- 0’dan 1’e özgün inovasyonda atılımlar. 9.4- Derin disiplinler arası entegrasyon. 9.5- Özgün ve deha düzeyinde yeteneklerin yetiştirilmesi. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 işlevi, kamu mali kaynakları tarafından desteklenen belirli disiplinlerde çığır açan teorik ve uygulamalı araştırmalara odaklanmaktır. Ancak kamu kaynaklarının göreceli sınırlılığı göz önüne alındığında, ulusal stratejik bilimsel ve teknolojik güç tüm alanları kapsamaya çalışmamalı, bunun yerine ulusal güvenlik ve stratejik üstünlükler için kritik olan alanlara odaklanmalıdır. Buradaki kilit mesele, ulusal stratejik bilim ve teknoloji gücüne destek sağlama çabalarının tam olarak nasıl hedefleneceğidir. Ulusal stratejik ihtiyaçlar ve acil durum talepleri temelinde, başlıca bilimsel ve teknolojik altyapının yerleşimi en uygun hale getirilecek ve bilimsel kaynakların açık paylaşımı teşvik edilecektir. Hükümet, sanayi, üniversite, araştırma ve uygulamayı disiplinler ve alanlar arasında bütünleştiren teknolojik atılımlar için etkin bir sistem oluşturmak üzere sürekli çaba gösterilecektir. Bu, “net bir stratejik talep yönelimi, inovasyonda belirgin liderlik, sağlam bilimsel temeller, güçlü stratejik teknolojik güçler, atılımlar için eksiksiz bir sistem, disiplinler arası ve sektörler arası işbirliği ve barış zamanı ile acil durum operasyonları arasında yumuşak geçişler” ile karakterize edilen yeni bir bilimsel ve teknolojik gelişme modelinin oluşumunu hızlandıracaktır. İkinci olarak, ulusal laboratuvarlardaki kilit paydaşların rolleri net bir şekilde tanımlanmalıdır. Araştırma enstitüleri, üniversiteler ve işletmelerin inovasyon sistemi içerisindeki farklı rolleri belirlenerek yeni ulusal inovasyon sistemi kapsamında her bir inovasyon aktörü için uzun vadeli planlar oluşturulabilir ve böylece sürekli ve sürdürülebilir kalkınma sağlanabilir. Ulusal ihtiyaçların ve ekonomik kalkınmanın karşılanması amacıyla kilit çekirdek teknolojilerin geliştirilmesi için stratejik planlamaya odaklanılacaktır. Bu, bilimsel araştırmada bölümler arası, kurumlar arası ve disiplinler arası işbirliğini güçlendirecek, teknolojik yenilik ve liderlik için bir kaynak olarak temel araştırma ve temel teknoloji geliştirmeden tam olarak yararlanacaktır. Serbest keşif ile hedef odaklı araştırmayı birleştirerek temel araştırma sorularını ekonomik, toplumsal ve endüstriyel uygulamalardan süzme yeteneği sürekli olarak geliştirilecektir. Bu da temel araştırma, uygulamalı temel araştırma ve teknolojik inovasyonun entegre dağıtımını ve tam zincir uygulamasını teşvik edecektir. Nihayetinde bu yaklaşım, bilimsel ve teknolojik atılımların yanı sıra acil sorun çözmeye yönelik sistematik yetenekleri güçlendirecek ve geliştirecek, kapsamlı ve verimli bir ulusal inovasyon sistemi inşa edecektir. Aynı zamanda tüm aktörler arasında inovasyon tutkusu ve canlılığına ilham verecek, bağımsız inovasyon için güçlü bir kuvvet oluşturacak ve tamamlayıcı, derinlemesine entegre, karşılıklı olarak güçlendirici ve son derece verimli bir işbirliğine dayalı inovasyon çerçevesi yaratacaktır. İnovasyon yönetimi perspektifinden bakıldığında, ulusal laboratuvarların ana paydaşları arasında üniversiteler, araştırma enstitüleri ve KİT’ler bulunmaktadır. Üniversiteler için odak noktası, yükseköğretim reformlarını güçlendirerek bilimsel araştırma faaliyetlerini ulusal çıkarlar ve başlıca ulusal ihtiyaçlarla uyumlu hale getirmek olmalıdır. Üniversiteler, öğretim üyelerini özgürce araştırma yapmaya teşvik ederken aynı zamanda “organize” araştırma faaliyetlerini vurgulamalı ve işbirliğine dayalı çabalara olanak tanıyan istikrarlı, stratejik araştırma ekipleri oluşturmalıdır. Bu yaklaşım üniversite araştırmalarını ulusal stratejilere daha odaklı hale getirecek, disiplinler arası işbirliğini teşvik edecek ve sanayi ile akademinin entegrasyonunu destekleyecektir. Araştırma enstitüleri açısından, Çin Bilimler Akademisi ve Çin Mühendislik Akademisi gibi kurumların ulusal stratejik bilimsel ve teknolojik gücün temel direkleri olarak statü ve rollerinin daha da netleştirilmesi önemlidir. Teknolojik ilerlemenin teşvik edilmesi ve bağımsız inovasyon kabiliyetlerinin artırılmasına odaklanılarak sektörel araştırma enstitülerinin “ulusal” statüsünün yeniden tesis edilmesi için çaba gösterilmelidir. Bu enstitüler dünyanın ileri seviyelerini hedeflemeli, çeşitli bilimsel alanlardaki en yeni küresel konulara ve Çin’in ekonomik ve sosyal gelişiminden kaynaklanan önemli teorik ve pratik sorunlara öncelik vermelidir. Öncelikli odak noktaları temel araştırma, genel teknoloji araştırma ve geliştirme ve mühendislik teknolojisi araştırmaları olmalıdır. Güçlü bir ulusal misyon, kolektif onur ve takım ruhuna sahip istikrarlı araştırma ekipleri oluşturarak stratejik Anadolu Ajansı 19.10.2022 19 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 ve kamusal bilimsel projelere giderek daha fazla katılacaklar ve Çin’in mühendislik bilimi ve uygulamalı teknoloji inovasyonundaki avantajını güçlendireceklerdir. Girişimlerin, özellikle merkezî KİT’ler ve KİT’lerin teknolojik inovasyonda “ulusal takım” olarak rolleri önemli ölçüde artırılmalıdır. Bu girişimler, hükümet, sanayi, üniversite, araştırma ve uygulama alanlarında araştırma ve teknolojik başarıların dönüştürülmesi için ortak platformlar oluşturmak üzere ulusal laboratuvarlarla işbirliği yapmalıdır. Yüksek yoğunluklu araştırma ve geliştirme yatırımı, yüksek kaliteli inovasyon çıktısı ve son derece verimli inovasyon süreçleri ile bu işletmeler geliştirme inisiyatiflerini ele geçirebilir ve teknolojik inovasyonların bağımsız kontrolünü sağlayabilir. Ayrıca, küresel bilimsel ilerlemeler ve başlıca ulusal stratejik ihtiyaçlarla uyumlu güçlü özgün inovasyon yeteneklerine sahip lider yenilikçi işletmelerin teşvik edilmesi için çaba gösterilmelidir. Bu işletmeler, en yeni teknolojilerin keşfedilmesinde, önemli ulusal bilimsel görevlerin üstlenilmesinde ve özellikle ulusal kalkınma için gerekli olan “boynu bükük” teknolojilerin aşılmasında kilit endüstriyel ve teknolojik zorlukların üstesinden gelinmesinde çok önemli bir rol oynayacaktır. 2.2.3 Merkezî işletmelerin öncülük ettiği bütünleşik inovasyon modu Yeni “ikili dolaşım” kalkınma paradigması altında, mikro piyasa düzeyinde merkezî KİT’lerin yeni tip ulusal sistem içinde teknolojik inovasyonun temel itici güçleri haline gelme sürecini hızlandırmak gerekmektedir. Merkezî KİT’ler, Çin’in küresel teknolojik rekabet gücünü sürekli olarak arttırmak, üst düzey ekonomik unsurları ve kaynakları çekmek ve ülkenin genel gücünü güçlendirmek için çok önemli olan kapsamlı bağımsız inovasyon yeteneklerine sahiptir. Çin ekonomisi 100 trilyon Yuanı aşan toplam hacmiyle yeni zirvelere ulaşırken ABD’nin başını çektiği gelişmiş ülkelerin Çinli teknolojik ve yenilikçi işletmelere yönelik baskı ve teknolojik ablukalarını artırmaya devam etme olasılığı giderek artmaktadır. Bu nedenle, inovasyon odaklı kalkınma stratejisini derinlemesine uygulamak, ikili dolaşım çerçevesi altında endüstriyel dönüşüm ve iyileştirmeyi hızlandırmak, yüksek kaliteli ekonomik kalkınmayı sağlamak ve Çin’i bilim ve teknolojide bir dünya lideri haline getirmek acil hale gelmiştir. Bu yeni koşulların ortasında, önde gelen Çinli şirketler hızla “market alışverişinden elde edilen kısa vadeli karları kovalamaya” odaklanmaktan “teknolojik inovasyonun sınırsız ufkunu” takip etmeye geçiş yapıyor. Bu şirketler daha fazla sorumluluk üstleniyor, daha yüksek hedefler peşinde koşuyor ve teknolojik inovasyon alanına daha önemli katkılarda bulunarak kendilerini ülke çapındaki yeni sistem çerçevesinde inovasyonun temel itici güçleri olarak konumlandırıyor (bkz. Şekil 3). Bu model öncelikle temel araştırmalara odaklanan ve önemli sorunların üstesinden gelen ulusal laboratuvarlardan oluşurken, işletmeler de farklı deneyimleri mümkün kılmak ve mikro düzeydeki canlılığı artırmak için merkezî olmayan karar alma süreçlerine katılmaktadır. Bunlar birlikte güçlü bir sistem ve yenilikçi bir sinerji oluşturarak anahtar konumdaki ana teknolojilerde çığır açarlar. 20 Merkezî KİT’lerin öncülük ettiği entegrasyona dayalı inovasyon modelinin hayata geçirilmesi aşağıdaki açılardan gözlemlenebilir: İlk olarak, teknolojik inovasyon için stratejik düzen açısından, merkezî KİT’ler temel ve en ileri teknolojik alanlara odaklanmalıdır. Ulusal çapta temel laboratuvarların desteğiyle ve önemli hükümet taleplerine yanıt olarak, temel araştırmalarda organize araştırma ve serbest keşif yöntemlerini bir arada kullanmalıdırlar. Bu yaklaşım disiplinler arası entegrasyonu ve pazara yönelik alanlarda özgün inovasyonu teşvik ederek önemli, en yeni ve temel konuları hedefler. Politika rehberliği ve stratejik yönlendirme, çeşitli inovasyon aktörlerini inovasyon çabalarını sistematik bir şekilde özerk, işbirlikçi ve açık bir şekilde entegre etmeye yönlendirmelidir. Uzun döngüler, yüksek risk ve yüksek belirsizlik ile karakterize edilen alanlarda özel teşebbüsler, gerekli yüksek yoğunluklu araştırma ve geliştirmeyi sürdürmekte zorlanabilir. Ancak, ulusal misyonlar tarafından yönlendirilen merkezî KİT’ler misyon odaklı inovasyon gerçekleştirebilir ve böylece ulusal kalkınma ve kamu refahı için kritik öneme sahip stratejik endüstrilerde ve kilit projelerde “büyük teşebbüsler için kaynakları harekete geçirme” kurumsal avantajından yararlanabilir. İkinci olarak, merkezî KİT’ler tarafından yönetilen entegrasyona dayalı inovasyon modeli, “merkezî KİT’ler + özel işletmelerden” oluşan bir inovasyon topluluğu oluşturmak için hâlâ özel işletmelerin kapsamlı katılımını gerektirmektedir. Bu süreç, merkezî KİT’lerin özel işletmeleri KİT’ler tarafından yürütülen araştırma projelerine derinlemesine katılmaları, inovasyon ittifakları Şekil 3: Merkezî girişimlerin liderlik ettiği bütünleşik inovasyon modu 1- Önemli konulara odaklanma. 2- Temel konulara odaklanma. 3- Hükümet. 4- Kilit konulara odaklanma. 5- Temel araştırmalarda serbest keşif. 6- Ulusal laboratuvar sistemi. 7- Organize bilimsel araştırma. 8- Dijitalleşme. 9İşbirliğine dayalı oluşum. 10- Özgün inovasyon. 11- Kaynak Paylaşımı. 12- Akıllanma. 13- Üniversiteler. 14- Derinleşen işbirliği. 15- İşletmeler. 16- Yayılma teşviki. 17- Araştırma enstitüleri. 18- Ağ oluşturma. 19- Proaktif hükümet. 20- İnovasyon zinciri. 21- Etkin pazar. 22- Temel araştırma. 23- Etkin entegrasyon. 24- Teknolojik inovasyon. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 kurmaları ve işletmeler içinde uzmanlaşmış işbirliği ve yardımcı yetenekleri güçlendirmeleri konusunda desteklemesini gerektirmektedir. Amaç, güçlü ve gevşek bağlı bir inovasyon ekosistemini teşvik etmektir. Hükümet, bilimsel ve teknolojik inovasyonla ilgili politikaları iyileştirmeli, inovasyon hizmetlerini geliştirmeli, girişimci ve yenilikçi dinamizmi teşvik etmeli ve özel teşebbüsleri araştırma ve geliştirme yatırımlarını artırmaya teşvik etmelidir. Bu, teknolojik inovasyon sisteminin iyileştirilmesine, “ceylan” şirketlerin ve “tek boynuzlu at” şirketlerin beslenmesine ve yüksek büyüme oranına sahip işletmelerin keşfedilmesi, yetiştirilmesi ve desteklenmesine yönelik mekanizmaların oluşturulmasına yardımcı olacaktır. Ayrıca, bilimsel araştırma projeleri, mali yardım ve kurumsal politikalar için destek sağlayan dinamik bir yetiştirme havuzu oluşturulmalıdır. Teknoloji odaklı küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ’ler) için hükümet, ulusal takımı tamamlayan uzmanlaşmış ve yüksek performanslı teknoloji KOBİ’lerinin büyümesini teşvik ederek deneme yanılma yöntemini teşvik etmek için düzenleyici esneklik sunmalıdır. Merkezî KİT’lerin öncülüğünde bütünleşmeye dayalı inovasyon modelinin hayata geçirilmesi, dijital ve akıllı teknolojilerin derinlemesine güçlendirilmesi ve uygulanmasına da güçlü bir şekilde odaklanmayı gerektirmektedir. Dijitalleşme ve akıllılaştırma tarafından yönlendirilen inovasyon, merkezî KİT’ler ile çeşitli bilgi oyuncuları (üniversiteler, araştırma kurumları ve ulusal laboratuvarlar gibi) arasında daha derin bir işbirliğinin yanı sıra özel işletmelerle daha fazla bütünleşmeyi kolaylaştırabilir. Bu süreçte, yeni nesil mobil iletişim, blok zinciri, yapay zekâ ve diğer teknolojiler tarafından yönlendirilen dağıtılmış kaynak paylaşımı ve veri işbirliği platformlarının geliştirilmesi gerekmektedir. Bu platformlar, bilimsel araştırma verilerinin değişimini ve entegrasyonunu mümkün kılmalı, arz-talep eşleştirme teknolojileri ve mutabakat mekanizmaları aracılığıyla kesin katkı ve değer tespiti sağlamalı ve farklı inovasyon kuruluşlarına ve personeline kişiselleştirilmiş teşvikler sunmalıdır. Bu, işbirliğine dayalı atılımları ve entegre kalkınmayı engelleyen hem yeni hem de uzun süredir devam eden zorlukların üstesinden gelinmesine yardımcı olacaktır. Bu temelde, en iyi adayları seçmek için açık ihale gibi yenilikçi mekanizmalar, merkezî KİT’ler ile diğer inovasyon aktörleri ve bilgi sağlayıcıları arasında derin işbirliğini teşvik etmek için aktif olarak kullanılmalıdır. Amaç, bölgeler arası işbirliğini, çok paydaşlı işbirliğini ve entegre inovasyonu derinleştirmek ve böylece çok sayıda üst düzey inovasyon ittifakının oluşumunu teşvik etmektir. İnovasyon ve girişimcilik kaynaklarının girdisi ve tahsisi en uygun hale getirilerek olumlu bir ulusal inovasyon ve girişimcilik atmosferi geliştirilebilir. Teknolojik yenilik, ürün yeniliği ve bilimsel ve teknolojik yeteneklerin yetiştirilmesi alanlarında, merkezî KİT’leri dijitalleşme, akıllılaştırma ve ağ oluşturma ile güçlendirmek için hükümet, sanayi, üniversite, araştırma ve uygulama kaynaklarından yararlanılmalıdır. Nihayetinde, merkezî KİT’ler yeni tip ulusal sistem içerisinde mikro düzeyde kritik bir stratejik destek unsuru haline gelecektir. 2.3 Yeni tip ulusal sistemi uygulamanın sınır koşulları Yeni tip ulusal sistemin etkinliği belirli sınır koşullarına tabidir. Yeni tip ulusal sistem aracılığıyla bir dizi ekonomik, sosyal ve kamusal meselenin ele alınması, kaynakların tahsisinde, kurumsal destekte veya inovasyon sistemlerinde başarısızlıklardan kaçınmak için potansiyel sınır koşullarının dikkatle değerlendirilmesini gerektirir. Özellikle, yeni tip ulusal sistemin etkili bir şekilde uygulanmasına yönelik sınır koşulları, hükümet ve piyasa, verimlilik ve hakkaniyet, merkezî ve yerel otoriteler ile dışa açıklık ve iç özerk kapasite oluşturma arasındaki ilişkilerin yönetilmesini içerir. İlk olarak, hükümet ve piyasa arasındaki ilişki: Sosyalist piyasa ekonomisi sistemi kuruluşundan olgunluk dönemine doğru evrilirken, kaynakların tahsisinde piyasanın rolü ve değeri temelden değişmiştir. Hükümetin kendi kaynak tahsisi sınırları ve işlevleri konusundaki anlayışı da derinleşmiştir. ÇKP 18. Merkez Komitesi Üçüncü Genel Oturumu, piyasanın kaynakların tahsisinde belirleyici bir rol oynadığını netleştirmiştir. Yeni tip ulusal sistem, ne kusurlu bir piyasa ekonomisine özgü büyük ölçekli bir müdahale ne de planlı bir ekonominin kapsamlı planlamasıdır; daha ziyade yeni hükümet-piyasa ilişkisi altında yeni bir yapısal ve kaynak tahsisi sistemidir. Yeni tip ulusal sistemi geleneksel modellerden ayıran önemli bir sınır koşulu, hükümet-piyasa ilişkisinin etkin bir şekilde yönetilmesi, özellikle de hükümet tarafından kaynak tahsisinin kapsam ve sınırlarının tanımlanmasıdır. Hükümet, kritik temel teknoloji atılımları için kaynak tahsisinde önemli bir rol oynamalıdır, ancak bu tür teknolojilerin hepsinin yeni tip ulusal sistem kapsamında hükümet çabalarıyla sistematik olarak çözülmesi gerekmez. Bunun yerine, endüstriyel zincir güvenliği, ulusal strateji, küresel bilimsel rekabet ve ulusal ekonomik faaliyetler ve rekabet gücü için gerekli olan “boynu bükük” teknolojilerle ilgili kilit ortak teknolojilere odaklanılmalıdır. Piyasa güçleri tarafından etkin bir şekilde yönetilebilen endüstriler, işletmeler ve ürün teknolojileri için toplumsal kaynakların yanlış tahsisini veya verimsizliğini önlemek amacıyla sınırlar net bir şekilde tanımlanmalıdır. Yeni tip ulusal sistemin etkinliği ve uygunluğu, piyasanın görünmez eli ile hükümetin görünür elinin sistemin işleyişinde işbirliği yapmasına ve uyum sağlamasına izin verecek şekilde hükümet ve piyasa arasındaki sınırların net bir şekilde tanımlanıp tanımlanmadığına bağlıdır. Piyasa arzının etkin olduğu alanlarda piyasanın belirleyici rolüne saygı gösterilmeli, hükümet ise gerekli olan alanlarda piyasa başarısızlıklarını ele almalıdır. İkincisi, verimlilik ve eşitlik arasındaki ilişkidir: Yeni yapısal ekonomi perspektifinden bakıldığında, yeni tip ulusal sistem, mikro-piyasa kuruluşlarını öncelikle sanayi ve teknoloji politikaları yoluyla etkilemektedir. Bu çerçevede sanayi ve teknoloji politikalarının hedefleri, sanayi yapısını daha büyük karşılaştırmalı avantaj ve verimlilik yönünde ayarlamak, daha büyük inovasyon avantajları ve potansiyeli olan kuruluşları beslemek ve sanayinin iyileştirilmesi ve yeniden yapılandırılması için elverişli koşullar ve ortamlar yaratmaktır. Bu, endüstriyel gelişim için finansman ortamlarının desteklenmesini, fikri mül- 21 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 kiyetin korunması için ilgili kanun ve düzenlemeleri, donanım altyapısını (yollar, limanlar, iletişim ve kamu tesisleri gibi), ortak teknolojileri ve inovasyon kültürünü içerir. Hükümet, politika müdahaleleri (belirli endüstrileri desteklemek, sübvansiyonlar ve vergi teşvikleri sağlamak gibi) ve piyasa kuruluşlarının yatırım ve inovasyon davranışlarını etkilemek yoluyla endüstri içindeki rekabetin adilliğini ve piyasa verimliliğini etkiler. Bu anlamda, yeni tip ulusal sistemin etkinliği kaçınılmaz olarak mevcut sanayi veya teknoloji politikalarına dayalı olarak adalet ve verimlilik arasında dinamik bir dengenin sağlanmasını ve verimlilik ile hakkaniyet arasındaki simbiyotik ilişkinin doğru bir şekilde yönetilmesini içermektedir. Genel olarak iki tür sanayi politikası vardır: seçici sanayi politikaları ve işlevsel sanayi politikaları. Seçici sanayi politikaları, hükümetin üst düzey tasarım ve planlama kabiliyetlerine dayalı olarak belirli sektörlere hedefli destek ve odaklanmayı, kaynak tedarikini ve kilit kuruluşların kuluçkalanmasını kolaylaştırmayı ve sanayi, değer ve inovasyon zincirleri arasında koordineli destek sistemlerini teşvik etmeyi içerir. İşlevsel sanayi politikaları, sınai kalkınma için kamu bilgi ortamını ve kurumsal ortamı sistematik olarak en uygun hale getirmeye, sınai kalkınma için kurumsal sistemi güçlendirmeye ve kamu inovasyon kaynak havuzları oluşturmaya odaklanır. Seçici sanayi politikaları, uygulama sırasında adalet ve verimlilik arasında ikilemlerle karşılaşabilir. Piyasa kurumlarının iyi gelişmediği durumlarda, seçici sanayi politikaları, mülkiyet farklılıklarına dayalı mülkiyet ayrımcılığı ve sektördeki işletmelerin büyüklüğüne dayalı ölçek ayrımcılığı gibi piyasa adaletini zedeleyen davranışlara yol açabilir. Bu durum, özel ve küçük işletmelerin devlete ait ve büyük işletmelerle aynı politika muamelesini görmemesine yol açarak rekabetin verimliliğini etkileyebilir ve potansiyel olarak hükümetin politika başarısızlıklarına ve kaynakların yanlış tahsisine neden olabilir. Yeni tip ulusal sistemin etkili bir şekilde uygulanması, hükümetin bir dizi sanayi ve teknoloji politikasını gerektirmektedir. Bu politikaların geçerliliğini kabul etmekle birlikte, yeni tip ulusal sistemin belirli kamusal sosyal sorunları ele almada başarısız olmasına ve hatta sistemik başarısızlıklara yol açmasına neden olabilecek hükümet aşırılığı, yanlış hizalama ve boşluklardan kaçınmak için politika formülasyonu, yürütme ve değerlendirme süreçlerinde adalet konularını tam olarak dikkate almak çok önemlidir. Üçüncü olarak, merkezî ve yerel yönetimler arasındaki ilişki: İlk olarak, Çin’deki geleneksel merkez-yerel ilişki yapısı, bölgesel hiyerarşik yönetim ve idari delegasyon ile karakterize edilmektedir. Bölgesel hiyerarşik yönetim ve idari delegasyonun avantajı, çok katmanlı bir idari delegasyon modeli yaratarak karmaşık kamu yönetimi ve karar alma konularını aşamalı olarak iletme ve ayrıştırma yeteneğinde yatmaktadır. Bu yaklaşım, yerel makamlara idari yetkiler vererek merkezî ve yerel yönetimler arasında göreceli bir kontrol ve denge ilişkisi kurarken kamu işlerinde karar alma verimliliğini en üst düzeye çıkarmaktadır. İkinci olarak, merkezî ve yerel yönetimler arasındaki ilişkinin özel niteliği, mali yerinden yönetim ve idari yerinden yönetime de yansımaktadır. Vergi paylaşımı reformunun uygulanmasından bu yana, merkezî hükümet ve yerel yönetimler iki ayrı vergi yönetim sistemi altında faaliyet göstermiştir. Merkezî hükümet, yerel yönetimlerin gelir ve harcama kotalarını be- 22 lirleyerek ve transfer ödeme sisteminden yararlanarak daha az gelişmiş bölgelerin mali eksikliklerini etkili bir şekilde telafi etmektedir. İdari yerinden yönetim, yerelleştirilmiş yönetime dayalı olarak idari yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesiyle kendini gösterir ve yerel yönetimlere idari karar alma konusunda özerklik verirken stratejik yönelimlerinin merkezî hükümetin genel yönelimiyle uyumlu olmasını sağlar. Bu da yerel yönetimleri bölgesel ekonomik ve sosyal kalkınmayı daha iyi desteklemeye teşvik etmektedir. Merkez-yerel ilişkisi açısından bakıldığında, yeni tip ulusal sistemin etkinliği bir dereceye kadar merkezî ve yerel yönetimler arasındaki güç dengesinin uygun olup olmadığına bağlıdır. Bir yandan merkezî hükümet seferberlik kapasitesini, kaynak tahsisini ve nüfuzunu kullanarak yerel yönetimlerin büyük inovasyon projelerine, kritik kamusal sosyal meselelere ve önemli kamusal krizlere hızla odaklanmaları için üst düzey tasarım çözümleri sunmalıdır. Ayrıca yerel yönetimlerin çeşitli ekonomik ve sosyal kaynakları hızla seferber edebilmeleri için bir çerçeve ve kılavuz sağlar. Öte yandan, yerel yönetimleri tam olarak motive etmek ve bölgesel kalkınma stratejileri, kaynak bağışları ve endüstriyel temellere dayalı bütünleşik inovasyon ekosistemleri oluşturma yeteneklerini güçlendirmek esastır. Böylece özerk karar alma, dinamik tepki verme ve kaynak tahsisi kapasiteleri artar. Nihayetinde, yeni tip ulusal sistem altında hükümet, politika ve kaynak koordinasyonunu mümkün kılarak hükümet seviyeleri arasında kabiliyetlerin birleştirilmesini kolaylaştırır. Bu koordinasyon, büyük inovasyon ve bilgi projeleri, ulusal güvenlik için hayati önem taşıyan stratejik endüstriler, temel teknolojiler ve önemli kamu krizlerine verilen yanıtlar gibi kilit senaryolarda merkez-yerel işbirliği kapasitesini geliştirerek yeni tip ulusal sistemin etkililiğini ve meşruiyetini artırır. 3. Yeni tip ulusal sistemin uygulama senaryoları Bir uygulama senaryosu, belirli bir alan ve zaman içinde faaliyetlerde bulunan belirli konulara dayanan kapsamlı bir çerçevedir. Temel unsurları arasında belirli bir uzamsal-zamansal ortam, belirli aktörler, bunların davranış biçimleri ve eylemlerinin sonuçları yer alır. Ayrıca aktörler arasındaki etkileşim modları, bağlantı biçimleri ve Mao Zedung, Çin Halk Cumhuriyeti Kurucu Lideri Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 gerçek zamanlı durumlar gibi çeşitli faktörleri de kapsar. Yeni tip ulusal sistemin uygulama senaryoları öncelikle hükümet, merkezî KİT’ler, ulusal stratejik teknolojik güçler, piyasadaki çeşitli mikro özneler, sosyal örgütler ve bireyler arasında belirli konular, alanlar ve mekânsalzamansal koşullar altında oluşan etkileşim modlarını, karşılıklı ilişkileri ve bağlantı durumlarını tasvir etmektedir. Yeni tip ulusal sistemin kamusal sosyal rasyonalite ve piyasa rasyonalitesinin belirgin bir bütünleşmesine sahip olduğu ve çeşitli piyasa ve sosyal kaynakların tahsisini en iyi hale getirmek için hükümetin kamu yönetişimi yeteneklerine dayandığı göz önüne alındığında, ana senaryoları üç temel alana odaklanmaktadır: ulusal büyük kamu refahı mühendisliği ve teknolojik yenilik, önemli temel “boynu bükük” teknolojilerdeki atılımlar ve büyük ani kamusal sosyal krizlerin yönetimi. 3.1 Büyük ulusal kamu refahı projelerinde teknolojik inovasyon için yeni tip ulusal sistem Mühendislik, yaratma ve kullanma yönetimi ve teknolojisini içeren bir uygulama olarak tanımlanır. Genel olarak, projenin zorluğu, ölçeği, inşaat süresi, etki kapsamı ve paydaş sınırları gibi faktörlere bağlı olarak, mühendislik projeleri çeşitli türlerde kategorize edilebilir. Bunlar arasında büyük KİT’leri ve özel şirketleri hedefleyen büyük teknolojik yenilik projeleri, ulusal refah sistemleri için kamu yardım projeleri, yoksulluğu azaltmayı veya yoksullukla mücadeleyi amaçlayan büyük yoksullukla mücadele projeleri ve ulusal bilim ve teknoloji stratejileriyle uyumlu stratejik teknolojik projeler yer almaktadır. Özel piyasa odaklı mühendislik projeleriyle karşılaştırıldığında bu kamu projeleri, büyük ölçekli, yüksek teknik karmaşıklığa sahip, uzun inşaat süreleri, yüksek yatırım getirisi belirsizlikleri ve güçlü kamusal nitelikleriyle karakterize edilmektedir. Bu nedenle, inovasyon perspektifinden bakıldığında, büyük kamu refahı projelerinde teknolojik inovasyon yalnızca bireysel piyasa kuruluşları, tekil hükümet kuruluşları veya sosyal kuruluşlar aracılığıyla gerçekleştirilemez. Ayrıca izole edilmiş bölgesel idari düzenler veya yerel endüstriyel küme organizasyonları aracılığıyla da çözülemez. Özünde, kamu refahı mühendislik projelerinde teknolojik inovasyon hem yarı kamusal hem de özel malların özelliklerine sahiptir. Dolayısıyla, inovasyon süreci zorunlu olarak hem piyasa hem de sosyal alanları içerir. Özel araştırma ve geliştirme maliyetleri ile sosyal araştırma ve geliştirme faydaları arasındaki önemli uçurum göz önüne alındığında, özel sermaye veya kapitalistler bu tür büyük ölçekli kamu yararı projelerini sınırlı yaşam döngüleri içinde üstlenmeyi genellikle zor bulmaktadır. Bu nedenle, piyasa ve devlet arasındaki ilişkinin yeni tip ulusal sistem içerisinde yeniden konumlandırılması elzemdir. Bu, planlama, inşaat, işletme ve değerlendirmenin farklı aşamalarında ilgili merkezî yönetim organlarından, yerel yönetimlerden, çeşitli mülkiyet işletmelerinden ve halktan çok düzeyli, alanlar arası güçlerin harekete geçirilmesini içerir. Nihayetinde, maliyet ve faydalar kamu sektörleri ve bazı piyasa odaklı kuruluşlar arasında dağıtılır. Çin Halk Cumhuriyeti Maliye Bakanı Lan Foan 3.2. “Boynu büken” teknolojilerdeki çığır açan gelişmelerle ilgilenmek için yeni tip ulusal sistem Çin şu anda patent ve bilimsel makale sayısı gibi inovasyon performansı açısından dünya liderleri arasında yer alsa da ve inovasyon yatırımlarının GSYH’ye oranı ve temel araştırma finansmanının payı artmaya devam etse de hâlâ önemli zorluklar bulunmaktadır. Çin havacılık ve uzay, uydu navigasyon sistemleri, nükleer enerji ve yüksek hızlı tren gibi kilit sanayi alanlarında önemli teknolojik atılımlar gerçekleştirmiştir. Ayrıca ülke kuantum bilgi, demir bazlı süper iletkenler, kök hücreler ve sentetik biyoloji gibi alanlarda önemli orijinal keşifler yapmış ve bazı temel teknolojiler sıfırdan bire ilerlemiştir. Bununla birlikte, Çin-ABD ilişkilerindeki keskin değişimler ve küreselleşme karşıtı akımlarla birlikte Çin’in küresel değer zincirlerine entegrasyonunun kesintiye uğrama riskiyle karşı karşıya olduğu yadsınamaz bir gerçektir. İnovasyon zincirinin sanayi zincirini yeterince desteklememesi, anahtar konumdaki temel teknolojiler için yabancı teknolojiye bağımlılık sorununu öne çıkarmış ve Çin’in küresel değer zincirlerinin üst düzey segmentlerine daha derinlemesine entegrasyonunu ve sanayi zincirinin güvenliğini koruma becerisini engelleyen bir “boynu büküklük” yaratmıştır. Yeni ulusal sistem türü, stratejik, güvenlik ve toplumsal açıdan önem taşıyan kritik alanlara odaklanabilir ve bu “boynu büken” teknolojileri ele almak için kaynak tahsisini en uygun hale getirebilir. “Boynu büken” teknolojilerin bu senaryonun bir parçası olmasının nedeni, dört ana boyutta zorluklar ortaya koyan özel yapılarından kaynaklanmaktadır: İlk olarak, teknolojik boşluk perspektifinden bakıldığında “boynu bükük” teknolojiler, boşluğun kısa vadede kapatılmasının zor olması nedeniyle genel anahtar konumundaki ana teknolojilerden farklıdır. Bu boşlukların aşılması uzun vadeli, sistematik araştırma ve geliştirme yatırımları ile inovasyon ve sanayi zincirlerinin yüksek entegrasyonunu gerektirmektedir. Bu teknolojik boşluklar öncelikle araştırma ve geliştirme yetenekleri, temel araştırma ve deneysel açıklık gibi alanlara yansımaktadır. Yeni tip ulusal sistem, merkezî hükümetin kaynak tahsisinden yararlanarak ve belirli teknolojik zorlukların üstesinden gelmek için KİT’lerin ve çeşitli özel işletmelerin inisiyatifini ve hevesini tamamen harekete geçirerek geleneksel ulusal sistemin zayıflıklarını etkili bir şekilde telafi edebilir ve böylece teknolojik boşluğu daha kısa bir zaman diliminde daraltabilir. 23 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 İkinci olarak, ulusal strateji ve uluslararası rekabet açısından bakıldığında, “boynu büken” teknolojilerin atılımı sadece teknik bir mesele değildir; bir ülkenin ulusal rekabetin stratejik alanlarında lider konumunu koruyup koruyamayacağını belirleyen stratejik bir meseledir. Aynı zamanda bir ulusun küresel teknolojik rekabette inisiyatifi ele geçirip geçiremeyeceğini de belirler. Yeni tip ulusal sistem, ulusal stratejik yetenekleri “boynu büken” teknolojilerin üstesinden gelme sürecine entegre etmekte, ülke çapındaki çabaları koordine etmek için hükümet ve ulusal bilimsel ve teknolojik kaynakları kullanarak rekabet için sağlam stratejik kaynaklar sağlamaktadır. Üçüncü olarak, endüstriyel zincir güvenliği perspektifinden bakıldığında, bir endüstriyel zincirin küresel değer zincirinin üst düzey segmentlerine yerleştirilmesindeki kilit faktör, gelişimini destekleyen temel teknolojilerdir. Genel teknolojilerle kıyaslandığında “boynu büken” teknolojiler, endüstriyel zincirin gelişimiyle uyumlu olan kritik temel teknolojilerdir. Bu teknolojiler karmaşıktır ve genellikle tekelleşmiştir. Rakipler tarafından kısıtlanır veya devredilemez kabul edilirlerse, tüm endüstriyel zincirin güvenli ve istikrarlı gelişimini etkileyen “boynu büken” teknolojiler haline gelirler. Yeni tip ulusal sistem, teknoloji transferinin etkinliğini artırarak ve fikri mülkiyet koruma sistemlerinin geliştirilmesini teşvik ederek tüm sanayi zincirinin güvenliğini ve kamusal niteliğini etkin bir şekilde ele alabilir. Özellikle hükümet, sanayi, üniversite, araştırma ve uygulamayı derinlemesine entegre eden ulusal stratejik teknolojik güçler çerçevesinde, yeni ulusal sistem türü, teknoloji güvenliği erken uyarı ve izleme sisteminin organizasyonel işletim modelini ve platform sistem mimarisini tasarlamak için bilimsel bir metodoloji geliştirerek, sonuç odaklı düşünceye dayalı teknoloji güvenliği mühendisliği araştırmalarını aktif bir şekilde teşvik edebilir. Tüm illeri ve çeşitli inovasyon kuruluşlarını kapsayan stratejik bir hizmet platformu kurmayı ve kilit endüstriler zincirinin tamamına yönelik kapsamlı, sistematik ve derinlemesine bir araştırma yürütmeyi amaçlamaktadır. Platform, koordineli bir ulusal müdahale sağlamak için stratejik değerlendirmeler, özel araştırmalar ve dinamik izleme gerçekleştirerek endüstriyel strateji araştırması ile teknoloji stratejisi araştırması arasındaki engelleri ortadan kaldırmaktadır. Disipliner ve kurumsal mikro düzeydeki bakış açılarının etkisinin ötesine geçerek, ulusal makrostratejik inisiyatifi ve kalkınma güvenliğini gerçekten belirleyecek olan kilit temel teknolojileri ve “koz” teknolojilerini tanımlar ve rafine eder. Platform, anahtar teknolojilerin bilimsel olarak tanımlanmasını ve ulusal güvenlik, endüstriyel güvenlik ve kurumsal güvenliğin üç seviyede kademeli olarak yönetilmesini teşvik etmektedir. Araştırma ihtiyaçlarının oluşturulması, kilit odak alanlarının planlanması, teknik stratejilerin formüle edilmesi ve planların doğrulanması ve hazırlanması gibi alanlarda inovasyon kuruluşları için kesin ve dinamik bir rehberlik sağlar. Bu, yeni tip ulusal sistem ve ulusal stratejik bilim ve teknoloji güçlerinin odaklanmış çabaları için bilimsel olarak doğru karar verme desteği sunar. Dördüncü olarak, “boynu büken” teknolojilerin belirlenmesi ve üstesinden gelinmesine yönelik kapsamlı bir perspektiften bakıldığında, bu teknolojilerin aşağıdaki kriterleri karşılaması gerekir: Gelişmiş veya teknolojik 24 açıdan ileri ülkeler ile karşılaştırıldığında hâlâ önemli eksiklikleri vardır; endüstrilerin mevcut ve gelecekteki gelişimini belirleyen kilit temel teknolojilerdir ve endüstriyel güvenliğin sürdürülmesi için çok önemli olan yüksek derecede teknoloji tekeline sahiptirler; ve küresel değer zincirinde kilit bir temel konuma sahiptirler. “Boynu büken” teknolojileri aşmak, yeni tip ulusal sistem içinde hem hükümet hem de piyasa güçlerinden yararlanmayı gerektirir. “Boynu büken” teknolojilerin üstesinden gelmenin odak noktası yalnızca devlet ve ulusal mali kaynakları harekete geçirmek değil, aynı zamanda çeşitli piyasa kuruluşlarının inovasyon hevesini en üst düzeye çıkarmaktır. Bu, merkezî düzeyden yerel düzeye, devlete ait işletmelerden özel işletmelere ve ekonomik alanlardan karmaşık ekonomik ve sosyal alanlara kadar katılımı içeren bir inovasyon modeli yaratmayı içerir. Ulusal stratejik bilim ve teknoloji güçlerinin (merkezî KİT’ler ve KİT’ler) ve piyasa kuruluşlarının (özel teşebbüsler) inovasyon yeteneklerini tam anlamıyla harekete geçirerek “boynu büken” teknolojilerde atılımlar gerçekleştirmek esastır. 3.3 Büyük ani kamusal ve sosyal krizlerin yönetilmesi için yeni tip ulusal sistem Büyük ani kamusal ve sosyal kriz olayları, daha yüksek derecede belirsizlik, anilik, karmaşıklık ve birbiriyle bağlantılı sorun çözme süreçleriyle karakterize edilmeleri bakımından genel kamusal krizlerden farklıdır. Bu krizler son derece yıkıcıdır, geniş çaplı bir etkiye sahiptir ve yalnızca hükümet güçlerine veya piyasa organizasyonlarına güvenerek çözülemez. Yeni tip ulusal sistem, büyük ani kamusal ve sosyal krizlerin teknolojik yönetişimine etkin bir şekilde uygulanabilir. Bunun temel nedeni, yeni tip ulusal sistemin, geleneksel ulusal sistemde vurgulandığı gibi, ÇKP Merkez Komitesi’nin birleşik liderliğinin etkili yönetişim stratejilerini hâlâ kabul etmesidir. “Eşgüdümlü bir ulusal müdahale sağlama” ilkesine dayalı olarak ani gelişen büyük kamusal sosyal krizler için teknolojik yönetişim sürecinde kaynak seferberliğini mümkün kılmaktadır. Yeni tip ulusal sistem, büyük ani toplumsal krizlerin ele alınmasında olağanüstü işlevsellik ve değer göstermektedir. Kurumsal avantajlarını, kaynak tahsisi verimliliğini ve sosyal yönetişim gücünü kullanarak ülke çapında her türlü ekonomik ve sosyal kuruluşu, organizasyonel birimi ve ekonomik ve sosyal kaynağı koordine eder ve birleştirir. Son derece dinamik bir kriz müdahale mekanizması ve ortak bir önleme ve kontrol yönetişim sistemi aracılığıyla kriz önleme ve yönetimini gerçekleştirir. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 75. yılında bilim, kültür ve sanatta Çin Mucizesi DOSYA Prof. Dr. Giray Fidan Prof. Dr. Giray Fidan’la devrimin 75. yılında Çin’in bilim, kültür ve sanatta gerçekleştirdiği mucize niteliğindeki gelişmeleri konuştuk. Aynı zamanda Türkiye ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki kültürel etkileşimin de masaya yatırıldığı söyleşiyi dergimiz adına Cemil Gözel ve Berke Berkil’in yaptılar. Çin’in dünya genelinde artan ağırlığı tarihsel kökleri olan bir olgudur B ilim ve Ütopya dergisine vakit ayırdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. Bilim ve Ütopya dergisi olarak 2024 yılı Ekim ayını özel bir sayıya ayırdık. Çin’in dünya genelinde ağırlığı her geçen gün artıyor. Bu ağırlık sadece siyasi veya uluslararası ilişkilere ait değil tam tersine bütün alanlara yayılmış durumda. Siz de Türkiye’de Çin’e yönelik özellikle kültür ve tarih alanında önemli çalışmalar yaptınız ve yapmaya devam ediyorsunuz. Çin’in dünya genelinde artan ağırlığını nasıl görüyorsunuz? Bunu nasıl değerlendirmek daha doğru olur? Prof. Dr. Giray Fidan 18. yüzyılda Çin’deki toplam kitap sayısının dünya toplamının iki katı olduğu görülmektedir. Bu veri, Çin’in kültürel üretimde ve bilgi birikiminde ne denli ileri olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Çin’in dünya genelinde artan ağırlığı, aslında tarihsel kökleri derinlere uzanan bir olgudur. Tarih boyunca, Çin ekonomik ve kültürel açıdan merkezî konumda olan bir uygarlık olmuştur. Örneğin, ekonomist Angus Maddison’un bin yıllık ekonomi tarihi perspektifinden yaptığı önemli çalışması, Çin’in uzun yüzyıllar boyunca dünyanın en büyük ekonomisi olduğunu göstermektedir. Bu durum, Çin’in sadece günümüzde değil, tarihsel olarak da küresel ekonomide belirleyici bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Ayrıca, yapılan araştırmalar Çin’in kültürel zenginliğini de gözler önüne sermektedir. 18. yüzyılda Çin’deki toplam kitap sayısının dünya toplamının iki katı olduğu görülmektedir. Bu veri, Çin’in kültürel üretimde ve bilgi birikiminde ne denli ileri olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Özellikle Doğu Asya ve Asya genelinde, Çin kültürünün önemli etkileri olmuştur. Felsefi akımlar ve edebiyat eserleri, bölge kültürlerinin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Edebiyat ve felsefe alanlarında sahip olduğu büyük zenginlik, bu etkinin temelini oluşturmaktadır. Sonuç olarak, Çin’in dünya genelinde artan ağırlığı, tarihsel kökleri derin olan bir olgudur ve bu durumu anlamak için ekonomik, kültürel ve tarihsel perspektiflerin bir arada ele alınması gerekmektedir. Bu yaklaşım, Çin’in küresel sahnedeki rolünü daha doğru ve kapsamlı bir şekilde değerlendirmemizi sağlayacaktır. Çin’in özellikle 20. yüzyılın ortalarına kadarki yaklaşık 100 yıllık süreçte dünyanın en geri kalmış ülkelerinden birisi olduğu düşünülürse bugünkü atılımları ve dünya genelindeki ağırlığı kulağa daha anlamlı geliyor. Çin’in dilini ve kültürünü çalışan ve Çin’in pek çok yerini gören bir akademisyen ve araştırmacı olarak bu başarının arkasında sizce ne var? Çinliler bu konuda ne düşünüyorlar? Çin’in 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyılın ortalarına kadar süren geri kalmışlık ve karışıklık dönemi, bir tür “yarı-sömürge” dönemi olarak tanımlanır. Bu dönemde ülke, iç ve dış sorunlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Ancak 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başından itibaren Çin, dikkat çekici 25 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 başarılara imza attı ve dünya genelinde önemli bir konuma yükseldi. Bu başarının arkasında birkaç temel unsur olduğunu düşünüyorum: süreklilik, karşılıklı öğrenme ve her zaman daha iyiye ulaşma ideali. Süreklilik, bu unsurlar arasında en önemlisi. Doğru bir hedef belirlendikten sonra, o hedefe küçük adımlarla bile ilerlemek, uzun vadede büyük farklar yaratabilir. Çin, belirlediği hedeflere istikrarlı bir şekilde yönelerek, ekonomik ve sosyal alanlarda büyük dönüşümler gerçekleştirdi. Karşılıklı öğrenme de bu başarının kilit noktalarından biri. Konfüçyüs’ün “Yolda üç kişi yürüyorsa, biri benim öğretmenimdir” sözü, bu anlayışı çok iyi özetliyor. Çin, diğer ülkelerden ve kültürlerden öğrenmeye açık bir tutum sergiliyor. Dünyada en çok yabancı dillerden çeviri yapan ülkelerden biri olması, bu öğrenme isteğinin somut bir göstergesi. Bu açıklık ve öğrenme arzusu, teknolojiden eğitime, ekonomiden kültüre kadar birçok alanda ilerlemesini destekliyor. Çinliler de bu başarıyı, geçmişten alınan dersler ve geleceğe yönelik kararlı adımların bir sonucu olarak görüyorlar. Ülkenin yaşadığı zorlukları unutmadan, sürekli gelişim ve yenilikçilik peşinde koşuyorlar. Bu anlamda, süreklilik ve dışa açıklık ilkelerinin başarılarında önemli bir rol oynadığını söylemek mümkün. Çin, kendi kültürel ve tarihî mirasını modern dünyanın gerekleriyle harmanlayarak ilerliyor Devlet Başkanı Xi Jinping’in konuşmalarında Çin’in kendi kültürüne ve tarihine dair çok fazla atıf var. Son dönemde Çin’in kendi kültürü ve tarihine dair çalışmalara ağırlık verdiğini düşünüyor musunuz? Bu durumu nasıl yorumlamak gerekiyor? Bu durumu anlamak için modernleşme sürecinin Batı dışı toplumlarda nasıl geliştiğine bakmak faydalı olacaktır. Modernleşme süreci, özellikle Batı dışı toplumlara dışarıdan gelen bir olgu olarak başladı. Bu nedenle, bu toplumların modernleşme deneyimleri birkaç aşamadan oluşan karmaşık bir süreç olarak ortaya çıktı. İlk aşamada, dışarıdan gelen bu değişime karşı bir tepki oluştu. Geleneksel yapının tamamen korunmaya çalışılması şeklinde kendini gösteren bu tepki, toplumun ve yöneticilerin bir kısmında güçlü bir direnç yarattı. Bu direnç, geleneksel değerlerin ve kültürün dış etkilere karşı savunulması amacıyla ortaya çıktı. Bir sonraki aşamada ise geri kalmışlığın kökenini kendi kültüründe arama dönemi başladı. Bu dönem, dünyanın pek çok yerinde benzer şekilde yaşandı. Toplumlar, geri kalmışlıklarının nedenlerini kendi kültürel ve geleneksel yapılarında arayarak, bunları eleştirmeye ve değiştirmeye yöneldiler. Bu süreçte, Batılılaşma eğilimleri güç kazandı ve yerel kültürel değerler ikinci plana atıldı. Ancak bunun ardından, modernleşmenin artık tamamen yerel hale geldiği ve toplumların bu sürece adapte olduğu bir dönem başladı. Bu dönemde, söz konusu toplumlar kendi modernleşmelerini üretmeye başladılar. Yani modernleşme, sadece dışarıdan empoze edilen bir süreç olmaktan çıkıp, iç dinamiklerle şekillenen bir yapıya büründü. Geleneksel kültürün değeri yeniden anlaşıldı ve modernleşme ile bir sentez haline getirildi. Bu bağlamda, geleneksel değerlerin ve modern unsurların bir arada bulunduğu yeni bir dönemden bah- 26 Konfüçyüs’ün “yolda üç kişi yürüyorsa, biri benim öğretmenimdir” sözü Çin’in öğrenmeye verdiği önemi özetliyor. setmek mümkün oldu. Çin de bu süreçleri yaşayan bir ülke olarak, son dönemde kendi kültürü ve tarihine dair çalışmalara ağırlık vermeye başladı. Bu eğilimi, Çin’in kendi özgün modernleşme modelini oluşturma çabası olarak yorumlamak gerekiyor. Geleneksel kültürün değerinin anlaşılması ve modernleşme ile bir sentez haline getirilmesi, ülkenin hem iç politikalarında hem de uluslararası arenada daha etkin bir rol oynamasını sağlıyor. Çin, Batılılaşmadan ziyade, kendi kültürel ve tarihî mirasını modern dünyanın gerekleriyle harmanlayarak ilerlemeyi tercih ediyor. Sonuç olarak, Çin’in kendi kültürü ve tarihine dair çalışmalara ağırlık vermesi, modernleşme sürecinin doğal bir evrimi olarak değerlendirilebilir. Bu durum, geleneksel değerlerin korunmasıyla birlikte, modernleşme ve gelişmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Çin’in bu yaklaşımı, hem kendi toplumunun ihtiyaçlarına cevap veriyor hem de küresel dinamiklere uyum sağlamasına yardımcı oluyor. Dolayısıyla, bu strateji Çin’in gelecekteki gelişimi ve dünya sahnesindeki konumu açısından önemli bir rol oynuyor. Daha önce çeşitli konuşmalarınızda ve yazılarınızda Çin’in dünyaya açılma kararlılığından bahsetmiştiniz. Bu kararlılık içerisinde Çin, kültür, bilim ve sanatı nereye koyuyor? Bu durum insanlık açısından ne gibi fırsatlar barındırıyor? Evet, dünyaya açılma ve kültürel etkileşim, insanlık tarihi boyunca ilerlemenin en önemli itici güçlerinden biri olmuştur. Tarih boyunca farklı kültürlerle etkileşim, uygarlıkların zenginleşmesine ve gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Örneğin, Buddhist metinlerin Hint dillerinden Çinceye çevrilmesi, Çin kültürünün zenginleşmesine ve düşünce yapısının derinleşmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Benzer şekilde, İslam dünyasında Beytül Hikme’de klasik metinlerin Arapçaya çevrilmesi, bilim ve felsefe alanlarında büyük bir atılımın yolunu açmıştır. Avrupa’da da Rönesans döneminde başlayan çeviri hareketleri, bilimsel ve kültürel gelişmelere zemin hazırlamıştır. Japonya’da Meiji Restorasyonu ile birlikte yoğun bir çeviri ve öğrenme süreci başlamış, bu da ülkenin hızlı modernleşmesinde etkili olmuştur. Çin’in dün- Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 yaya açılma kararlılığı, kültür, bilim ve sanat alanlarında karşılıklı etkileşimi ve öğrenmeyi teşvik etmektedir. Farklı kültür ve uygarlıklardan öğrenmek, gelişmenin en önemli unsurlarından biridir. Kendi kültürü merkezinde diğer kültürleri öğrenmek hem kültürel zenginliği artırır hem de insanlık tecrübesinden en verimli şekilde faydalanmayı sağlar. Bu durum, insanlık açısından büyük fırsatlar barındırmaktadır. Küresel ölçekte bilgi ve kültür paylaşımı, yenilikçiliği teşvik eder ve ortak sorunlara birlikte çözümler bulunmasını kolaylaştırır. Çin’in kültür, bilim ve sanata verdiği önem ve dünyaya açılma kararlılığı, insanlığın ortak birikimine katkı sağlamakta ve ilerleme için yeni fırsatlar sunmaktadır. Çin uygarlığı, insanlık tarihinin en eski ve en zengin medeniyetlerinden biridir Çin’in özellikle kültür ve tarih çalışmalarında yeri nedir? Çin, kültür ve tarih çalışmalarında son derece önemli bir yere sahiptir. Dört bin yılı aşkın kesintisiz bir tarihe sahip olan Çin uygarlığı, insanlık tarihinin en eski ve en zengin medeniyetlerinden biridir. Çin’in kültürel birikimi, felsefe, edebiyat, sanat, bilim ve teknoloji alanlarında dünya çapında büyük katkılar sağlamıştır. Konfüçyüsçülük, Daoizm ve Buddhizm gibi felsefi akımlar, sadece Çin’in değil, bütün Doğu Asya’nın ve Dünyanın düşünce yapısını derinden etkilemiştir. Çin’in kapsamlı tarihsel kayıtları ve klasik metinleri, araştırmacılar için zengin bir kaynak sunmaktadır. Tarih boyunca yazılan resmî tarihler, edebi eserler ve arkeolojik bulgular, Çin’in geçmişine ve kültürel evrimine ışık tutmaktadır. Bu zengin miras, tarihçilerin ve kültür araştırmacılarının Çin’i derinlemesine incelemelerine olanak tanımaktadır. Ayrıca Çin’in kültür ve tarih çalışmalarındaki önemi, dünya tarihinin ve kültürünün anlaşılmasına da büyük katkı sağlamaktadır. İpek Yolu gibi tarihî ticaret yolları üzerinden gerçekleşen kültürel etkileşimler, Çin’in diğer uygarlıklarla olan ilişkilerini şekillendirmiştir. Dolayısıyla, Çin’in kültür ve tarih çalışmalarındaki yeri, insanlığın ortak mirası açısından büyük önem taşımaktadır. Çin Çalışmaları veya Sinolojiden ne anlamamız gerekiyor? Çin Çalışmalarına eğilmenin ne gibi faydaları olabilir? Sinoloji veya Çin Çalışmaları kavramları, akademik dünyada henüz tam olarak üzerinde mutabakata varılmış kesin bir tanıma sahip değildir. Ancak genel olarak, bu kavramlar, insanlık tarihinin en önemli uygarlıklarından biri olan Çin’i en geniş anlamıyla araştırmayı ifade eder. Çin’in 4000 yılı aşkın bir tarih ve zengin birikime sahip olduğunu düşündüğümüzde, bu alanın ne kadar geniş ve derin olduğunu görmek mümkündür. Modern anlamda yaklaşık 150 yıldır devam eden bu çalışma alanında, önemli bir literatür oluşmuş durumdadır. Özellikle Çin klasiklerinin çevirileri, bu literatürde çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu çeviriler sayesinde, Çin’in felsefi, edebi ve tarihî metinleri dünya genelinde erişilebilir hale gelmiş, böylece Çin kültürünün derinliklerine inme fırsatı doğmuştur. Çin Çalışmalarına eğilmenin birçok faydası olabilir. Öncelikle, küresel bir güç olan Çin’i daha iyi anlamamızı sağlar. Ayrıca, Çin’in zengin kültürel mirası ve düşünce sistemi, farklı bakış açıları kazanmayı ve entelektüel derinliği artırmayı mümkün kılar. Sinoloji veya Çin Çalışmaları, sadece akademik bir ilgi alanı olmanın ötesinde günümüz dünyasının karmaşık yapısını anlamak için önemlidir. Türkiye’de Sinolojinin tarihi 500 yıllık Türkiye’de Sinolojinin tarihçesi nedir? Bu çalışmaların esas ivme kazandığı an ne zamandır? Türkiye’de Sinoloji çalışmalarının tarihçesi, modern anlamda 1935 yılına dayansa da aslında çok daha eski köklere sahiptir. Yakın zamanda Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Türkiye’de Sinolojinin Doğuşu” başlıklı kitapta da belirttiğim gibi, Türkiye’deki Sinoloji çalışmalarının başlangıcı olarak 1516 tarihli “Hıtayname” adlı eseri görmek mümkündür. Bu eser, Avrupa’daki benzerleriyle aynı özelliklere sahiptir ve hatta birçoğundan daha eskidir. Türkiye’de Sinoloji çalışmaları, Atatürk’ün Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi’ni kurması ve bu fakültenin ilk bölümleri arasında Sinolojiye yer vermesiyle kurumsal bir yapıya kavuşmuştur. Bu nedenle, modern ve kurumsal anlamda Türkiye’de Sinolojinin başlangıcı olarak 1935 yılı kabul edilebilir. Ancak, tıpkı Avrupa’daki benzerleri gibi, 1516 tarihli “Hıtayname” adlı eseri de bir başlangıç noktası olarak görmek mümkündür. Bu da Türkiye’de Sinolojinin yaklaşık 500 yıllık bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye’de Sinolojinin Atatürk direktifiyle başlamasını nasıl yorumlamak gerekiyor? Cumhuriyetin kurulmasının ardından, Atatürk liderliğinde eğitim ve öğretim alanlarında kapsamlı yenilikler gerçekleştirildi. Bu yeniliklerin en önemlilerinden biri, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurulmasıdır. Atatürk, hayatı boyunca çok sayıda kitap okumuş ve eğitime büyük önem vermiştir. Dil, tarih ve coğrafya alanlarında çalışmalar yapılmasının teşvik edilmesi, Türkiye’nin kültürel ve bilimsel birikimini artırmayı hedeflemiştir. Sinolojinin, fakültenin ilk bölümleri arasında yer alması, Atatürk’ün vizyonunu yansıtmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin Doğu kültürlerine Ekonomist Angus Maddison’un çalışması, Çin’in uzun yüzyıllar boyunca dünyanın en büyük ekonomisi olduğunu göstermektedir. 27 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 ve özellikle Çin uygarlığına olan ilgisini ve bu alanda akademik birikim oluşturma çabasını göstermektedir. Ayrıca, Tercüme Bürosu’nun kurulması ve Çinceden yapılan ilk çeviriler, bu alanda önemli bir başlangıç olmuştur. Türkiye’nin ilk Sinologlarından biri olan Prof. Dr. Muhaddere Nabi Özerdim, sinoloji alanında önemli katkılarda bulunmuştur. Yaptığı çevirilerin yanı sıra çok sayıda bilimsel makale de yayımlamıştır. Ayrıca gazetelerde yazılar yayımlayarak da toplumun Çin konusunda bilgilenmesine büyük katkılar yapmıştır. Bu bağlamda, Türkiye, bölgesinde ve yakınındaki birçok ülkeden çok daha köklü bir sinoloji birikimine sahiptir. Atatürk’ün direktifiyle Sinoloji çalışmalarının başlaması, Türkiye’nin sadece Batı’ya değil, aynı zamanda Doğu’ya da akademik ve kültürel bir ilgi gösterdiğinin kanıtıdır. Sinolojinin Türkiye’de Atatürk’ün vizyonuyla başlaması, ülkenin akademik zenginliğine ve kültürel birikimine önemli bir katkı sağlamıştır. Modern Çin edebiyatı, gelenek ile dinamik bir ilişki kurmuştur Günümüz Çin edebiyatının yoğunlaştığı konular nelerdir? Günümüz Çinli yazarları en çok hangi konuları ele almayı seviyor? Günümüz Çin edebiyatında, farklı tür ve konularda çok sayıda eser yayımlanmaktadır. Özellikle son yıllarda bilimkurgu alanında önemli bir artış gözlemlenmektedir. Çinli yazarlar, bilimkurgu türünde verdikleri eserlerle küresel çapta büyük ilgi görmektedirler. Bunun yanı sıra, Çin’in son yıllarda yaşadığı büyük toplumsal değişimler de edebiyatın ana temalarından biri haline gelmiştir. Yazarlar, hızlı kentleşme, modernleşme ve ekonomik dönüşümün bireyler ve toplum üzerindeki etkilerini ele almaktadırlar. Bu eserlerde, geleneksel değerlerin değişimi, aile yapısındaki dönüşümler ve bireyselleşme gibi konular sıkça işlenmektedir. Ayrıca, tarihsel konular ve geleneksel kültüre olan ilgi de devam etmektedir. Yazarlar, geçmiş ile günümüz arasında köprü kurarak tarihî olayları ve figürleri modern bir perspektifle yeniden yorumlamaktadırlar. Bu çeşitlilik, Çin edebiyatının zenginliğini ve dinamik yapısını göstermektedir. Bu durum, Çin edebiyatının hem ulusal hem de uluslararası düzeyde dikkat çekmesine ve zenginleşmesine katkı sağlamaktadır. Geleneksel Çin anlatısı ile günümüz Çin romanının arasında nasıl bir ilişki var? Sizce modern Çin edebiyatı gelenek ile nasıl bir ilişki kurdu? Geleneksel Çin anlatısı ile günümüz Çin romanı arasında güçlü ve süreklilik gösteren bir ilişki bulunmaktadır. Modern Çin edebiyatı, geleneksel temaları ve anlatı tekniklerini çağdaş konularla harmanlayarak özgün eserler üretmektedir. Geleneksel hikâye anlatımındaki sembolizm, metaforlar ve karakter derinliği, modern eserlerde de sıkça kullanılmaktadır. Özellikle klasik metinlerde yer alan Konfüçyüsçülük, Daoizm ve Buddhizm gibi felsefi düşünceler, günümüz yazarları tarafından yeniden yorumlanmakta ve modern hayatın karmaşıklıklarına ışık tutmaktadır. Modern Çin edebiyatı, gelenek ile dinamik bir ilişki kurmuştur. Geleneksel öğeleri tamamen reddetmek yerine, onları çağdaş meseleleri anlamak ve 28 Prof. Dr. Giray Fidan, “Türkiye’de Sinolojinin Doğuşu” kitabının tanıtımında konuşuyor. anlatmak için bir araç olarak kullanmaktadır. Bu yaklaşım, edebiyatın hem köklerine bağlı kalmasını hem de yenilikçi olmasını sağlamıştır. Yazarlar, tarihsel ve kültürel mirası korurken, hızlı toplumsal değişimlerin birey ve toplum üzerindeki etkilerini de eserlerine yansıtmaktadır. Modern Çin edebiyatı gelenek ile bir sentez oluşturmuş, geçmiş ile geleceği bir araya getiren bir edebi anlayış geliştirmiştir. Sizce Türkiye’de Çin edebiyatı ne kadar takip ediliyor? Tam tersi şekilde Çin’de Türk edebiyatı ne kadar takip ediliyor? Türkiye’de Çin edebiyatına olan ilgi son yıllarda giderek artmaktadır. Ancak Çin’in zengin edebiyat mirası göz önüne alındığında, henüz önemli klasik metinlerinin tamamının Türkçeye çevrilmediğini belirtmek gerekir. Bu durum, Türk okurların Çin edebiyatının derinliklerine inmesini kısıtlamaktadır. Diğer taraftan, Çin’de Türk edebiyatına olan ilgi de giderek artmaktadır. Birçok Türk yazarın eserleri Çinceye çevrilmiş ve Çinli okurlar tarafından ilgiyle takip edilmektedir. Ancak genel anlamda, Türk edebiyatından çevirilerin de henüz kısıtlı olduğunu söylemek gerekiyor. Her iki ülkede de edebi eserlere yönelik ilginin artması olumlu bir gelişmedir. Ancak klasik ve önemli eserlerin çevirilerinin tamamlanması, kültürel etkileşimin derinleşmesi ve karşılıklı anlayışın güçlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu eksikliklerin giderilmesi, her iki ülkenin de zengin edebiyat birikiminden tam anlamıyla faydalanmasını sağlayacaktır. Son yıllarda Türkiye-Çin ilişkilerinde çok olumlu adımlar atıldı. Çin’deki Türk şirketlerinin, vatandaşlarının sayısı gittikçe arttı. Aynı şekilde Türkiye’de de Çin şirketleri ve yatırımları hızla artıyor. Çin’e dair çalışmaları nasıl görüyorsunuz? Özellikle sizin alanınız olan kültür ve tarih çalışmalarında neler yapılabilir? Kültür ve tarih çalışmalarında atılabilecek en önemli adımlardan biri, her iki ülkenin klasik metinlerinin karşılıklı olarak çevrilmesidir. Çin’in zengin edebi ve felsefi mirası, Türk okurlar tarafından daha yakından tanınmayı hak etmektedir. Aynı şekilde, Türk edebiyatının ve tarihinin önemli eserlerinin Çinceye çevrilmesi, Çinli okurların Türk kültürünü daha iyi anlamalarını sağlayacaktır. Bu bağlamda özellikle çevirilerin ve bunun yanında da akademik çalışmaların artırılması çok önemlidir. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Çin tarihinden gelen süper kahraman: Maymun Kral Sun Wukong DOSYA Dr. Kiraz Perinçek Karavit Çin’in süper kahramanı olarak ilk akla gelen isim Sun Wukong. Maymun Kral olarak da bilinen bu efsanevi karakter, her Çinli çocuğun tiyatro oyunlarından veya gösterilerden tanıdığı, çizgi film veya animasyonlarını izlediği, oyuncaklarıyla oynadığı, kostümünü giyip eline sihirli değneğini aldığı, maceralarını, olağanüstü güçlerini veya düşmanlarını tanıdığı bir kahraman. Ç in toplumunda yediden yetmişe herkesin bildiği ve benimsediği, Çin’in kendi tarih ve kültüründen gelen bir süper kahraman var mı? Çin’de doğum günlerinde, gösteri ve eğlencelerde çocuklar yalnızca Örümcek Adam veya Pamuk Prenses kostümleri mi giyiyor yoksa Çin mitolojisinden veya halk edebiyatından kaynaklanan figürler de var mı? Biraz daha ileri gidecek olursak, Çin efsanelerini Batı’da hangi kahraman temsil ediyor? Çin sınırlarını aşarak ülkemizde, Avrupa’da sıradan insanların da tanıdığı bir Çinli kahraman var mı? Maymun Kral Sun Wukong, Çin’de sayısız yapıma konu olmuş, 7’den 70’e herkesin bildiği bir süper kahraman. Karakterin ayrılmaz parçası ise sürekli elinde tuttuğu sihirli değnek. Ekonomik gelişmelere koşut olarak Çin dili ve kültürünün bütün dünyada popülerleşmesi ve merak uyandırmasıyla, özellikle sosyal medyada bu sorulara ilişkin görüş ve tartışmalar yer buluyor. Çin’in süper kahramanı olarak ilk akla gelen isim ise Sun Wukong. Maymun Kral olarak da bilinen bu efsanevi karakter, her Çinli çocuğun tiyatro oyunlarından veya gösterilerden tanıdığı, çizgi film veya animasyonlarını izlediği, oyuncaklarıyla oynadığı, kostümünü giyip eline sihirli değneğini aldığı, maceralarını, olağanüstü güçlerini veya düşmanlarını tanıdığı bir kahraman. Nasıl Türkiye’de Hacıvat ile Karagöz’ü veya Nasreddin Hoca’yı bilmeyen yoksa Çin’de de Sun Wukong’u tanımayan bulamazsınız. Maymun Kral, 16. yüzyıla tarihlenen ve Çin’in dört klasik romanından biri olarak kabul edilen Batı’ya Yolculuk adlı eserin Çin toplumuna mal olmuş tartışmasız kahramanı. Rahip Xuanzang’ın Hindistan’a doğru kutsal arayışı Maymun Kral’ın neden birçok video oyununda yer aldığı veya dünyanın en popüler süper kahramanı olup olmadığı son yıllarda sosyal medyada yer bulan tartışmalar arasında. Mitolojik bir roman olan Batı’ya Yolculuk, Çin’in Tang Hanedanlığı döneminde (618-907) Xuanzang isimli rahibin kutsal Budist metinleri getirmek için imparatorun emriyle Hindistan’a doğru yaptığı yolculuktan esinlenerek yazılmış. 602-664 yılları arasında yaşamış olan Rahip Xuanzang’ın 20 yıla yakın süren bu yolculuğu tarihsel bir gerçek. 629 yılında çıktığı yolculuktan sağ salim dönen rahip, beraberinde birçok kutsal metin getiriyor. Sanskritçe olan metinlerin Çinceye çevrilmesi için sarayda hummalı bir çalışma başlıyor. İmparator Tang Taizong rahipten yolculuğunun güncesini yazmasını istiyor. Batı Bölgeleri Kayıtları olarak adlandırabileceğimiz Datang Xiyuji adlı bu elyazmasında anlatılan yolculuk, dönemin Çin imparatorluğuna başkentlik yapan Chang’an (bugünkü Xi’an) kentinden başlıyor. Çin’in kuzeybatısında yer alan Gansu ve Xinjiang bölgelerinden geçerek Orta Asya üzerinden güneyde Hindistan’ın Kançipuram kentine kadar giden Xuanzang ve beraberindekiler, kutsal metinleri yükleyerek dönüş yolculuğuna geçiyor. 29 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 120 binden fazla Çince karakter içeren bu seyahat güncesi toplam 12 fasikülden oluşan bir elyazması olarak günümüze ulaşmış. Eski Uygurca gibi çeşitli dillere çevrilen bu metin, 7. yüzyılda Çin’in batısından başlayarak Orta Asya ve Hindistan’a kadar uzanan İpek Yolları dediğimiz bölgenin coğrafyası, iklimi, yerel ürünleri, burada hüküm süren krallıklar ve beylikler, yaşayan insanlar, kültür ve gelenekler hakkında çok değerli tarihsel ve arkeolojik bilgiler içeriyor. Bu anlamda, özellikle Orta Asya tarihiyle ilgilenenlerin başvurduğu paha biçilmez bir kaynak. Maymun Kral ve Batı’ya Yolculuk Rahip Xuanzang’ın ölümünden yaklaşık dokuz yüzyıl sonra, Hindistan’a yaptığı yolculuğun güncesi, Çin’in Ming Hanedanı (1368-1644) döneminde yaşamış bir yazara ilham kaynağı oluyor. Wu Cheng’en (1500-1582), 1570’li yıllarda kaleme aldığı Batı’ya Yolculuk (Xiyouji) adlı eserinde Rahip Xuanzang’ın yaşadığı maceraları mitolojik bir anlatıya dönüştürerek ölümsüzleşiyor. Gerçek bir yolculuktan esinlenerek yazılmış bu eser günümüzde, Shi Nai’an tarafından kaleme alınan Bataklık Kahramanları (Su Kenarı olarak da biliniyor), Luo Guanzhong’un Üç Krallığın Öyküsü ve Cao Xueqin’e ait Kızıl Köşkün Rüyası’yla birlikte Çin edebiyatının dört büyük klasik romanı arasında sayılıyor. Dilimize henüz çevrilmemiş olan Batı’ya Yolculuk, edebi metin olarak her ne kadar roman olarak adlandırılsa da bir romandan çok hikâyeler silsilesi. Metinde, rahibin Budist metinlere ulaşmak için Hindistan’a doğru çıktığı maceralı yolculuğa, üç karakter eşlik ediyor: Küstah ama becerikli Maymun, açgözlü Domuz ve Kum Rahip olarak Türkçeleştirebileceğimiz mürit. 14 yıl sürecek bu yolculukta dört kahramana beyaz bir at da eşlik ediyor. En eski nüsha 1592 Nanjing ahşap baskısı Bugünkü halini 1570’lerde aldığı tahmin edilen eserin bilinen en eski nüshası 1592’de Nanjing’de ahşap baskı olarak üretilmiş. Halk hikâyelerinden beslenen bu 16. yüzyıl eseri toplam 100 bölümden oluşuyor. Uzmanlar olayların akışını, üç aşamada değerlendiriyor. Giriş bölümleri, ana karakter olan Maymun’un yolculuğa çıkmadan önceki yaşamıyla başlıyor. Çiçek ve Meyve Dağı’nda maymunların kralı olan Sun Wukong’u, tanrılara karşı isyankâr bir karakter olarak tanıyoruz. Daha sonraki bölümlerde Xuanzang’ın rahip olması ve Tang imparatoru tarafından görevlendirilmesi işleniyor. Eserin ana gövdesi, 13 ila 97. bölümler arasında işlenen ve kitabın yaklaşık altıda beşini oluşturan yolculuk ekseninde gelişiyor. Yolculuğun temel amacı, Hindistan’da bulunan Budist metinlere ulaşmak. Kahramanlar hedeflerine ulaşmak için türlü zorlukları aşmak, çeşit çeşit canavar ve yaratıkları alt etmek için mücadele ediyor. Anlatımın akışı, tek bir hikâyeden çok kendi içlerinde bütünlüğü olan ve bir-beş arası bölüm süren irili ufaklı maceralara dayanıyor. Dolayısıyla, ana kahramanlar dışında, bir bölümde rastladığımız karakterlere veya mekânlara bir daha rastlamıyoruz. Her macerada yolcuların karşısına çözmeleri gereken bir sorun, yollarına devam edebilmek için aşmaları gereken bir zorluk çıkıyor. Elbette burada, karakterlerin cesareti ve sihirli güçleri devreye giriyor. Bu süreçte Maymun Kral, birçok defa rahip Xuanzang’ı ölümden kurtararak ince zekâsı, mizah anlayışı ve olağanüstü yetenekleri sayesinde öne çıkan kahraman oluyor. Batı’ya Yolculuk eserinin üçüncü ve son aşaması, yalnızca üç bölümden oluşuyor. Bu kısımda, yolcuların Hindistan’daki Şimşek Manastırı’na varması, Budist metinleri alıp Çin’e dönmeleri ve ödüllendirilmeleri işleniyor. Düşmanın korkunçluğundan çok, nasıl alt edildiği vurgulanıyor Maymun Kral Sun Wukong 30 Hikâyelerin büyük bölümü çoğunlukla dağlarda, bazen de nehirlerde yaşayan yaratıklara karşı mücadele üzerine kurulu. Rahibi ve müritlerini yoldan döndürmek için karşılarına kimler çıkmıyor ki! Kahramanlarımızı bir lokmada yutmak isteyen vahşi Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 kahramanlarımız yaratıcı çözümler, pratik zekâ ve olağanüstü güçler kadar doğruluk, dürüstlük, vefa ve sadakat gibi değerler bakımından da sınanmaktadır. Bu süreçte, Maymun Kral’ın sihirli güçleri, diğer karakterlerin desteğiyle dengelenir. Mücadelede, fiziksel güç kadar doğru kişiyi bulup yardımını alma ve doğru meziyetlerinden yararlanma ustalığı da önemli rol oynar. Maymun Kral’ı canavarlara karşı yenilmez kılan bu dengedir. 602-664 yılları arasında yaşamış olan Rahip Xuanzang’ın birçok tasviri bulunuyor. Haritada, rahibin kutsal metinleri getirmek için Hindistan’a yaptığı yolculuğun gidiş ve dönüş rotalarını gösteriyor. (Kaynak: https://sogdians.si.edu/sidebars/xuanzang/) Kızıl Çocuk, Pipa mağarasında rahibi cazibesiyle baştan çıkarmaya çalışan akrep kadın, Şeytan Boğa ve karısı Prenses Demir Yelpaze, insan etiyle beslenen örümcek kadınlar ve hatta Maymun Kral’ın tıpatıp aynısı olup kötülükler saçan sureti… Özellikle doğada yaşayan canavarların çoğu insan eti yiyor. Erkek olanlar, kutsal olduğu için rahibin etini yiyerek ölümsüzlüğe erişeceğini düşünüyor. Dişiler ise aynı amaçla rahiple çiftleşmeye çalışıyor. Kahramanların yolculuklarına devam edebilmesi için karşılarına çıkan türlü düşmanları yenmeleri gerekiyor. Ancak okuyucu kitabın kapağını açarken bu yolculuğun başarıyla tamamlanarak Budist metinlere ulaşıldığını biliyor. Dolayısıyla ne kadar korkunç veya güçlü olursa olsun bu düşmanların alt edileceğinden emin olarak kitabı okuyor. Her bir maceranın esas düğümü, Maymun Kral’ın bunu nasıl yapacağı oluyor. Sayıları daha az olmakla birlikte bazı hikâyeler şehirlerde veya yerleşim alanlarında geçiyor. Buradaki tehlikeler genel olarak kahramanları değil, gaddar yöneticiler gibi insan toplumunu tehdit eder nitelikte karşımıza çıkıyor. Uzmanlara göre, son kertede Maymun Kral’ın gücü yapabildiklerinden değil, bilgisinden kaynaklanır. Bu anlamda dünyevi erdemler ve olgunluk vurgulanır. Kahramanın insanlarla, tanrılarla veya canavarlarla mücadelesinde aklımızda kalan, muhteşem sihirli güçlerle donanmış Savaşçı Maymun değil, İş bitirici Maymun’dur. Anlatıda hayal gücü ve kurgu, ayaklarını sağlam bir şekilde toplumsal gerçekliğe basar. Gerçek ve kurgu Edebi eser ile buna kaynaklık eden tarihsel olayları ve karakterleri karşılaştırdığımızda, aralarında pek bir bağlantı olmadığını görüyoruz. 664 yılında ölen Rahip Xuanzang’ın yolculuğu ve biyografisi ile tamamen kurguya dayalı romanda okuyucuya aktarılan arasında örtüşen neredeyse hiçbir öğe yoktur. Her şeyden önce Çin’de Budizm tarihi açısından çok önemli bir figür olarak kabul edilen rahip ve çevirmen Xuanzang, romanda yanındaki müritleri ve özellikle Maymun Kral olmaksızın çaresiz ve zayıf bir karakter olarak betimlenmiştir. Eserin en eski yorumlarında bile hâkim figür Maymun Kral olarak karşımıza çıkar. Aradan geçen yüzyıllar içinde Xuanzang’ın günümüze kalan tek olumlu yönü, hedefe ulaşıp kutsal metinleri elde etmek amacıyla kendini korumak üzere gösterdiği kararlılıktır. Bunun Dört yolcu ve atları, susuz çöller, aşılmaz dağlar ve yeri göğü karıştıran fırtınalar gibi doğa koşullarını ve karşılarına çıkan türlü kılıkta düşmanları birer birer aşarak hedefe, yani kutsal Buda’nın yaşadığı Şimşek Manastırı’na doğru ilerliyor. Oraya vardıklarında bile bela peşlerini bırakmıyor. Uğruna yaptıkları bu yolculuk sonunda kendilerine kutsal yazıt diye verilen, bomboş beyaz kâğıtlar çıkıyor. Elbette Maymun Kral liderliğinde bu düğümü de çözüp gerçek metinlere ulaşıyorlar. Maymun Kral’ın gücü dövüş yeteneklerinde değil, iş bitirici insan ilişkilerinde Zengin bir hayal gücü ve canlı bir mizah anlayışıyla okuyucuyu maceradan maceraya çeken anlatı, insan doğası ve toplumsal yaşamla ilgili dersler barındırmaktadır. Başta Maymun Kral olmak üzere Batı’ya Yolculuk romanında kahramanların yolculuklarına devam edebilmeleri için karşılarına çıkan türlü düşmanları yenmeleri gerekiyor. 31 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 veya süper güçleri üzerine estetik veya fikirsel yaratıcılık mesaisi harcamasına gerek yok. Üstelik yüzyıllar öncesinden kalma elyazmalarını süsleyen ahşap baskı resimlerde, ana karakterlerin yanı sıra çevre koşullarını betimleyen sahneler de var. Bunlar tasarımcıya önemli bir altyapı sunarak işini bir hayli kolaylaştırıyor. 2024 Ağustos ayında piyasaya sürülen Kara Efsane Wukong adlı video oyunu, iki haftada 18 milyon alıcı bularak tüm zamanların en hızlı satış yapan oyunları arasında yerini aldı. dışında kaba, çabuk vazgeçen, kolaylıkla pes eden, bencil, açlık ve yorgunluktan şikâyet eden bir karakter görürüz. Her ne kadar Xuanzang’ın yolculuğu romanın ilham kaynağı olsa da en azından bugüne kalan eserle doğrudan bağlantısı yok denecek kadar azdır. Bu anlamda Batı’ya Yolculuk romanı, Xuanzang’ın yolculuğunun kurgusal bir biçimi olarak değerlendirilemez. Öte yandan, Xuanzang bu yolculuğu yapmasaydı, kitapta yer alan efsane ve masallar da derlenmeyecekti. Dünyanın en popüler süper kahramanı Maymun Kral mı? Maymun Kral’ın neden birçok video oyununda yer aldığı veya dünyanın en popüler süper kahramanı olup olmadığı son yıllarda sosyal medyada yer bulan tartışmalar arasında. Önceleri yalnızca Çin’de veya Çin’e özel ilgisi olan kişilerce bilinen bu kahraman, giderek daha geniş kesimler tarafından tüm dünyada tanınmaya başlandı. Bu popülerlikte mutlaka Çin’in ekonomik bir güç olarak yükselmesine koşut olarak Çin dili ve kültürüne merakın artmasının payı var. Belki daha önemli bir diğer etken, Çinlilerin tanıdığı ve benimsediği bir figürün yer aldığı bir ürünün, piyasada göreceği talep. Çin'in nüfusunu düşünecek olursak, diğer tüm şartları eşit tutarak piyasaya sürülen süper kahraman ürünlerinden elbette Maymun Kral çok daha fazla satış yapıyor. Maymun Kral, Çin piyasasında sinema filmi, televizyon dizisi, çizgi film-animasyon, video oyunu ve reklamlarda en çok kullanılan figürlerden biri. Öte yandan, son yıllarda bu sektörlerde üretim yapan Batılı şirketler bu potansiyelin farkına varmış olacaklar ki, Maymun Kral uluslararası alanda da hızla benimsenen bir kahraman olarak karşımıza çıkıyor. Kimileri popülerliğini Noel Baba, Robin Hood veya Herkül’le karşılaştırıyor, kimileriyse her oyunda karşılarına çıkmasından rahatsız. Sun Wukong’un hızla benimsenmesinde öne sürülen bir diğer etken, tasarımcının elinde hazır bir karakter olması. Bir tasarımcının, Maymun Kral’ın dış görünüşü 32 Özellikle video oyunlarda Maymun Kral’ın tasarım açısından bir diğer kolaylığı, hikâyenin bölüm bölüm ilerlemesi ve her bölümün, karşınıza çıkan bir sorun ve bu sorunu çözeceğiniz bir mücadeleye dayalı olması. Burada devreye süper güçler ve oyunların olmazsa olmazı dövüş sanatları giriyor ki Maymun Kral’da bu meziyetler istemediğiniz kadar var. Kara Efsane Wukong Bu ürünlerden en sonuncusu, Black Myth Wukong (Kara Efsane Wukong) adıyla 20 Ağustos 2024’te Game Science isimli Çinli şirket tarafından piyasaya sürülen video oyunu. Batı’ya Yolculuk romanından esinlenerek tasarlanan oyun, iki haftada 18 milyon alıcı bularak tüm zamanların en hızlı satış yapan oyunları arasında yerini aldı bile. Oyunun piyasaya sürülmesinin ardından, eşzamanlı oyuncu rekorları da kırıldı. Aksiyon rol yapmaya dayalı tek kişilik oyunda, Maymun Kral olarak temel silahınız romanda olduğu gibi boyutu değişebilen sihirli bir değnek. Romandaki doğrusal akışı takip ederek ilerleyen bu oyunda, çeşitli yeteneklerinizi kullanarak düşmanlarınızı birer birer geçiyorsunuz. Çalışmalarına 2018 yılında başlayan tasarım ekibi, oyunda Kara Yel Dağı veya Perdeli Mağara gibi kurgusal yerlerin yanı sıra Yanan Dağlar veya Yungang Mağaraları gibi gerçekte var olan mekânları da kullanmış. 70 milyon dolarlık bütçesi olan oyunda müzik ve seslendirme dâhil toplam 140 kişinin emeği var. Yapımcılar Çin mitolojisinden esinlenerek başka oyunlar da hazırladıklarını belirtiyor. 2023 yılının sonunda tanıtımı yapılan oyun, Mayıs 2024’te istek listesine en çok eklenen oyun olarak Haziran 2024’ten itibaren ön sipariş almaya başladı. Uzmanlar, bu oyunla birlikte mobil oyunların hâkim olduğu Çin oyun piyasasının konsol oyunlara doğru kayabileceği görüşünde. Uluslararası alanda ise Çinli oyun geliştiricilerin Çin kültürü ve mitolojisinden kahramanlarla piyasaya açılmak için hevesli olduğu tespiti yapılıyor. Burada şu soru akla geliyor: Çinli şirketler ve tasarımcılar piyasanın tercihleri doğrultusunda, görsel bakımdan zengin, biraz mitolojiye bandırılmış, ana öğesi aksiyon ve dövüş olan, oyna-geç mantığına dayalı, kolay tüketilen oyunlar mı yapacaklar yoksa Batı’ya Yolculuk anlatısında da daha üstün tutulan insanî meziyetler ile tarihsel ve kültürel değerleri öne çıkaran farklı mekanikler de geliştirecekler mi? Bu sorunun yanıtını vermek için henüz erken, ancak gönlümüz ikinci şıktan yana… Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Çin Halk Cumhuriyeti’nde kent ve bölge planlamasının tarihsel zemini DOSYA Prof. Dr. H. Çağatay Keskinok Daha çok özel mülkiyet ilişkilerinin başat olduğu Batı’da geliştirilmiş olan kent ve bölge planlama ile ilgili kavramların Çin örneğine uygulanmasının yanlış olacağını belirtmeliyim. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde kalkınma büyük kentlerden bölgelere, küçük kentlere ya da kıra doğru değildir; tersine üretici güçlerin geliştirilmesi ve siyasallaşması kırdan kentlere doğrudur. Bu siyaseti, kır ile kent ayrımı ve bölünmesiyle var olan kapitalizmin merkezindeki Batı’nın kavramsal çerçeveleriyle kavramak olanaklı değildir. Sunuş D Çin gelişimi, kimi yazarların kentsel ve bölgesel gelişme konusunda sorunu “mega kentler” merkezli olarak ele almalarıyla karşıtlık sunmaktadır. Kalkınma kırdan başlatılacaktır. Kırsal alanlar sanayileştirilecek ve kendine yeterlik koşullarına ulaştırılacaktır. oğrusu, Çin’de kent ve bölge planlaması, kentsel ve bölgesel gelişme siyasaları ile ilgili bu yazıya başlık üretme konusunda zorlandığımı belirtmem gerekiyor. Çin’de kent ve bölge planlama ya da şehircilik siyasaları gibi bir başlık olabilirdi. Ancak bunların kavramsal olarak Çin örneğinde yetersiz kalacağı düşüncesiyle vazgeçtim. Daha çok özel mülkiyet ilişkilerinin başat olduğu Batı’da geliştirilmiş olan kent ve bölge planlama ile ilgili kavramların Çin örneğine uygulanmasının yanlış olacağını belirtmeliyim. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde kalkınma büyük kentlerden bölgelere, küçük kentlere ya da kıra doğru değildir; tersine üretici güçlerin geliştirilmesi ve siyasallaşması kırdan kentlere doğrudur. Bu siyaseti, kır ile kent ayrımı ve bölünmesiyle var olan kapitalizmin merkezindeki Batı’nın kavramsal çerçeveleriyle kavramak olanaklı değildir. Çin’de kent ya da bölge planlamasının kapsamını belirleyen en önemli kuruluş dönemi siyasası, kırın sanayileşmesi, kırdaki üretici güçlerin geliştirilmesi ve bütün bunlardan da önemlisi kırsal emeğin kendi üretim süreçlerinin denetimini ele geçirmesine yönelik siyasallaşması sürecidir. Kırda kollektif mülkiyet, kırsal emeğin kendi üretim süreçlerini tasarrufu altına alması imkânı verirken üretim araçlarının Devlet mülkiyeti sanayinin ülkeye dağıtılmasının zeminini sunmaktadır. Tümü birden üretici güçlerin ülke üzerinde mekânsal düzenlemesine izin vermektedir. Kalkınma kırdan başlatılacaktır. Kırsal alanlar sanayileştirilecek ve kendine yeterlik koşullarına ulaştırılacaktır. Bu sürece, Batı merkezci kent ve bölge planlama bakış açısıyla yaklaşma olanağı yoktur; yaklaşılması da yanlış olacaktır. Wang, Wu ve Zhang (2024), Batı’da “metropoliten bölgenin yönetişimi” ve planlamasının sürekli ele alınan bir konu olduğunu, buna karşın bu konunun Çin’de yeni ivme kazandığını dile getirmektedir. Bu Batı merkezci bakış açısı, Çin’deki kırın kalkındırılmasını ve kırdaki üretici güçlerin hızla ve kapsamlı geliştirilmesini hedef alan sosyalist programı kavrayamamakta ya da tahrif etmektedir. Yazarların göz ardı ettikleri bir konu daha var ki o da “metropoliten planlama”, kapitalizmin eşitsiz bölgesel gelişme koşullarının ürettiği aşırı büyüyen büyük kentlerin çevrelerinin düzenlenmesi ile ilişkilidir; bu ise bölge planlama anlamına gelmemektedir. Bir başka deyişle bu planlama türü, kimi yazarların andığı “mega kent”lerin büyüme sorunlarının çözülmesi ile sınırlıdır; yani piyasa ekonomilerinde 33 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 tanımı gereği kapsamlı kırsal ve bölgesel planlamanın olanaksız olduğu koşullarda “mega kentler” merkezli büyümenin düzenlenmesi ile sınırlıdır. O nedenle, bu planlama türünün Çin örneğinde, tüm zamanlar için geçerli bir sava dönüştürülmesi bilimsel bir tutum olmayacaktır. Giriş Bu yazıda, Çin’in günümüzde ulaştığı çarpıcı kalkınma düzeyinin ve bölgesel gelişme açısından elde ettiği başarıların köklerine inmeye çalışacağız. Ya da bir başka deyişle, ulaşılan gelişme düzeyinin ardındaki planlama ve kalkınma stratejilerine gönderme yapacağız. Bununla birlikte, anılan bölgesel gelişme stratejilerinin teknik bir konu olmalarının ötesinde kırdaki ve çeperdeki gelişmeyi esas alan sosyalist kalkınma hedefleriyle beslendiğini ve biçimlendiğini belirtmeliyiz. Günümüzde Çin, emperyalizmin ürettiği safsatalara karşı göz ardı edilemez bir iktisadi-toplumsal ve bunlara bağlı olarak önemli bir teknolojik gelişme sürecindedir. Kurtuluş öncesinde ülkenin doğu sahilinde son derece gelişmiş ve azmanlaşmış kentsel büyüme odaklarına karşın ülkenin tümüyle kırsal yapılarla özdeşleşen batı ve iç bölgelerinin geliştirilmesi, sosyalist yönetimin en önemli stratejisi olmuştur. Kimi yazarlarca sorun, “mega kentler” merkezli büyümenin düzenlenmesi ile sınırlıdır. Çin’de bu planlama türünün geçerli bir sava dönüştürülmesi bilimsel bir tutum olmayacaktır. birlikte bu yazıda, sosyalist kent ve bölge planlamasının ne olduğundan çok, Çin örneğinde nelerden ve hangi siyasetlerden beslendiği ya da siyasetlerce yönlendirildiği konusu üzerinde duracağız. Bu yazının Çin’deki şehircilik ve bölge planlama alanındaki gelişmeleri bütünüyle aktarmak gibi bir niyeti bulunmamaktadır. Sosyalist ülkelerdeki şehir ve bölge planlama alanındaki özelliklere gönderme yaparak ve ortak yanlarından hareketle karşılaştırma yapan çok sayıda çalışma bulunmaktadır.2 Bununla Günümüzde Çin, emperyalizmin ürettiği safsatalara karşı göz ardı edilemez bir iktisadi-toplumsal ve bunlara bağlı olarak önemli bir teknolojik gelişme sürecindedir. Kurtuluş öncesinde ülkenin doğu sahilinde son derece gelişmiş ve azmanlaşmış kentsel büyüme odaklarına karşın ülkenin tümüyle kırsal yapılarla özdeşleşen batı ve iç bölgelerinin geliştirilmesi sosyalist yönetimin en önemli stratejisi olmuştur. Ülkede bu bölgelerde sanayi tarım kümelenmelerinin yaratılması sosyalist kalkınmanın en önemli özelliğidir. Yetmişli yılların sonunda izlenen dışa açılma ve pazar ekonomisinin teşvik edilmesi siyasetini bir kenara bırakırsak Çin Halk Cumhuriyeti yeniden ve iç bölgenin gelişmesinin yolunu açacak sosyalist kalkınma programına dönmüş durumdadır. 1978 yılındaki Reform ve Dışa Açılma Hareketi’nin Çin’in imalat sanayinde üretim becerilerini artırdığı dile getiriliyorsa da izleyen dönemde kır-kent, bölgelerarası eşitsizliklere yol açmış olduğu bir gerçektir. Açık kapı siyasetinin ve piyasa temelli reform hareketinin sonuçları farklı çerçevelerde değerlendirilmektedir. Uluslararası küresel iktisadi süreçlerle bütünleşmeye ve “mega kentlerin” öne çıkarılmasına yönelen bu reform sürecinin sonunda gelişmiş merkezlerde ve daha çok “mega kentlerde” önemli bir büyüme ve teknolojik gelişme etkileri yaratılmış olduğu genel kabul gören bir görüştür.3 Bununla birlikte bu gelişmenin Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde, ülkenin iç bölgesi ile kırsal alanın kalkındırılması ve sanayileşmesini temel alan sosyalist gelişme siyasetinden bir kopuşu gözler önüne serdiği de açıktır. Bu reform döneminin, özellikle kırın yoksullaşması,4 gelişmemiş bölge ve kentlerden “mega kentler” olarak ifade edilen gelişmiş kıyı bölgesindeki büyük kentlere doğru nüfus hareketi gibi sonuçları olmuştur. Piyasa odaklı reformların 1) Bkz: Wang, Wu ve Zhang (2024). Yazarlar, girişimci kentin yükselişine, yönetişim, mega kent ve bölge kavramlarına vurgu yapmaktadırlar. 2) Bulmenfeld (1978), Mingione (1981) ve Sawers’e (1978) bakılabilir. 3) Bkz: Xie ve Costa (1993). 4) Çin’de kentsel ve kırsal yoksullaşma, yoksulluğun giderilmesi ile ilgili çalışmalar için bkz: Jin, Shi ve Dewen (2022), Zhen, Zhenjun ve Xiangzhi (2015) ve Xiaohong (2016), Zhonghua ve Ximing (2023). Günümüzde kimi Çinli akademisyenlerin bu gelişmeyi açıklarken Batı merkezci “yönetişim” (İng. “governance”) gibi moda kavramlara sarılmalarına, yukarıda dile getirdiğimiz küreselleşmeci bakış açısının vurguladığı “Dünya kenti” kavramına benzer şekilde “mega kent”leri yüceltmelerine ve piyasa temelli siyasaların anılan hızlı ve çarpıcı gelişmedeki katkılarına çokça gönderme yapan yaklaşımlarına1 karşın bu yazımızda mucizenin tarihsel olarak sosyalist programın yarattığı muazzam alt yapı üzerinde yükseldiğini vurgulamaktayız. Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi programlarının, Çin’in günümüzde kentsel ve bölgesel gelişme açısından ulaştığı düzeyin alt yapısını oluşturan öngörülerine değineceğiz. 34 Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 sonuçları olarak kırdan gelişmiş merkezlere doğru önemli miktarda sermaye akışını beraberinde getirmiştir (Zhen, Zhenjun ve Xiangzhi, 2015). Uzun bir süre bu dönemin sorunları ile uğraşan Çin’de 1999 yılında altı eyalet ve beş özerk bölgeyi kapsayan Batı Çin Kalkınma Programı uygulamaya konulmuştur; bu program önemli bir başarı kazanmış durumdadır (Akfırat, 2024a). Günümüzde Çin yönetimi yeniden ülkenin iç ve batı bölgelerine ağırlık veren bir kentsel ve bölgesel kalkınma stratejisine yönelmiştir. Bunu gerçekleştirirken de doğayla uyumlu gelişme, yeni yerleşim ve çalışma bölgelerinin planlamasında ekolojik ilkelerin geliştirilmesi ve kır ile kent yaşamı arasındaki farkların ortadan kaldırılmasına yönelik hizmet sunum siyasetini yaşama geçirmektedir (Akfırat, 2024b). Kırda ve iç bölgelerdeki, hatta gelişmiş bölgelerdeki kentlerde yoksulluk sorunu, mali kaynak aktararak değil yeni üretim ve istihdam olanakları yaratılarak gerçekleştirilmektedir (Koray, 2022). Son dönemde Çin ile ilgili olarak kırsal alanların kalkındırılması, ister mutlak isterse göreli yoksulluğun giderilmesi konusunda çokça çalışma bulunmaktadır. Kuşkusuz bu konular, kır-kent, kafa emeği-kol emeği arasındaki ayrımların ve işbölümünün ortadan kaldırılması gibi hedeflere yönelen sosyalist bir toplumun sürekli gündeminde olması gereken konulardır. Bununla birlikte, bu sorunun çözümünün esas olarak üretici güçlerin gelişmesi ve üretim ilişkilerinin sürekli düzenlenmesi, kafa-kol emeği, kır-kent arasındaki işbölümün ortadan kaldırılmasına yönelik düzenlemelerde yattığı unutulmamalıdır. Kimi araştırmacılar sorunu kıra kaynak ayırma sorunu olarak görmektedirler.5 Sorunun çözümü, piyasa ekonomilerinde karşımıza çıktığı biçimiyle gelirin bölüşümü süreçlerinde değildir; çözüm, kuruluş döneminin siyasalarının yeniden inşa edilmesindedir. güçlerin geliştirilmesi sorunu olarak değil kentsel hizmetlere erişim ve “sosyal uyum” konusu olarak ortaya konulmaktadır. Houkai ve Xueyuan’in savları, mega kentlerdeki sanayileşmenin ve kentleşmenin getirilerinin çiftçilere yansıtılmasıyla kır ile kent ayrımının giderileceği varsayımına dayanmaktadır. Kanımızca, Çin örneğinde yoksulluğun giderilmesi probleminin öncelikli bir konu haline gelmiş olmasını, ülkenin iktisadi siyasi tarihindeki kimi gidiş gelişler, Açık Kapı ve piyasaya öncelik veren iktisadi siyasaların olumsuz etkileri olarak değerlendirmek gerekir. Çin’de kıyı bölgelerindeki gelişme ile iç bölgelerdeki gelişme stratejileri arasında zaman içinde gidiş gelişler yaşanmış olsa da günümüzde iç bölgenin ve batı bölgesinin kalkındırılması ve yeni gelişme odakları yaratılması siyaseti, kuruluş dönemi siyasetlerine dönüşü sergilemektedir. 2004 yılında orta bölgenin geliştirilmesi hükümetin çalışma programına girmiştir. Günümüzde Çin’in “mega kentlerin” çeperlerindeki kırsal yerleşmelerin, mega kentlerin büyümelerinin önünde oluşturduğu kimi iktisadi ve toplumsal sorunlar vardır. Ancak bu sorunlar “mega kentler” merkezli sorunlardır. Houkai ve Xueyuan (2015:38) kırsal nüfusun kentleşmesinin kentleşmenin niteliğini artırmak açısından önemli olduğunu vurgularken kır-kent ayrımı sorunundan çok “mega kentler” merkezli bir bakış açısı ile çeperdeki kırsal alanların sorununa eğilmektedirler. Bu yazarlarca sorun, kırsal alanda üretici Kır ile kent arasındaki işbölümünün ortadan kalktığı aşama emeğin fiziksel ve zihinsel bölünmesinin ortadan kalkmış olduğu aşamadır. Bu koşulda kır ve kent kavramları anlamını da yitirecektir. Marx’a (1969:198) göre kapitalizm ile birlikte büyük kentlerin aşırı büyümesi, kapitalizmin varoluş koşulu olan işbölümü için gereklidir. Sosyalist kuram ve uygulamalarında ve Türkiye gibi bağımsızlık mücadelesi ile kurulan ülkelerde kalkınma programlarında mekâna yönelik düzenlemeler konusu iktisadi kalkınma programlarının ayrılmaz bir bileşeni olarak görülmüştür. Burjuva kuramcılarının tersine sosyalizm uygulamalarında ve kuramda kentsel sorun kendi başına gerçeklikler olarak değil kır-kent ayrımının ortadan kaldırılması sorunsalı çerçevesinde ele alınmıştır (Keskinok, 2022). Çin’de iç bölgenin kalkındırılması programı, tarihsel olarak Türkiye’nin kurtuluş sonrasında, Anadolu’nun kalkındırılması ve sanayileştirilmesi siyasası ile benzerlik göstermektedir. Anadolu’nun kalkındırılması ve sanayileştirilmesi, tarım ile sanayinin bütünleştirilmesi, Anadolu’da önemli hammadde yörelerinde sanayi kentlerinin kuruluşu ya da kentlerin sanayileştirilmesi, Devlet fabrikaları sisteminin kuruluşu, halkın ve köylünün kültürel gelişimi ve eğitimi ve “köy aydınlarının” yaratılmasına yönelik Halkevleri ve Köy Enstitülerinin kuruluşu, bölgelerde tarım ve sanayi Kırsal yapılarla özdeşleşen batı ve iç bölgelerinin geliştirilmesi sosyalist yönetimin en önemli stratejisi olmuştur. 5) Bu yaklaşımın örneği olarak bkz: Zhen, Zhenjun ve Xiangzhi (2015) ve Xiaohong (2016). Çin’de 1999 yılında altı eyalet ve beş özerk bölgeyi kapsayan Batı Çin Kalkınma Programı uygulamaya konulmuştur; bu program, önemli bir başarı kazanmış durumdadır. Günümüzde Çin yönetimi, yeniden ülkenin iç ve batı bölgelerine ağırlık veren bir kentsel ve bölgesel kalkınma stratejisine yönelmiştir. Kuramsal çerçeve: Kır ile kent ayrımının ortadan kaldırılması 35 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 14. Beş Yıllık Planlama Dönemi’nde (2021-2025), Çin kırsal alanların canlandırılması, bütünleşik bir kırkent gelişmesi, yoksulluğun giderilmesi, kırın kalkındırılması, kırın üretkenliğinin artırılması ve refahı, tarımın modernleştirilmesi, kırsal alanlardaki eğitim, kültür, sağlık ve sosyal koruma hizmetlerinin kentlerin düzeyine çekilmesi siyasalarına yoğunlaşmaktadır (Houkai, 2022). Son dönemde Çin ile ilgili olarak kırsal alanların kalkındırılması, ister mutlak isterse göreli yoksulluğun giderilmesi konusunda çokça çalışma bulunmaktadır. Kuşkusuz bu konular, kır-kent, kafa emeği-kol emeği arasındaki ayrımların ve işbölümünün ortadan kaldırılması gibi hedeflere yönelen sosyalist bir toplumun sürekli gündeminde olması gereken konulardır. 2004 ve 2008 yılındaki kanunlar, kentsel ve kırsal üretimin bütünleştirilmesi konusunda önemli hükümlere sahiptir. bütünleşmesi, tarımda makineleşme ve modern zirai tekniklerin geliştirilmesine yönelik Devlet Çiftlikleri sisteminin kuruluşu ve bütün iktisadi sektörleri, bölgeleri ve limanları bütünleştirmeye yönelik demiryolu ağının oluşturulmasını sayabiliriz. Sosyalist ülke deneyimlerinden de örnekler verebiliriz: Sanayi kentlerinin yaratılması (Sovyetler Birliği örneği), kıyı bölgelerindeki gelişme ve yoğunlaşmaya karşı iç bölgenin geliştirilmesi, kırın sanayileştirilmesi (Çin örneği), bölgelerin kendine yeterliği, kentlilerin tarımsal üretimdeki istihdama yönlendirilmesi, kır ile kentlinin tüketim düzeyleri arasındaki farkların giderilmesi, kentten kıra nüfus hareketinin özendirilmesi, tarımın sanayi ile bütünleştirilmesi, kafa emeği ile kol emeği arasındaki bölünmenin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak kol emekçilerinin zihinsel işlerle buluşturulması (Çin ve Küba örneği). Tüm örneklerde kentleşmeden çok kır-kent ayrımının ortadan kalktığı bir toplumsal ve iktisadi ilişkilerin yaratılması hedeflenmiştir (Keskinok, 2022:58). Öncelikle gelişme bölgeler arasında ve bölgeler içinde düzenlenmelidir; ancak bu siyasetin başarısı kırsal alanın özgürleştirilmesi ve kalkınması programı ile ele alınmasına bağlıdır. Günümüzde Çin’in orta bölgesinin yükselişi, önemli teknoloji geliştirme odaklarının ortaya çıkışı dikkat çekici bir gelişme göstermektedir. Çin Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nde orta [iç] bölgenin yükselişinin hızlandırılmasından söz edilmiştir (Akfırat,2024a). 2004 yılında Toprak Yönetimi Kanunu ile 2008 yılında Kentsel-Kırsal Planlama Kanunu’nda yapılan değişikliklerle birlikte her iki kanun toprağın korunması, kentsel ve kırsal üretimin bütünleştirilmesi konusunda önemli hükümlere sahiptir. Bu orta [iç] bölge Shanxi, Henan, Anhui, Hubei, Jiangxi ve Hunan eyaletlerinden oluşmaktadır. 13. Beş Yıllık Plan Dönemi’nde (2016-2020) Çin’in dile getirilen eyaletlerden oluşan orta bölgesi yıllık ortalama %8.6 gibi yüksek bir büyüme oranı ile bölgeler arasında en fazla büyüyen bölge olmuştur (Akfırat, 2024a). Bölge ayrıca ileri teknolojilerin de üretildiği yer konumuna erişmiştir. Bilişim ve yapay zekâ gibi alanlarda ileri teknolojik gelişmenin sahne olduğu orta bölge eyaletleri dünyanın önemli teknoloji üretim kuluçkaları durumuna gelmiştir. Kıyı metropollerini kapsayan güçlü sanayi kümeleri arasına örneğin orta bölgenin Zhuzhou gibi küçük bir kentinin katılması yani “Zuzhou Mucizesi” olarak anılmaktadır (Akfırat, 2024a). 36 Bu gelişmeler şaşırtıcı bir durum olarak ortaya koyuluyorsa da kentsel ve bölgesel planlama alanındaki başarı ya da başarısızlıkların, her zaman geçmişte izlenen siyasaların uzun erimli sonuçları olduğu unutulmamalıdır. Tarihsel zemin: Kırdan kentlere doğru kalkınma Kuşkusuz, eşitsiz gelişme koşullarındaki ve büyük bir oranda köylü toplumu niteliğindeki bir ülkenin sosyalizm yolunda ilerlemesinin ölçütleri öncelikli olarak kırsal alanda üretici güçlerin geliştirilmesi ve üretim ilişkilerinin dönüştürülmesiyle ilişkili olacaktı. Bunun için de kentlerde yoğunlaşan gelişmiş üretici güçlerin sunduğu olanakların en verimli ve en etkin biçimde değerlendirilmesi ve kırsal alana sokulması gerekmektedir. Çin örneğinde, birbiri içine geçen şu temel siyasetten söz etmeliyiz: • • Üretici güçlerin geliştirilmesi ve geçmiş dönemin başat üretim ilişkilerinin dönüştürülmesi baş başa yürütülecektir. Kurtuluş öncesinde kıyı bölgelerinde yabancı sermaye yoğunlaşmalarının sonucu olarak aşırı büyüyen kentlerin büyümelerinin denetlenmesi, gelişme olanaklarının iç bölgeye yönlendirilmesi ve iç bölgenin geliştirilmesi. Kanımızca, Çin’de kent ve bölge planlamasının, ülkenin günümüzde içine girdiği hızlı gelişme süreci ile ülkenin farklı bölgelerindeki son derece yaratıcı gelişme koşullarının kökleri Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi’nde aranmalıdır. Mao, Sovyet iktisadının eleştirisi üzerine yazılarında Çin’in kalkınma çizgisini açıklarken üretici güçlerin, kırsal yaşamın her yönüyle dönüştürülerek geliştirilmesine vurgu yapmaktadır (Zedung, 1980:42). Kalkınma kırdan başlayacaktır! Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Mao, önce makineleşmeyi değil kooperatifleşmeyi öne çıkarmaktadır; yani teknolojik gelişmelerle desteklenen toplumsal dönüşüm ile üretici güçlerin özgürleştirilmesi, üretici güçlerin gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılması. Feodal üretim ilişkilerinden ve bağlarından özgürleştirilen üreticilerin önlerindeki engellerin kaldırılmasının yaratacağı sıçrama açıktır. Büyük İleri Atılım (1958-1960) makineleşmiş kooperatif ve komün hareketini geliştirmiştir. Kolektif mülkiyet ve devlet mülkiyeti bu dönemde makineleşme ile birlikte baş başa gelişmiştir. Üretici güçlerin geliştirilmesi en önemli strateji olmakla birlikte üretim ilişkilerinin dönüştürülmesinde ısrar eden bir yaklaşımla üretici güçler geliştirilmeye çalışılmaktadır. “Tüm devrimci tarih, yeni üretici güçlerin gelişmesinin, geri kalmış üretim ilişkilerini dönüştürmenin ön koşulu olmadığını gösterir… İlk önce üretim ilişkileri değiştirilmelidir ve ancak ondan sonra üretim güçleri geniş bir şekilde geliştirilebilir” (Zedung, 1980: 47, 967). Tabii bütün sosyalist ülke deneyimlerinin en temel hedefleri arasında kafa-kol emeği, şehir-kır, işçi-köylü ve bölgeler arasındaki ayrımların ve eşitsizliklerin giderilmesi olagelmiştir; Çin deneyimi için de geçerlidir bu. Tarım ve sanayi birlikte geliştirilecektir. Başkan Mao’nun önemli ideolojik bir biçim olarak planlamaya sosyalist toplumda yüklediği anlam açıktır: “Kapitalist toplumda ulusal ekonomideki dengeye krizler yoluyla ulaşılır. (Zedung, 1980:75). Ancak özel mülkiyetin tasfiyesinin, ekonominin planla örgütlenmesine ve dengesizliğin nesnel yasalarının bilinçli olarak denetlenmesine olanak sağladığı belirtilmelidir. Mao’nun, Sovyet İktisadı’nın Eleştirisi başlıklı kitabında “sosyalist ülkelerin iktisadi bir sistem kurmaları” üzerine yaptığı eleştiriler bir bakıma Çin’in bölgesel gelişme konusundaki temel yaklaşımını sergilemektedir. “Sosyalist ülkelerin oluşturacağı sistem içinde ülkelerin diğer ülkelerin sunabileceği malları üretmesinin gerekmediği” savına karşı Mao şunları söylemektedir: “Bu iyi bir fikir değil. Biz bunu kendi eyaletlerimize bile önermiyoruz. Biz birçok yönden yetkin bir şekilde gelişmeyi savunuyoruz ve diğer eyaletlerin sunabileceği malların üretilmesinin gerekli olmayacağını düşünmüyoruz. Biz değişik eyaletlerin bütüne zarar vermemek kaydı ile birçok üretim kolunu tamamıyla geliştirmesini istiyoruz” (Zedung, 1980:108-9). Çin Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nde orta [iç] bölgenin yükselişinin hızlandırılmasından söz edilmiştir. Burada, eyaletlerin, bölgelerin ve komünlerin ve en önemlisi ve özellikle de üretici güç kırsal emeğin kapsamlı (siyasi, iktisadi ve kültürel) gelişmesine izin veren bir kalkınma söz konusudur. Bu kapsamlı kalkınma, kırın sanayileştirilmesi, kıyı bölgelerinde yoğunlaşmış sanayinin iç bölgelere yayılması, tarım sanayi bütünleşmesinin sağlanması yanı sıra kamu mülkiyetinin geliştirilmesiyle baş başa yürütülmüştür. Çin’de kıyı bölgelerindeki gelişme ile iç bölgelerdeki gelişme stratejileri arasında zaman içinde gidiş gelişler yaşanmış olsa da günümüzde iç bölgenin ve batı bölgesinin kalkındırılması ve yeni gelişme odakları yaratılması siyaseti, kuruluş dönemi siyasetlerine dönüşü sergilemektedir. 2004 yılında orta bölgenin geliştirilmesi hükümetin çalışma programına girmiştir. Birinci Beş Yıllık Plan’ın (1953-1957) amacı büyümenin iç bölgedeki orta büyüklükteki kentlere yönlendirilmesi ve daha önce yabancı sermayenin yoğunlaştığı kıyı kentlerindeki büyümenin makul ölçülere çekilmesidir; kıyı bölgelerinde sanayinin olağandışı yoğunluğu iktisadi, toplumsal bakış açısı yanı sıra güvenlik açısından da akılcı bulunmamaktadır (Tien, 1973). İç bölgedeki kentler bu dönemde önemli büyüme göstermiştir. Örneğin iç bölgede yer alan Sinkiang’ın 1953’te 140 bin olan nüfusu 1959’da 700 bine yükselmiştir (Tien, 1973). Çin’in kent ve bölge planlama tarihinde en belirgin özellik merkezi siyasi bir erk ile yönlendirilen yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya karar verme süreçlerinin düzenlenmesidir. Değer yasası yerine planlama ve siyasetin önceliği konmaktadır. Burada karşımıza “Birleşik Plan” kavramı çıkmaktadır. Bu planlama, farklı düzeylerde ve yerellikteki üretimin planlanması ve faaliyetlerinin ülkenin ana siyasi hedeflerine uygun olarak bütünleştirilmesine yönelik bir planlama etkinliğidir. “Bu planlama etkinliği her şeyden önce politiktir, yaygın olarak kitlelerin girişkenliklerinde, bu girişkenlikleri birleştirmek ve gelişmelerine yardımcı olmak rolünde kendini gösterir…” “Birleşik Plan” terimi farklı düzeylerdeki planları birbiriyle birleştirip bir bütün haline getirmek için üretim birimlerinin farklı planlarını birleştirmeyi ifade eder: “İllere ait planlar”, “yöresel planlar” ve Çin’in tümünü kapsayan “kalkınma planı” gibi (Bettelheim, 1977:76-7). Bettelheim, değerlendirmesinde “Birleşik Plan” kavramının yönetimdeki merkeziyetçiliğe karşı mücadelede temel bir kavrayış biçimi olduğunu ileri sürmektedir: “Üreticilere, üretim araçları üzerinde gerçek bir denetimi doğrudan sağlamaya olanak veren koşuları yaratmak söz konusudur, yoksa piyasa gibi bir biçim altında, merkezî bürolar tarafından alınan 37 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 kararlar ortamında, bu denetimi onlardan almak değil, ‘Birleşik Planlama’ sosyalist yolu bütünleyen bir bölümdür” (Bettelheim, 1977:78). Bettelheim, Çin planlamasının kendine özgü niteliklerini ortaya koyarken planın en ileri derecede kitlelere dayanmak zorunda olduğunu, yalnızca uzmanlara dayanan bir iş olmadığını, siyasi bir iş olduğunu dile getiriyor. Bettelheim Çin’de politik bir etkinlik olarak planlamanın, Partiden kaynaklanan politik yönelimler ile kitlelerin girişimciliğinin bir birleşimi olduğunu belirtmektedir. Batı’da hiçbir zaman tam gerçekleştirilememiş olan iktisadi ve fiziki planlama bütünleşmesi, Çin’de arazi kullanımı yerine üretim birimlerini esas alan siyaset sayesinde gerçekleştirilmiştir. Üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyeti, toprak üzerindeki devlet ve kolektif mülkiyet biçimleri altında üretim tesislerinin kıyı bölgelerinden gelişmemiş iç bölgeye ve kırsal alanlara taşınmasına izin vermektedir. Thompson (1975:598-9) Çin’deki kent planlama süreçleri ile Batı’daki kent planlama süreçlerini karşılaştırmaktadır. Ona göre Çin deneyiminde kent planlamanın üstlendiği görev farklıdır; önce üretim faaliyetinden başlanmaktadır, plan faaliyet için üretilmektedir. En temel faaliyet büyük üretim birimleridir. Bununla birlikte bir fabrika yalnızca bir çalışma yeri değildir; yerel toplumun (komünün) oluştuğu yerdir. Thompson’a göre kent planlamasında, üretimin planlaması ve eşit bölüşüm ilkesi esastır. Üretim birimlerinin, yoğunlaştığı kentlerin dışına özellikle küçük kentlere taşınması kır-kent, büyük-küçük kent, kıyı bölgeleri-iç ve Batı bölgesi çelişkilerinin çözülmesine yaramaktadır. Bu da büyük kentlerin kirlilik, trafik sıkışıklığı, kalabalıklık, konut eksikliği gibi sorunlarının çözümü açısından imkânlar sunacaktır (Thompson, 1975:599). Bu şekilde kırsal alanlar yeni fırsatlar yakalayacak, yeni hizmetlerden yararlanma imkânları bulacaklardır; özetle kırsal alanlar kendine yeterlik koşullarına kavuşacaklar ve özellikle genç nüfusun büyük kentlere göçü önlenecektir. Thomson (1975), Çin deneyimini anlatırken Batı’daki planlama süreçleri ile karşılaştırmaktadır. Ona göre, Batı’da hiçbir zaman tam gerçekleştirilememiş olan iktisadi ve fiziki planlama bütünleşmesi, Çin’de arazi kullanımı yerine üretim birimlerini esas alan siyaset sayesinde gerçekleştirilmiştir. Üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyeti, toprak üzerindeki devlet ve kolektif mülkiyet biçimleri altında üretim tesislerinin kıyı bölgelerinden gelişmemiş iç bölgeye ve kırsal alanlara taşınmasına izin vermektedir. Bu şekilde işbölümüne dayalı değil kırsal bölge ve gelişmemiş bölgedeki üretici güçlerin kapsamlı gelişmesinin alt yapısı yaratılmaktadır. Dile getirdiğimiz bölgesel gelişme siyaseti Sosyalist 38 Mao şöyle demiştir: “Sosyalist toplumda dengeyi planlama yoluyla bir gerçeklik haline getirme imkânı vardır” programın en önemli eşitlik sorunsalını gözler önüne sermektedir. Mingione (1981) kırsal alanın kalkınmasının bütün üretici güçlerin en ileri düzeyde değerlendirilmesine ve kullanımına yönlendirilmesinden, köylü işgücünün modern teknoloji ile buluşmasından söz etmektedir. Bu kalkınma, köylülerin siyasi etkinliğine ve kırsal alanın sanayileştirilmesine dayanmaktadır; her bir bölgenin ihtisaslaşması değil, her bir bölgenin üretici güçlerinin bütün yönleriyle geliştirilmesi, her yerin sanayileştirilmesi… Kırın sanayileştirilmesi, tarım ile sanayi bütünleşmesi kırdan kentlere göçün önlenmesi açısından gerekli görülmektedir. İleri teknoloji-geri teknoloji gibi bir ikilem söz konusu değildir. Üretim araçlarının merkezî düzeyde devlet ve yerel düzeyde kolektif mülkiyeti, ileri ve geri teknolojilerin birlikte sosyalist toplumun gereksinmelerine ve üretici güçlerin geliştirilmesi hedeflerine uygun olarak birlikte işlemektedirler. “Piyasa güçlerinin yönlendirilmesine terk edilmiş bir ekonomide geri teknolojilerin yaygınlık kazanmış ileri teknolojilerin yanında varlıklarını sürdürmelerine olanak yoktur. Oysa [kârı değil] üretim ve istihdamı esas alan devlet öncülüğünde bir ekonomide aynı alanda ileri ve geri teknolojilerin bir arada kullanılma olanağı vardır. Çin kendi gelişme sürecinde bu olanaklardan başarılı biçimde yararlanmıştır” (Koray, 2022). Kırsal alanın geliştirilmesinde, bütün üretici güçlerin en iyi şekilde değerlendirilmesi esastır. Kırsal alanın sanayileşmesi sayesinde ileri teknoloji ile tanışan köylü işgücü, köylülerin siyasi hareketinin bir parçasıdır; yoksa kentleşme ve göç süreçlerinin öznesi değildir (Mingione, 1981). Mingione (1981:177) Taching örneğini vermektedir. Ona göre Taching işbölümünü ve dolayısıyla da kır-kent ayrımını azaltmaya yönelik bir yerleşme örneği sergilemekte, yerleşmede ağır ve hafif sanayi, tarım ve kamusal hizmetler bütünleşmektedir; yerleşmede nüfusun yoğunluğu ne kent ne kır özelliği göstermektedir (Mingione, 1981:177). Mingione, çeperdeki üretici güçlerden en iyi şekilde yararlanmayı sağlayan, halkın siyasi katılımının düzenli olarak geliştiği ve çelişkileri daha az bu bölgesel gelişme biçimini “karşı kentleşme” ya da “kentsizleşme” (“deurbanization”) olarak adlandırmaktadır. Ona göre bu gelişmede sosyalist hedefler şunlardır: Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 • • • • Emekçilerin kendi üretim yetenekleri ve birikimleri üzerinde doğrudan kendi denetimlerinin sağlanması, bölgesel bağımlılıklardan, merkezin çeper üzerindeki egemenliğinden kurtulunması. Çeperdeki üretici güçlere nitelik kazandırılması, çeperdeki bölgelerin bağımsız iktisadi ve sosyal gelişimini esas alan üretim ölçeği. İşbölümünün ortadan kaldırılması, karşı-kentleşme, tarım, imalat ve hizmet sanayisi arasında kollektif üretkenliği temel alan eşgüdümün sağlanması. Geniş emekçi yığınlarının iktidarı ve sosyalist katılımcı demokrasi. Bettelheim’a (1977: 133) göre de şehirle kırsal alan arasındaki karşıtlığın yok oluşu ya da zayıflaması sosyalist kuruluş sürecinin önemli bir göstergesidir. Ona göre bu gelişme, sanayinin kırsal alanlarda geliştirilmesi ve büyük şehirlerde de nüfusu artırmaksızın sanayinin geliştirilmesi, büyük sanayi merkezlerindeki emekçilerin kırsal merkezlerdeki sanayilere kaydırılması gibi köklü bir siyasetin sonucudur. Ona göre emperyalizmin mirası olan ve aşırı nüfus yoğunluğu yaşayan Şanghay gibi büyük şehirlerin nüfusların düşürülmesi, sanayi kuruluşlarının taşınması, anılan siyasetin sonuçları olarak karşımıza çıkmaktadır. Kırsal bölgede sanayileşmenin önemli sonuçları olmuştur; üretici faaliyetlerin doğasında köklü değişikliklere yol açmıştır. Sanayinin kıra götürülmesi tarım kesiminde makineleşmenin olanaklarını sunmuş, bu şekilde tarımsal kesimde bölgelerde açığa çıkan işgücünün sanayi sektörüne kaydırılmasının koşulları oluşmuştur. Bettelheim (1977:134) bunu, üretici güçlerin mekâna uygun biçimde yeni bir dağılımının ortaya çıkması olarak açıklamaktadır. O, bunun büyük şehirler çevresinde yoğunlaşmayı önlediğini ve dünyada ilk defa Çin’de sanayileşmenin şehirleşmeye karşı bir hareketle birlikte yürüdüğünü belirtmektedir. Bunun sonucu olarak, başta Şanghay gibi Doğu yakasının emperyalizm döneminde aşırı yoğunlaşma yaşayan kentlerinden sanayileştirilen iç bölge kırsal alanlarına doğru yoğun bir emek göçü gerçekleşmiştir. 1949 ile 1957 yılları arasında Çin’deki tüm yatırımın yarısından fazlası iç bölgeye kaymıştır (Roll ve Yeh, 1975:82-4). 1950’li yıllar boyunca kentsel nüfusu katlanan Çin’de iç bölgedeki orta büyüklükteki kentler, nüfusu en fazla Köylü işgücünün modern teknoloji ile buluşması kırsal alanın kalkınmasında önemlidir. artan yerler olmuştur. Sawers (1977) bu gelişmelerin, Çinlilerin tarihte ilk kez “karşı kentleşmenin” (“disurbanization”) [kentleşmenin tersine kıra yönelmenin] eşlik ettiği bir sanayileşmeyi gerçekleştirdikleri şeklindeki iddialarını desteklediğini ileri sürmektedir (Sawers, 1977:348). Çin örneğinde yerleşim alanlarının planlamasında mahallelere ve komünlere özel önem verilmiştir. Mahalleler, toplumsal dayanışma ve paylaşımın olduğu kadar yerleşmelerin siyasi örgütlenmesinin temel birimleridir. Sawers (1977:355) Sovyet deneyiminde üretici birimin ve etkinliğin mahallenin temel ilgi alanını oluşturmadığını, buna karşın Çin Halk Cumhuriyeti örneğinde üretim birimlerinin çevresindeki mahalleler ile birlikte ele alındığını vurguluyor; üretim birimleriyle birlikte kendine yeterlik ilkesiyle geliştirilen mahallelerin yalnızca sınırlı ulaşım hizmetleri açısından değil, emekçilerin en fazla on dakika içinde işlerinin başında olmaları yanı sıra mahalleler içinde toplumsal bütünleşmeye olanak sağladıklarına işaret ediyor. Çin “iki ayağı üzerinde yürümektedir”. İç bölgenin geliştirilmesi esas siyaset olsa da kıyı bölgesinin olanaklarının göz ardı edilmesi söz konusu değildir. Küçük sanayiye karşı büyük sanayi gelişmesi yerine küçük ve büyük sanayi arasında sosyalist toplumun hedefleriyle tutarlı bütünleşmeler sağlanmaktadır. Sonuç Bütün bunlar ülkenin sömürge döneminden devraldığı eşitsiz gelişme koşullarında, geri kalmış iç bölgenin kırsal alanlardan başlayarak kapsamlı biçimde geliştirilmesi siyasetinin ürünüdür. Bununla birlikte iç bölgeye yoğunlaşan sanayileşme ve gelişme siyasetinin Büyük İleri Atılım Dönemi’nde değiştiğini, kıyı bölgenin imkânlarından üretici güçlerin geliştirilmesi açısından yararlanılması ve üretim kapasitelerinin artırılmasının öncelik kazandığı gözlenmektedir. Bunda yadırganacak bir durum yoktur. Bir önceki dönemde iç bölgeye ağırlık veren gelişme siyasalarının ülkenin kıyı bölgelerindeki gelişme potansiyellerinin gözden çıkarılması gibi bir lüksünün bulunmadığı açıktır. Ülke “iki ayağı üzerinde yürümektedir”. İç bölgenin geliştirilmesi esas siyaset olsa da kıyı bölgesinin olanaklarının göz ardı edilmesi söz konusu değildir. Küçük sanayiye karşı büyük sanayi gelişmesi yerine küçük ve büyük sanayi arasında sosyalist toplumun hedefleriyle tutarlı bütünleşmeler sağlanmaktadır. Ancak Çin Halk Cumhuriyeti tarihinde iç bölgenin geliştirilmesi ve sanayileştirilmesi siyaseti yanı sıra kıyı bölgenin imkânlarından yararlanılması ve bu bölgelerde nüfus yoğunlaşmalarını artırmaksızın ilerleme kaydedilmesi, üretici güçlerin geliştirilmesi temeldir. Ulusal siyasetler esas olarak, gelişmenin yarattığı 39 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 olanakların tüm ülkeye yayılmasına yöneliktir; bu siyasetten dönemsel geriye dönüşler söz konusu olsa da. Kırsal alanın sanayileştirilmesi kır ile kent, kafa ile kol emeği arasındaki ayrımların ortadan kaldırılmasının önemli aşamalarıdır. İlginçtir ki, kendine güven, kendi kendine yeterlik ve üretimin örgütlenmesine katılım siyaseti ve ideolojisi özellikle küçük ve yerel üretim birimlerinde yaratıcılığı ve gelişmeyi teşvik etmiştir. Kırsal alanın sanayileştirilmesi kır ile kent, kafa ile kol emeği arasındaki ayrımların ortadan kaldırılmasının önemli aşamalarıdır. İlginçtir ki kendine güven, kendi kendine yeterlik ve üretimin örgütlenmesine katılım siyaseti ve ideolojisi, özellikle küçük ve yerel üretim birimlerinde yaratıcılığı ve gelişmeyi teşvik etmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti’nde tarihsel olarak kent ve bölge planlama, merkezlerden kentlerin kenarlarına, bölgelere ya da ücra kırsal alanlara doğru değil, çeperlerdeki alanlardan ve bölgelerden merkeze doğru bir planlama ile biçimlenmiştir. Ancak tüm bu girişimlerde kırın sanayileştirilmesi, tarım ile sanayinin her eyalet, her bölge ve her yerleşme düzeyinde bütünleştirilmesi temel alınmıştır. Bu siyaset, kimi yazarların kentsel ve bölgesel gelişme konusunda sorunu “mega kentler” merkezli olarak ele almalarıyla tümüyle karşıtlık sunmaktadır. Kuruluş döneminin temel ilkesi ve yaklaşımı, her yerleşme biriminin, ağır sanayi-küçük sanayi, emek yoğun üretim-makine yoğun üretim, tarım ya da sanayi şeklindeki işbölümlerine göre değil bütün bunları kapsayacak ve bütünleşmeleri sağlayacak şekilde kendine yeterlik, kendine güven ilkelerine göre düzenlenmesidir. Bu ise emek gücünün kapsamlı gelişmesine zemin hazırlamaktadır. Bu siyasetin sonuçları günümüzde ülkenin geçmişte en ücra yerleri olarak görülen yerlerin nasıl olup sanayi üretiminin ötesinde teknolojik yaratım merkezlerine dönüştüğünü de açıklamaktadır. Bütün bu gelişmeler, kapitalizmin eşitsiz gelişme siyasa ve ideolojisine karşı, eşit bölgesel ve mekânsal gelişme siyasetinin Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde köklü biçimde devreye sokulmasının uzun erimli sonuçları olarak değerlendirilmelidir. Kaynaklar Akfırat, A. (2024a), “Çin’in Orta Eyaletlerinin Yükselişi”, Aydınlık Gazetesi, 29 Mart 2024. Akfırat, A. (2024b), “Xi Jinping’in Hayalini Kurduğu Yeni Sosyalist Şehir”, Aydınlık Gazetesi, 5 Nisan 2024. 40 Bettelheim, C. (1977) Çin’de Kültür Devrimi ve Endüstriyel Örgütlenme, (Révolution Culturelle et organization industrielle en Chine), çev: Y. Erşan, Yücel Yayınları, İstanbul. Blumenfeld, H. (1978) “Sovyetler Birliği ve Çin’de Kent Planlaması”, çev. H.Ü. Nalbantoğlu, Mimarlık Dergisi, 78(1), 7-8. Houkai, W. (2022) “China’s Rural Development in the 14th Five-Year Plan Period”, China Economist, DOI:10.19602/j. chinaeconomist.2022.01.01, 2-11. Houkai, W., Xueyuan, C. (2022) “Costs and Strategies on Urbanization of Chinese Megacities’ Rural Areas Based on a Case Study of Beijing”, China Economist, China Economist, 10(3), 38-48. Jin, S., Shi, L., Dewen, W. (2022) “Measuring the Targeting Accuracy of China’s Urban Dibao System”, China Economist, 17(1), 121-33. Keskinok, H. Ç. (2018) “Marx’da Kır-Kent ayrımının Ortadan Kaldırılması”, Bilim ve Ütopya (287) Mayıs 2018, 53-7. Keskinok, H. Ç. (2022) “Kentsel Sorun ya da Kır-Kent Ayrımı Üzerine”, Teori, (385) Şubat 2022, 52-8. Koray, S. (2022) “Milli Demokratik Devrim ve Kalkınma 1-2/ Devlet Öncülüğünde Karma Ekonomi ve Planlama”, Aydınlık Gazetesi, yazı dizisi, 16-17 Nisan 2024. Mingione, E. (1981) Social Conflict and the City, Basil Blackwell, Oxford, England. Roll, C.R., Yeh, K., C. (1975) “Balance in Inland and Coastal Industrial Development”, Joint Economic Committee, China: A Reassessment of the Economy, Washington D.C. Sawers, L. (1978) “Cities and Countryside in the Soviet Union and China”, W.K. Tabb, L. Sawers (Der.) Marxism and the Metropolis- New Perspectives in Urban Political Economy, Oxford University Press, New York, 338-64. Tanhan, F. (2024) “Çin Şehir Yaşamının Kalbine YolculukKüçük Kamu Ekonomisi: Danwei”, Aydınlık Gazetesi, 10 Ocak 2024, 2. Thomson, R. (1975) “City Planning in China”, World Development, 3(7-8), 595-605. Tien, H.Y. (1973) China’s Population Struggle, Ohio State University Press. Wang, W., Wu, F. Zhag,F. (2024) Habitat International (143), https://doi.org/10.1016/j.habitatint.2023.102987 Xiaohong, Xu. (2016) “Intergenerational Transmission of Income Gap for Chinese Urban and Rural Households”, China Economist, DOI:10.19602/j.chinaeconomist.2016.02.009, 82-94. Xie, Y., Costa, F.J. (1993) “Urban Planning in China”, Cities, 10(2) 103-114. Zedung, M. (1980) Sovyet İktisadının Eleştirisi, çev: İ. Altan, Birikim Yayınları, İstanbul. Zhen, Z., Zhenjun, W., Xiangzhi, K. (2022) “Net Outflow of Rural Capital in China: 1978-2021”, China Economist, 10(5), 78-91. Zhonghua, W., Ximing, Y. (2023) “Income Growth, Income Gaps, and Rural Poverty Reduction in China”, China Economist, 18(1), 108-28. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Erken dönem Çin-Türk ilişkilerinde diplomasi ve kültürel alışveriş DOSYA Dr. Aybike Şeyma Tezel Çin ve İç Asya arasındaki sınır, kültürel ve siyasi etkileşimlerin yoğunlaştığı ve her iki toplumu birbirine yaklaştıran bir alandır. Zaman zaman bu sınır bölgelerinden yetişen elitler hem İç Asya’da hem de Çin’de aynı anda hâkimiyet kurmuş ve İpek Yolları üzerinde tüccarların, gezginlerin, hacıların yürüttüğü kültürlerarası alışverişlerin bir benzerini siyasi ve askerî alanda tesis etmiştir. T Bu bir replika olup orijinali Pennsylvania Üniversitesi Müzesindedir. 7. yüzyıldan 9. yüzyıla kadar Avrasya coğrafyasının doğusuna damgasını vurmuş bir Sino-Türk Kültür Kompleksi yaratılmıştır. ürk tarihinin en eski dönem anlatılarında Çin, sınırın öte tarafında, “tatlı sözüne ve yumuşak ipeğine” aldanılmaması gereken ötekiyi temsil eder.1 Bu, İç Asya tarih yazımının bütününe teşmil etmiş bir yorumun, yani Çin’in İç Asya ile olan sınırlarını tarım toplumları ile pastoralist toplumlar arasındaki stereotipik bir karşıtlık üzerinden okumanın bizdeki yansımasıdır. Esasen birincil tarih kaynaklarına baktığımızda, bu stereotipin Sarı Irmak’ın her iki tarafındaki yöneticilerin, siyasi hâkimiyetlerini güçlendirmek ve halklarını yek diğerinden uzak tutmak adına vurgulandığını ve yeniden üretildiğini görürüz. Bu minvalde Çin kaynaklarında İç Asyalılar için geçen “su ve otlak peşinde göçerler, şehirleri veya sabit ikametleri yoktur”2 gibi ifadeler, sınırın öte tarafında yankı bulmuş, İç Asyalı elitler şehirlere hapsolmayı ve Çinliler gibi giyinmeyi kendileri için bir beka sorunu olarak görmüştür.3 Nihayetinde bu ifadeler ışığında Çin ve İç Asya ilişkilerini okumaya kalktığımızda, sert bir medeniyetler çatışmasından başka bir şey göremeyiz. Hâlbuki bu iki bölge arasındaki sınır, kültürel ve siyasi etkileşimlerin yoğunlaştığı ve her iki toplumu birbirine yaklaştıran bir alandır. Zaman zaman bu sınır bölgelerinden yetişen elitler hem İç Asya’da hem de Çin’de aynı anda hâkimiyet kurmuş ve İpek Yolları üzerinde tüccarların, gezginlerin, hacıların yürüttüğü kültürlerarası alışverişlerin bir benzerini siyasi ve askerî alanda tesis etmiştir. Bu yakınlaşmanın en çarpıcı örneğini Çin tarihinin altın çağı sayılabilecek Tang (618 – 907) döneminde görürüz. Tang hanedan ailesi Li, Çin’in kuzeybatısında, aynı zamanda Türk Kağanlığının yönetici ailesi Aşinasların ve pek çok bozkır kökenli ailenin de yaşadığı, kültürel açıdan zengin ve kozmopolit bir sınır bölgesinden gelmektedir. Nitekim, Tang hanedanının kurulmasında Türk kağanı Şibi hem lojistik hem diplomatik destek sağlayarak önemli rol oynamıştır.4 Yönetici elitin bu yakınlığı, Tang ve Türk rejimleri arasında diplomatik, askerî, siyasi ve ticari ağları güçlendirmiştir. Bu anlamda 7. yüzyıldan 9. yüzyıla kadar Avrasya 1) Bilge Kağan Yazıtı Kuzey yüzü 4. satır; Kültigin Yazıtı Güney yüzü 5. Satır. 2) Watson, Burton (trans.) 1996 Records of the Grand Historian by Sima Qian. Columbia University Press, s. 155. 3) Hun veziri Zhonghang Yue (Watson 1996, 156), Türk veziri Tonyukuk (Xu Liu 1975 舊唐書 (Eski Tang Tarihi) Zhonghua Yayınevi, Beijing. 194A: 5174), ve ilk Tangut hükümdarı Li Yuanhao (Shea, Eiren L. 2020 Mongol Court Dress, Identity Formation, and Global Exchange. Routledge Reaserch in Art History, s. 15) örnekleri bu anlamda dikkat çekicidir. 4) Bknz. Wang Pu. 1955 唐會要 (Tang’ın Önemli Belgeleri) Zhonghua Yayınevi, Beijing, 94:1687. 41 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Bu bir replika olup orijinali Pennsylvania Üniversitesi Müzesindedir. coğrafyasının doğusuna damgasını vurmuş bir SinoTürk Kültür Kompleksi yaratılmıştır diyebiliriz.5 Bu, elitler arasında takip edilmesi gereken bir çeşit diplomatik ve siyasi pratikler bütünü olarak tanımlanabilir. Kültürel anlamda bu yapının tezahürünü kılık kıyafet, yeme içme, ölüm ve yas âdetlerinde bariz şekilde görmek mümkündür. Öncelikle, Çin hükümdarı ve Türk kağanı ve çevrelerinde kümelenen askerî ve siyasi elit arasında patrimonyal bir ağdan söz edebiliriz.6 Bu, bir anlamda diplomatik etiketin bir parçasıydı. Yani nispeten güçlü olan monark, kendisinden güçsüz gördüğü siyasi elitle kendini baba – oğul gibi konumlandırırdı. Burada, baba hem maddi hem manevi patronaj sağlamakla yükümlü olurken oğulun görevi koşulsuz sadakat idi. Örneğin, Türk kağanı Taspar (h. 572-581) Çin’in Zhou ve Kuzey Çin hanedanlarının imparatorlarıyla kurduğu bu türden ilişkiyi şöyle göstermiştir: “Güneyde bu iki itaatkâr oğlum varken, ben neyden endişe edeyim?”7 Tang dönemine geldiğimizde, bu ilişkideki hiyerarşinin yön değiştirdiğini görüyoruz. Kültigin kitabesinin Çince yüzünde Tang İmparatoru Xuanzong (h. 712 – 756) Türk kağanıyla baba-oğul oluşunun sağladığı faydadan şu satırlarda bahseder: 5) Burada Sino-Türk Kültür Kompleksi terimini Chris Beckwith’in 2009 yılında yayımladığı Empires of the Silk Road: A History of Central Eurasia from the Bronze Age to the Present (Princeton University Press) kitabında kavramsallaştırdığı Merkezî Avrasya Kültür Kompleksi (Central Eurasian Culture Complex) fikrinden esinlenerek kullanıyorum. Beckwith, bu sistemi, bir lider ve ona sadakatle bağlı savaşçı grubundan (comitatus) oluşan bir yapı olarak tanımlar. Bu yapının devamlılığını sağlayan temel kaynak ticarettir. Bu yapı Merkezî Avrasya coğrafyasının bütününde siyasi elitlerin paylaştığı bir kültürü simgeler. 6) Skaff, Jonathan K. 2012 Sui-Tang China and Its Turko-Mongol Neighbors: Culture, Power, and Connections, 580-800. Oxford University Press. s. 77. 7) Linghu Defen 1971 周書 (Zhou Kitabı). Zhonghua Yayınevi, Beijing. 50: 911. 42 Tang dönemi heykellerinde yabancı giyimi, Shaanxi Tarih Müzesi, Xi’an. “Bana gelince, [kağanla] baba – oğul oldum, haydutluğu ve yağmayı durdurdum. Oklar ve yaylar sadaklara girdi. Aramızda hile ve desise kalmadı.”8 Tang hükümdarları içerisinde Türk ve diğer bozkır halklarının saygı ve bağlılığını en çok hak eden şüphesiz Li Shimin, yani Tang Taizong (626-649) idi. Öyle ki Moğol bozkırlarında yaşayan pek çok Türk ve Oğuz elitleri ona Tengri Qağan lakabını vermişti.9 Taizong her ne kadar Göğün Oğlu (天子Tianzi) olsa da kendi ifadesiyle adil yönetimi ve Çinlilerle yabancılar arasında ayrım yapmayan tutumuyla bozkır halklarının kendisini bir baba olarak görmesini de sağlamıştı.10 Bununla birlikte Taizong, bozkır kültürü içinde yetişmiş, savaş meydanında ordunun başından ayrılmayan bir mareşaldi. Bu özelliğiyle de bozkırdaki güç mücadelesini kaybetmiş Türk elitlerini çevresinde toplamış, pek çok sefere onlarla omuz omuza katılmış, hatta bunların içinde yaralananlara ilk müdahaleyi kendi elleriyle yapmıştı.11 Bunlardan biri olan Oğuz Generali Qibi Heli, Türk Prensi Aşınas Şe’er ile beraber Tang Taizong’un ölümünün ardından bozkırda âdet olduğu üzere intihar edip onunla birlikte gömülmek istemiş, ancak bunun yerine birer heykelleri dikilip Taizong’un anıt mezarı Zhaoling’e eklenmiştir.12 Taizong’un bu sonsuz yolculuğunda ona eşlik eden silah yoldaşları sadece bozkır elitleri değildi. Kendisine Türk ve Oğuz elitleri tarafından hediye edilen en sevdiği 8) Chen Hao 2021 A History of the Second Türk Empire (ca. 682– 745 ad). Brill. s. 229. 9) Ouyang Xiu and Song Qi 1975 新唐書 (Yeni Tang Tarihi). Zhonghua Yayınevi, Beijing. 2:31. 10) Skaff 2012, 57. 11) Skaff 2012, 95. 12) Skaff 2012, 97. Bu türden intiharların Merkezî Avrasya bozkırlarında savaşçı kültürünün bir parçası olması üzerine Beckwith’in Empires of the Silk Road kitabının 13. sayfasına bakılabilir. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 altı atı da taş kabartmaları yaptırılıp Zhaoling’de yerlerini almıştı.13 Bu anlamda, bir bozkır geleneği olan savaşçının atıyla ve pusatıyla gömülmesi ve insan kurbanı, Çin sarayında bu şekilde yorumlanmıştı. Buna mukabil aynı dönemlerde Moğol bozkırlarında Türk ve Oğuz elitlerinin cenaze âdetlerinde, bilhassa mezar mimarisi ve mezara gömülen objeler envanterinde, Çin etkisi görmek mümkündür.14 Tang döneminde Türkler ve Çinlilerin arasındaki kültürel etkileşim gündelik hayata da büyük oranda etki etmiştir. Özellikle başkent Chang’an ve etrafında popülerleşen bozkır kültürü, eğlence, yeme içme ve giyim kuşam âdetlerine de sirayet etmiştir. Örneğin, avcılık, binicilik, polo gibi sporlar sadece elit erkekler değil kadınlar arasında da yaygınlaşmıştı. Belki de avcılığa olan ilgiyle paralel olarak, Tang elitlerinin menülerinde av hayvanları, kuzu eti Tang Taizong mezar kompleksi Zhaoling’de bulunan, tahminimce Taizong’un ölümü ardından intihar edip onunla gömülmek isteyen Aşinas Şe’er’a ait taş heykel. ve süt ürünleri büyük yer tutmaya başlamıştı.15 Bu yeni popülerleşen aktiviteler, giyim kuşam üzerinde de etki göstermekteydi. Bu dönemin en göze çarpan modası “yabancı giyimi (hufu)” idi. Bilhassa kadınlar arasında yaygınlaşan bu yabancı giyimi, bozkırda sert hava şartlarına karşı vücudu korumak için tasarlanmış binici pantolonları, ceket ve botlardan oluşmaktaydı. Bu özelliğiyle Tang yönetiminin gelenekçi saray görevlilerinin de tepkisini çekiyordu.16 Giyim kuşam, saç ve hatta bazen doğuştan gelen fiziksel özellikler, insanın kimliğinin bir yansıması olarak görülür. Bu, en çok Çin yazımında rastladığımız bir anlayıştır. Mesela, Çin edebi ve tarihî metinlerinde İç Asyalılar “saçları örgülü ve giysilerinin sol yakasını sağın üstüne kapatanlar (辮髮左衽)” olarak tanımlanır. Buna mukabil Çinli erkekler giysilerini sol tarafa doğru kapatır, saçlarını tepeden toplardı. İç Asyalı elitler Çin saraylarına tabi olduklarında, katılım seremonisinin bir parçası olarak örgülerini çözer, kemerlerini çıkarırlardı. Örneğin 647 yılında Oğuz boyları Tang Taizong’a katıldıklarında tam da böyle yapmışlardı.17 Tang döneminde yabancı giyiminin bu denli yaygınlaşması, yaşanan kültürel değişimin etkisini bu anlamda çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Tang Prensesi Yongtai’ın Qianling Mezar Kompleksindeki mezarının içindeki taş lahitinin kabartmalarında resmedilen saray hizmetlilerinden bir kadının belinde İç Asya tarzı bir kemer. Bu tarz kemer takmak genellikle erkek âdeti olarak görülür fakat yabancı giyiminin Tang’daki uygulanışında kadın giysilerine de sirayet etmiştir. 13) Xiuqin Zhou, April, 2009 “The Mausoleum of Emperor Tang Taizong,” Sino-Platonic Papers, 187. 14) Türklerin cenaze âdetleri için benim doktora tezime bakılabilir. Tezel, Aybike S 2023 State and Society in Early Medieval Inner Asia, Indiana University, Bloomington, yayımlanmamış doktora tezi. Çin’in tarih boyunca komşularıyla, özellikle de kuzey ve batı komşularıyla olan ilişkileri, hem Çin kültürünün şekillenmesinde önemli bir rol oynamış hem de bu bölgeler üzerinde Çin’in kültürel, siyasi ve ticari etkilerini derinleştirmiştir. Yazıda bahsettiğim 7-9. yüzyıllar arasında bu etkileşim bölgenin tarihine damgasını vuracak bir Sino-Türk kültür evreni yaratmıştır. Bu anlamda Türk tarihinin erken dönemleri ve Çin tarihi birbirinden ayrı düşünülemez. 15) Schafer, Edward H. 1977 The Golden Peaches of Samarkand: A Study of T’ang Exotics. University of California Press. s. 99-108. 16) Abramson, Marc. 2008 Ethnic Identity in Tang China. University of Pennsylvania Press, s.163. 17) Xu Liu 1975 舊唐書 (Eski Tang Tarihi) Zhonghua Yayınevi, Beijing. 199B: 5348. 43 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Sanat gözüyle Yu Hua’nın “On Sözcükte Çin”i DOSYA Prof. Caner Karavit “On Sözcükte Çin”, dünya edebiyatında en çok tanınan Çinli yazarlardan biri olan Yu Hua’nın önemli romanlarından biridir. Bu yazıda “on sözcüğün” her başlığı, önce Yu Hua’nın o sözcüğe dair öne çıkan tanımları temelinde değerlendirilecek ve sonra bu tanımlar Çin’in geç modern ve çağdaş sanatı bağlamında yorumlanacaktır. O n Sözcükte Çin”, dünya edebiyatında en çok tanınan Çinli yazarlardan biri olan Yu Hua’nın önemli romanlarından biridir (Resim:1). Yu Hua’nın, çocukluk ve gençlik dönemleri Çin Kültür Devrimi’nin (1966-1976) izlerini taşımaktadır ve o dönem Hua’nın kuşağının çalışmalarını biçimlendiren en önemli etkendir. Bu bağlamda, Kültür Devrimi’ni daha iyi çözümlemek için, Çin Halk Devrimi’nin başlangıcıyla, “reform ve dışa açılma” dönemi arasındaki, Çin modern ve çağdaş sanatını etkileyen süreci üç dönem içerisinde değerlendirmek gerekir. Birinci Dönem; 1949 Devrimi ardından, Çin’deki tüm sanatçıların parti çizgisine bağlı kalmak zorunda bırakılmasıdır. Mao Zedong, kitlelere hizmet etmeleri için sanatçılara çağrıda bulunmuştu. Bu doğrultuda, sanatta Sovyet tarzı “sosyal gerçekçilik” benimsendi. İkinci Dönem; ÇKP Çin’de karşı devrimci olarak tanımlanan “dört eski” ve yetersiz “kırmızı” sanatçı ve sanatların tasfiyesi için bir Kültür Devrimi (1966-76) çağrısında bulundu. Kültür Devrimi’nin on yılı boyunca sanatçılar “devrimci romantizm” adı verilen “kızıl sanat” tarzını benimsediler ya da benimsemek zorunda kaldılar. Üçüncü Dönem; Kültür Devrimi’nin hemen ardından “reform ve dışa açılma” yıllarında sanatçılar daha kişisel tarzlara geri döndüler ve halk sanatı tarzlarını canlandırdılar. “ Yazar Yu Hua ve “On Sözcükte Çin” kitabı. Yu Hua’nın Kültür Devrimi’yle birlikte Çin’in geçirdiği değişimleri anlattığı “On Sözcükte Çin” kitabındaki sözcükler şöyle sıralanır: Halk (人民/ rénmín), Lider (领袖 / lǐngxiù), Okuma (阅读/ yuèdú), Yazma (写 作/xiězuò), Lu Xun (鲁迅), Devrim (革命/ gémìng), Kandırmaca (忽悠/ hūyou), Orta direk-avam (草根 / căogēn), Taklit (山寨 / shanzhai), Farklılıklar (差距Chājù). Bu metinde “on sözcüğün” her başlığı, önce Yu Hua’nın o sözcüğe dair öne çıkan tanımları temelinde değerlendirilecek ve sonra bu tanımlar Çin’in geç modern ve çağdaş sanatı bağlamında yorumlanacaktır. Yu Hua kitabında, kendi kuşağının diğer yazarları gibi içinde yaşadığı “Kültür Devrimi” gibi büyük bir dönüşümü, sesinden ve renginden ayrıştırmadan yazı dilinin akıcı ritmini koruyarak anlatmıştır. 44 Halk: Halkın sanatına âşık olmak Yu Hua halkı tanımlarken hem her yerde hem de görünmez olan, yöneticilerin sıklıkla dile getirdiği, ancak halkın çok az kullandığı bir sözcük olarak bahseder. Böylelikle, Kültür Devrimi’nden bu yana içinin boşaltıldığı ve ekonomik terminolojiye göre paravan bir şirkete dönüştüğü eleştirisini getirir. Yu Hua “halk”ı dönemlere göre yorumlarken; Kültür Devrimi’nden sonra onun yüreğine hiç işlememiş bir sözcük olmaktan çıkmasını ve bir araya geldiğinde “sesleri ışıktan çok daha uzağa, Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 vücut sıcaklıkları da seslerinden çok uzağa yayılan” bir olguya dönüştüğünü anlatır. 1949 Devrimi sonrası “sanatın halkla buluşturulması” Mao Zedong tarafından sanatçılara yapılan çağrıyla başlamıştır. Mao bu çağrısında, "Aslında sanat için sanat, sınıfların üzerinde duran sanat, siyasetten kopuk veya bağımsız sanat diye bir şey yoktur." demiştir. Jin yerel halka sanat eğitimi vererek, hem de yerel sanattan etkilenerek gerçek anlamda halk sanatıyla tanışmıştı. Dikkatini bu bölgedeki geleneksel halk sanatını canlandırmaya odakladı. Jin, öğrencileri olan yerel sanatçılarla Yan’an Mağara Sanatçıları Grubu’nu (Yaodong Huapai) kurdu. Kültür Devrimi’nde Mao’nun sanatçılara yaptığı bu çağrısına katılan ve Komünist Parti’nin yeni sanatsal görevini üstlenen sanatçılardan birisi de Jin Zhilin’di. Pekin Güzel Sanatlar Akademisi mezunu olan Jin, başlangıçta “halk” için sanat yapıyordu: “O zamanlar (1949-1970) hükümet için çalışırken, siyasi olarak ne gerekiyorsa onu resmediyorduk. Tüm resimler siyasi propaganda amaçlarına hizmet etmeliydi. Günümüzün yaratıcı, sanatsal resimleri gibi değillerdi.” Jin, daha sonra karşı devrimcilikle suçlanarak 1966’da Kızıl Muhafızlar tarafından tutuklandı ve sekiz yıl hapis yattı. Daha sonra Komünist Parti’nin siyasi çizgisinde bir değişim yaşandı. “Kitlelerden Öğrenme” manifestosuyla birlikte Jin Zhilin gibi eğitimli insanların kırsala gitmeleri ve yerel halktan kültür ve sanatı öğrenmeleri gerekiyordu. Böylece Jin, 1973’te, komünist devrimin beşiği olan Yaodong’a gönderildi. Yaodong, Shaanxi eyaletinde fakir insanların mağara evlerinde yaşadığı kırsal alandı ve güçlü bir halk sanatı geleneğine sahipti. Bu sanatı ilk kez gören Jin, "Bu resimlere anında aşık oldum, O zamandan beri özellikle bu kadar güçlü bir yerel halk tarzını hissettiğim Yaodong'a gitmek için güçlü bir arzu duydum." demiştir. Aslında, Jin yerel halka sanat eğitimi vererek, hem de yerel sanattan etkilenerek gerçek anlamda halk sanatıyla tanışmıştı. Dikkatini bu bölgedeki geleneksel halk sanatını canlandırmaya odakladı. Jin, öğrencileri olan yerel sanatçılarla Yan’an Mağara Sanatçıları Grubu’nu (Yaodong Huapai) kurdu (Resim:2). O, bu grubun sanatının halkla yakınlaşmasını şöyle tanımlıyor: “Halkın duygularını temsil etmek istiyoruz. Ana akımın dışında olsak da halka yakınız.” Yaodong yerel halk sanatının etkileri ve coğrafi simgeler Jin Zhilin’in etkisindeki Mağara Sanatçıları Grubu’nun eserlerinde ortak özellikler haline geldi. Feng Shanyun, “Eğitim” guaj vernikli gravür, 52 x 36, 1977. Mağara Sanatçılar Grubu’nun Yan’an folklorik resmi çalışmalarından birisi. Kültür Devrimi sonrasında birçok Çinli sanatçının modern ve Batı tarzı sanatın peşinde koşmasına rağmen Mağara Sanatçıları Grubu’nun sürdürdüğü sanatsal tarz, yerel halk kültür ve sanatıyla olan yakınlığı nedeniyle hep dikkat çekmişti. Bu sayede, Jin’in sanatı için “halk” bir sözcük olmaktan çıkmış, onun sanatının içine nüfus eden, resmin ışığını ve renklerinin sıcaklığın resmin yüzeyinden çok daha geniş kitlelere yayabilen bir sanata dönüşmüştü. Lider: Anlamını hızla yitiren sözcük Yu Hua, lideri “bir siyasetçinin durum değerlendirme yetisiyle, bir şairin kendi bildiğini okumasının tek bedende toplanmış hali” olarak tanımlar. Hua, bir lider olarak Mao’yu imparatorluk tarihindeki meşru liderlerden ayrı bir yere koyar. Farklı hareket ederek yoldaşlarını şaşırttığını ve kendi kitlesini nasıl gaza getireceğini bilen bir lider olduğunu söyler. Yu Hua, kitabının “lider” başlığında, Mao’nun liderliğini öne çıkaran çok sayıda propaganda posterinde, Mao ve Kızıl Muhafız görsellerinin Kültür Devrimi’yle ayrılmaz bir şekilde bağı olduğundan bahseder. Devrim ideolojisinin slogan araçları aynı zamanda sanatsal nesnelerdir ve gelecekteki Çin çağdaş sanatını da etkilemiştir. 45 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Kültür Devrimi’nin tartışmasız görsel araçları, dazibao (büyük karakterle yazılan duvar gazetesi) ve Mao posterleriydi. 6-7 parçası birbirine yapıştırılarak oluşturulan dazibaolar, protesto, propaganda, iletişim için kullanılan duvar gazeteleri ve afişlerdi. 1966’da Mao, Pekin Üniversitesi’nde devrimin kibirli üst yetkililerini eleştiren dazibaoları kaldırmak yerine, kendi dazibaosunu yazarak halkı “karargâhı bombalamaya” çağırdı. Mao, bu dazibaosunda partinin içindeki proleter ve kapitalist iki ayrı örgütlenmeden bahsetmişti: “…yoldaşlar tam tersi şekilde hareket ettiler. Burjuvazinin gerici tavrını benimseyerek bir burjuva diktatörlüğü kurdular ve proletaryanın büyük kültür devriminin yükselen hareketini bastırdılar.” Mao bu eleştirisiyle, sıradan insanlarla aynı fikirde olarak sıra dışı liderliğini göstermişti. Çin’de propaganda sanatının uzun tarihi boyunca, Çin siyasi sistemi fikirlerini aktif olarak her zaman yaymıştır. Bu bağlamda, okuma yazma bilmeyen kitlelerin kültürünü geliştirmek için resim ve diğer sanatsal formlar kullanıldı. Hükümet, afişleri tasarlamak için en yetenekli sanatçıları istihdam etti. 1949’dan sonra halkı harekete geçiren birçok kampanyada görsel propaganda afişleri büyük rol oynadı. Böylece, çok sayıda Çinliye kolayca ulaşabildi. 1935’te Çin Komünist Partisi liderliğini kabul ettiğinden itibaren Mao Zedong’lu afişler önemli bir propaganda aracıydı. Çin tarihinde görülmemiş biçimde liderlik özelliğinin vurgulandığı Mao görselli afişlerin üretimi, Kültür Devrimi sırasında doruğa ulaşarak etkin bir medya gösterisine dönüştü. Bu posterler sosyal gerçekçi tarzdaydı. Bununla birlikte, “liderlik” görselinin biçimsel açıdan formülleştirilmesi gerekiyordu. Öncelikle, Mao’nun görüntüleri “kırmızı, pürüzsüz ve parlak” olarak tasvir edilmeliydi. Buna ek olarak, Mao uzun boylu, sağlam bir insan olarak tasvir edildi ve çevresini gölgelemek için griye izin verilmedi. Kültür Devrimi’nde bir sanatçının karşı devrimci niyeti olarak yorumlanan siyah renkten özellikle uzak durulmaya çalışıldı. Portrenin birincil ışık kaynağı portresinden çıkıp yayılıyor gibiydi (Rembrandt’ın resimlerindeki gibi). Çoğu zaman, Mao Zedong’un Yasak Şehir’in giriş kapısı için Ressam Wang Guodong ve Ge Xiaoguang tarafından yapılan sekizinci ve sonuncu portresi, 6,4 x 5 metre, 1,5 ton, 1964. 46 “Birlikte sessizce yürüdüler. Çiçekler sıcak bir şekilde parlıyordu ve esen rüzgârla birlikte yabani otların keskin kokusu havaya yayılıyordu. Shujun usulca şöyle dedi: ‘Ben de katılmak istiyorum. Bu seni mutlu ediyor mu?’ Dachun başını salladı. Shujun tekrar şöyle dedi: ‘Diğerleri de katılıyor, bu seni mutlu ediyor mu?’” Lianhuanhua serisi. “Shan Xiang Ju Bian’dan”, 1978, illüstrasyon: He Youzhi. (Budist gelenekteki gibi) portresi huzurunda duran insanların yüzlerini ilahi bir ışık halesiyle aydınlatmış olarak betimlendi. Budist görsellerdeki gibi iyi talih kaderini ifade eden uzun kulak memeleri vardı. Mao Zedong’un “lider” kültü giderek daha belirgin hale geldikçe, başı sadık takipçilerinden daha yüksekte tasvir edildi. Mao’nun “liderlik” görsellerinden en ünlüsü şüphesiz Pekin’deki Yasak Şehir’in Tian’anmen Meydanı’na bakan giriş kapısının üstündeki, 6,4 x 5 metre ölçülerinde ve 1,5 ton ağırlığındaki Mao portresidir. Bununla birlikte, Tian’anmen Meydanı’nın her tarafından görülebilen bu yere asılmış ilk portre Mao’nunki değildi. İlk iki konuk portre, Çin Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Sun Yatsen’e (1929) ve Çin-Japon Savaşı’nın sonunda Çin Cumhuriyeti Devlet Başkanı Chiang Kai-shek’e aitti (1945). Mao’nun portresi ilk olarak 1949’da konuldu. Günümüze kadar Mao’nun portreleri sekiz kez değiştirilmiştir. Bu kadar değişikliğin nedeni, başlangıçta Mao gibi bir liderin insanlara ve dünyaya en iyi şekilde nasıl görüleceği konusunda belirsizliklerin olmasıydı. Mao bu bağlamda betimlenecek ilk liderdi ve tarihsel olarak Çin portre sanatı, bir liderin betimlenmesi için gerekli referanslara sahip değildi. Geleneksel portre resmi Çincede Dai Xiang yani “oturan birini betimlemek” anlamına gelir. Portre sanatında “dai” karakteri doğu düşünce sisteminde “ruha göndermenin” ilkeleri ve hafızadan çalışma çabasını ifade eder. Ressam için ayakta durarak modellik yapan kişi, canlı model olmamalıydı. Portreci modelin portresini hafızasına yerleştirir, sonra betimlemeye başlardı. Bu doğrultuda ressam, bir modeli tanımlamak için yüz özelliklerinin gerçekçi doğruluğuna bel bağlamazdı. 14. yüzyılda ressam Wang Yi portre üzerine metinlerinde şöyle der: Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 “Kim ki bir portre yapıyorsa, benzerliğe ulaşabilmesi için fizyonominin kurallarıyla yakınlığı olmalıdır” Ancak, Mao gibi bir liderin portresinin bir ressamın hafızasına ve fizyonomi kurallarına terk edilmesi düşünülemezdi. Görünen oydu ki, geleneksel Çin portre sanatının ilkeleri, bu sorunu çözemeyecekti. Ancak, ressam Wang Guodong ve Ge Xiaoguang tarafından yapılan sekizinci ve sonuncu portre, fotografik bir şekilde idealize edilmiştir ve insan işlerine ilgisiz, hiçbir yere bakmayan bir adamın dingin yüzüne sahiptir (Resim:3). Dudaklarında iyi huylu bir ifadeyi betimleyen gülümsemenin gölgesiyle resmedilmiştir. 1919 sonrası modern Çin edebiyatının önde gelen isimlerinden olan Lu Xun’un yazıları, Çin edebiyatı ve popüler kültürü üzerinde önemli bir etki yarattı. 1949 Devrimi’nden sonra Çin Hükümeti tarafından büyük beğeni topladı ve Mao, Lu Xun’un ömür boyu hayranı oldu. Kültür Devrimi boyunca “liderin” portresi, sadece kamusal değil, insanların özel alanlarına da girmişti. Ancak, Kültür Devrimi’nin tamamlanmasıyla birlikte, görünürlüğünü hızla kaybetmiştir. Yu Hua, Kültür Devrimi’nde Mao’nun özel mülkiyetindeki bir terim olan “lider” sözcüğünün, her şeyin bir liderinin türetildiği günümüz Çin’inde anlamını en hızlı yitiren sözcük yarışmasında da “lider” olacağını ironik biçimde ifade eder. Okumak: Seri resimlerin durağan kareli hayatları Yu Hua, 1960’larda olanaksızlıklar ve yasaklamalar nedeniyle “kitapsız bir dönemde” büyüdüklerini anlatır (bugün Çin’de yılda 200.000 kitap basılmaktadır). Devrimle birlikte, proleter ve sosyalist edebiyatın konularının tanımı yapılmış ve ülkedeki tüm süreli yayınlar 1968’e kadar durdurulmuştu. Kültür Devrimi sırasındaysa “karşı devrimci” olarak imlenen tüm edebi eserler “zehirli ot” olarak kınanmıştı. Bu dönemde, sadece işçi-çiftçi kökenli ve ideolojik söylemleriyle öne çıkan birkaç yazarın çalışmalarının yayımına izin verildi. Bu birkaç yazar, “kırmızı kitabıyla” Mao, Lu Xun ve Hao Ran’dı. Hao Ran, Pekin’deki Kültür Devrimi Hazırlık Komitesi’nin başkan yardımcısıyken daha sonra “Kitlelerden Öğrenme” söylemiyle kırsala gönderilmişti. Ran, kalemi tekrar ele aldığında, yeni ideolojinin etkisi altındaydı ve çalışmaları yeni bir roman aşamasındaydı. 1972’de Kültür Devrimi’nin örnek romanı olarak adlandırılan “Büyük Işıltılı Yol” kitabı yayımlandı ve dört milyondan fazla sattı. Bu yayının bu kadar popüler olması Çin resimli roman sanatını da etkiledi. “Büyük Işıltılı Yol” o dönemin resimli romanı olan “Lianhuanhua”sında da yayımlanarak çok sattı (Resim:4). Çincede “seri resimler ya da çizgi roman” anlamına gelen Lianhuanhua, Kültür Devrimi’nde ve sonrasında Çin’de popüler küçük boyutlu kitap türüydü. Lianhuanhua, Çin Devrimi’nde her zaman, sınıf mücadelesini vurgulayan bir propaganda aracı olmuştur. Lianhuanhua üretimi, 1966’da Kültür Devrimi’nin başlamasıyla birçok yayıncı, yazar ve çizerin çalışmak üzere kırsal alanlara “yeniden eğitim” için gönderilmesiyle durma derecesine gelmişti. Bu nedenle, Lianhuanhua üretimi 1970’lerin sonlarına kadar tekrar eski verimine ulaşamadı. 1970 öncesine ait matbaa teknolojisinin düşük kalitesi ve Komünist Parti’nin başlattığı karşı kampanyalar nedeniyle, bugün çok az Lianhuanhua hayatta kalabilmiştir ve nadir antika eseri olarak değerlendirilir. Lianhuanhualar’a olan talep 1990’lara doğru azalmasına rağmen, 1925 sonrası ortaya çıkan modern sanatını etkilemiştir. Çin mürekkep resimleri için kullanılan terim olan manhuanın kökeni 18. yüzyılın sonlarına dayanır ve Japonya’da Manga çizgi romanlarını da etkilemiştir. Yu Hua, yaşamından kesitler sunduğu kitaplarında, “Kültür Devrimi sonunda aksiyon filmi gibi hayattan, durağan kareli hayata geçildi.” diyor. Hua’nın bu tanımı, Çin resimli roman sanatının mürekkep resmi, propaganda yayını ve modern çizgi roman arasındaki serüveninin tarihini karelerle özetler gibidir. Yazmak: Soyut ideolojilerin büyük karakterli mesajları Yu Hua, “yazmak” başlığında, dazibaolara tekrar geri bakış atıyor. Hua’nın kendisinin de kamuya açık ilk eseri dazibaodur. Hua, “yazmanın” bir kişinin gerçekçi ve kurgusal iki yaşam yoluna sahip olmasını sağlayabileceğini, birinin güçlü olduğunda diğerinin zayıflayacağını vurgular. Dazibao, kamusal alanlarda, fabrikalarda, komünlerde oluşturulan ve duvarlara asılan sloganlar, şiirler, yorumlar ve grafiklerden ibaretti ve Hua’ya göre “yazmak” başlığı ile açık bir ilişki içerisindeydi. Temelinde eleştiri ve özeleştiri zorunluluğu olan dazibaolardaki devrim dili, zamanla boş sloganlara, hatta müstehcen yazılara kadar değişim geçirmişti. Wang Dongling: “Mürekkep, zaman ve mekân” başlıklı kaligrafi sergisi, The Heong Gallery, 2023. 47 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 1966’da “Dörtlü Çete”den Jiang Qing, “Edebiyat ve Sanatta Kara Çizgi Diktatörlüğü Teorisini” ortaya attı. Teoriye göre burjuva, anti-sosyalist veya Mao karşıtı “kara çizgi” olarak algılanan sanatın dışlanması gerekiyordu. Bu, yeni edebiyat ve sanatın yaratılması için çağrıydı. Yazar ve sanatçıların çoğunluğu bir gecede “kara çizgi figürleri” veya “gerici okuryazar” olarak eleştiri ve ihbara maruz kaldılar. Bu nedenle aşağılandı, hapsedildi veya ağır işlere gönderildiler. Bu dönemde dazibaoların en meşhur yazar çizer grubu, Pekin ve Tsinghua Üniversitesi’nden “İki Okul Grubu”ydu (Liang Xiao). Bu grupların dazibaolarında “kırmızı kalem” iyi siyasi yazılarını, “kara kalem” kötü siyasi yazılarını simgeliyordu. Kültür Devrimi’nin dazibaolarının en kalıcı yansımaları iki sanat üzerine olmuştur; kaligrafi ve afiş sanatı. Yazı tasarımında önemli bir role sahip olan dazibao afişleri bir propaganda sanatı ve kitle iletişim aracı olarak kullanıldı. Dazibaolar Çin tarihinin en büyük kaligrafi sergisi olarak yorumlanır. Bugün bile ülke çapında her yıl yapılan devasa kaligrafi sergilerinin temeli, Kültür Devrimi Çin'ini açık hava sergi alanına çeviren bu büyük karakterlerle yazılan duvar gazetelerine dayandırılır. Dazibaolar, sadece devrimin sloganlarını iletmekle kalmamış, aynı zamanda kaligrafide estetik anlayışın da gelişmesinde rol oynamıştır. Günümüzün ünlü Çinli kaligrafisti Wang Dongling de Kültür Devrimi sloganları için dazibaolar yazmıştı. Wang’ın dazibao yazma deneyimleri, zamanla kaligrafi sanatına olan ilgisini arttırmış ve bu sanattaki en önemli isimlerden birisi olmasına neden olmuştu (Resim:5). Kültür Devrimi’nin dazibaolarının modern kaligrafi sanatına olduğu kadar Çin grafik sanatına da etkisi büyüktür. Bu afişlerin tasarımları gerek gerçekçi olsunlar gerekse kurgusal olsunlar döneminin özelliklerini yansıtmışlardır. Bu özelliklerine göre dazibaolar, kimilerine göre sanat, kimine göre kaligrafi egzersizi, kimilerine göre dijital çağ öncesi sanal ortamı olarak tanımlandı. Lu Xun: Bazen bir okuyucu ve yazarın gerçek buluşması zaman alabilir 1919 sonrası modern Çin edebiyatının önde gelen isimlerinden olan Lu Xun’un yazıları, Çin edebiyatı ve popüler kültürü üzerinde önemli bir etki yarattı. 1949 Devrimi’nden sonra Çin Hükümeti tarafından büyük beğeni topladı ve Mao, Lu Xun’un ömür boyu hayranı oldu. Ancak, Lu Xun, sosyalist ideallere sempati duysa da Çin Komünist Partisi’ne asla katılmadı. Kültür Devrimi yıllarında Yu Hua için Lu Xun sadece bir “sözcükten” ibaretti. Yazar, Lu Xun’u kast ederek “Bir yazarın sözcüğe dönüşmesi, aslında yazara zarar vermektedir” der. Hua’ya göre, Kültür Devrimi’nde Lu Xun’un derin ve kıvrak zekâsının ürünleri dogmatik bir okumaya boğulmuştu. Üstelik, Lu Xun’un dazibaolardaki devrimci sözleri, devrimin sonuna doğru giderek 48 Edvard Munch, Henrik Ibsen Grand Café’de, tuval üzerine yağlı boya, 1890. dejenere olmuş ve iş “özel hayatı ifşa” etmeye kadar varmıştı. Hua için Lu Xun’un bir “sözcük” olmaktan çıkıp yazara dönüşmesi ise Kültür Devrimi sonrasına rastlar. Bu dönemde, Lu Xun’un eserleri aşağılanırken Hua onu yeniden keşfeder. Lu Xun’un “Bir Delinin Günlüğü” kitabında, deli adam tüm dünyanın garip bir yer olduğunu düşünerek şöyle bir cümle kurar: “yoksa, Zhao ailesinin köpeği bana neden öyle baksın ki?” Bu betimleme, Yu Hua’yı etkilemiştir, nefret ettiği Lu Xun aslında işi biliyordur. Çünkü, sadece tek bir kelimeyle karakterin dengesini sarsmıştır. Yu Hua, Lu Xun'u yeniden keşfetmesini şöyle ifade eder: “Bazen bir okuyucu ve yazarın gerçek buluşması zaman alabilir”. Yu Hua’nın “bir yazarın sözcüğe, bir sözcüğün de yazara dönüşme” ile ilgili hikâyesi, Norveç’in ünlü yazarı Henrik Ibsen’in ölümünün 100. yılı nedeniyle düzenlenen konferansa gitmesiyle başlar. Hua, Oslo’ya giderken uçağın kuyruğunda ve Oslo sokaklarında gördüğü Ibsen’in portrelerinden etkilenir. Bu görüntüler ona, Ibsen’in bir yazardan ziyade bir “sözcüğe” dönüştüğünü düşündürür. Yu Hua’nın Ibsen’le ilgili sembolik tanımları Oslo’da kaldığı süre içinde hikâyeleşir. Her gün konferansa giderken sık sık Ibsen’in uğradığı kafenin önünden geçmektedir. Ibsen’in anısına ayrılmış masadaki bira bardağının sabahları dolu, akşamları ise içindeki bira köpüğüyle boş olarak bulundurulduğunu görmektedir. Ibsen’in kafedeki hikâyesi şöyledir. Norveçli yazar, ömrünün son yıllarında her gün sabah 9’da yazmaya başlarmış. Saat 11.30’a ulaştığında, cümlenin ortasında olsa bile kalemini bırakır ve Oslo’nun merkezindeki Grand Cafe’ye doğru yürüyüşe çıkarmış. Grand Cafe, en parlak döneminde, Avrupa’nın kuzeydeki sosyal ve sanatsal merkezinden biriymiş. Varışta, kendisine ayrılmış her zamanki yerine oturur, bir bardak birasını içer ve bir sandviç yermiş. Hua’ya göre Ibsen’in kafedeki bu sembolizmi, Çinli yazar Lu Xun’un yazar olmaktan çıkıp bir “sözcüğe” dönüşmesiyle benzeşmektedir. 1900’de bohemlerin buluşma yeri olan Grand Cafe, sanatın, siyasetin ve edebiyatın tartışıldığı mekanmış. Yeni nesil yazarlar ve sanatçıların, dostluk ve çekişmeleri birlikte yaşanıyormuş. Tıpkı, Ibsen ve ressam Edvard Munch’un (1863-1914) arasında olduğu gibi. Munch’un borçlarıyla ilgili uzun süredir yaşadığı Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 zorluklar, Ibsen ile tartışmasına yol açmış. 1897’de sanatçı, Litografi ustalarıyla kafede bir toplantı yapmış ve bu toplantıda bol miktarda içki tüketilmiş; ödeme zamanı geldiğinde Munch, Ibsen’i işaret ederek kendisine kefil olacağını ima etmiş. Ibsen ilgisiz davranmış ve Munch’un masasına yürüyerek "Benim yaptığımı yapmalısın, ben her zaman kendim öderim!" demiş ve onu utandırmış. Munch’un varoluşunun düzensizliği ile Ibsen’in takıntılı düzenliliği arasında açıkça bir uçurum varmış. Ancak bu, ilişkilerini kesmemiş ve iki adam birbirlerine her zaman saygı duymuşlar. Ibsen’in dramalarındaki bazı karakterler Munch’la özdeşleşiyormuş. Munch ise resimlerinin çoğunda, Ibsen’in eserlerinden esinlenmiş. Munch, karşılaşmalarından bir yıl sonra, bu büyük yazarın Grand Cafe’deki her zaman oturduğu yerde bir portresini yapmış (RESİM:6). Resimde Ibsen, Munch’a öyle bakmaktadır ki Munch, tüm dünyanın garip bir yer olduğunu düşünerek şöyle bir cümle kurar: ‘yoksa, Ibsen bana neden öyle baksın ki?'” Ne Munch için Ibsen ne de Ibsen için Munch hiçbir zaman bir sözcükten ibaret olmamış. Devrim: Kızıl, kara, sarı sanatlar Kültür Devrimi’nde “Dörtlü Çete” olarak anılan, o dönem yönetimi ellerine geçiren yöneticilerden Jiang Qing (Mao’nun eski eşi), sanat sahnesinin kontrolünü ele geçirmişti. Onun bir fraksiyonu gibi hareket eden Kızıl Muhafızlar, Qing’in manifestosuna dönüşen “eski kültürlerin” âdeta infazcısı haline geldiler. sanatçıların çoğu el işçiliğine atandı, onlardan Kültür Devrimi’ni yüceltecek konuları tasvir etmeleri beklendi. Hatta, bir halk sanatı olan kâğıt kesme bile Mao’nun düşüncesini betimlemeye teşvik edildi. Bu dönemde, Kızıl Muhafızlar Pekin, Şanghay ve diğer şehirlerdeki eski kültüre ait sanat eserlerine el koydu ve bunları karşı devrimci “kara resimler” olarak kınadı. Bazı sanatçılar hapse atıldı veya kırsala sürüldü. Kültür Devrimi’ne hizmet eden resim sanatı ise “kızıl resim” olarak tanımlandı. Zhou Enlai gibi sanatçıların oluşturduğu “Kültür Devrimi Resim Kolektifi”, geleneksel Çin Manzara resimlerini, devrimin modern endüstriyel başarılarını simgeleyen bir görsel sloganına dönüştürdü. “Kızıl Kadınlar Müfrezesi” filminin bale gösterisinde Kadın Müfrezesi’nin askerleri II. Perde’de tüfek tatbikatı yapıyor, Çin Ulusal Balesi, Çin Halk Cumhuriyeti, 1972. Müzikte de karşı devrimci “sarı müzikler” vardı ve o da kınamalardan payını aldı. Çin’deki Kültür Devrimi döneminde, Şanghay’dan gelen popüler müziğin çoğu “sarı müzik” olarak kınandı ve yasaklandı. Bunun yerine devrim temalı şarkılar tanıtıldı. “Denizlere Yelken Açmak Dümenciye Bağlı”, “Doğu Kırmızıdır“ gibi şarkılar bu dönemde yazıldı ve popüler oldu. Kültür Devrimi’nin sonlarına gelindiğinde, Kültür Devrimi’nin dışında kalan Hong Kong’da Çin’in doğu kıyılarını sarsacak bir “sarı müzik” türedi. 60’ların Rock’n Roll’undan etkilenen Sam Hui’nin şarkısı “Cantopop Gelgit Dalgası”nı başlattı. Sam Hui’nin şarkısı on yıl içinde büyük bir kitlelere ulaşmakla kalmadı, Çin’in pop şarkılarının formu oldu. “Denizlere Yelken Açmak Dümenciye Bağlı”, “Doğu Kırmızıdır” gibi şarkılar bu dönemde yazıldı ve popüler oldu. Kültür Devrimi’nin sonlarına gelindiğinde, Kültür Devrimi’nin dışında kalan Hong Kong’da Çin’in doğu kıyılarını sarsacak bir “sarı müzik” türedi. 60’ların Rock’n Roll’undan etkilenen Sam Hui’nin şarkısı “Cantopop Gelgit Dalgası”nı başlattı. Kültür Devrimi’nden önce, 1958-1966 yıllarında tiyatro, parti yönetiminin belirli üyelerini eleştirmek veya desteklemek için siyasi arenadaki mücadelenin bir parçasıydı. Bir opera-tiyatro gösterisinin, Mao’ya örtülü bir eleştirisiyle başlayan baskı genellikle Kültür Devrimi’nin açılışı olarak kabul edilir. Kültür Devrimi sırasında tiyatro sanatı da Jiang Qing’in doğrudan gözetimi altındaydı ve Qing devrimci model opera-tiyatroları destekledi. Geleneksel operalar feodalist ve burjuva olarak kabul edildiği için yasaklandı. Bununla birlikte, Pekin operasını temel alan, ancak içerik ve biçimi değiştirilen bir devrimci opera tarzı oluşturuldu. Böylece, devrimci tiyatro popüler bir eğlence biçimi oldu. 1967’den başlayarak bu operaların en dikkat çekenleri; “kızıl kadın müfrezesi”, “kırmızı fener efsanesi” vs. idi (Resim:7). Bu operalar “kızıl sanatlara” uygun olup, onaylanan tek opera formuydu ve diğer opera-tiyatro topluluklarının bu formu benimsemeleri gerekiyordu. Model opera-tiyatrolar okullardaki öğrencilere ve fabrikalardaki işçilere öğretildi. Bu model, Çin’de daha önce görülmemiş büyüklükte kitle gösterilerinin başlangıcıydı ve çağdaş Çin kitlesel gösteri sanatlarının da temelini oluşturdu. Çin sinemasında Kültür Devrimi sırasında “Eleştirilecek Dört Yüz Film” başlıklı kitapçık dağıtıldı. Çin anakarasında yedi yıl boyunca onaylanan birkaç “devrimci model drama” ve son derece ideolojik filmler dışında hiçbir uzun metrajlı film üretilmedi. Bu dönemde yapılan ve gösterilmesine izin verilen bir avuç film “Doğu kırmızıdır”, “Doğu Şafağı”, gibi filmlerdi. En popüler film olan 1965 yapımı “Doğu kırmızıdır” eseri, Mao’nun önderliğindeki Çin Devrimi ve Komünist Parti tarihini dramatize eden bir şarkı ve dans destanıydı. 49 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Yu Hua, kitabının “devrim” başlığında çarpıcı bir girişle devrimin bilinmezliklerle dolu olduğunu ve sabahtan akşama değişebilen bir yapıya sahip olduğunu anlatmaktadır. Bu kızıl ve kara sanatları ayıklamayı görev edinen “Kızıl muhafızlar” için de böyleydi. Sonunda, Kültür devrimi bitiminde başıboş kalan 16 milyon “Kızıl Muhafız”, Çin topraklarına giden trenlere “tıka basa” dolduruldu ve kırsal bölgelerin zorlu çalışma koşullarına yol aldılar. Kandırmaca: Yürüyebilene değnek satmak Yu Hua, kitabının “kandırmaca” bölümünde, Çince “huyou” kelimesinin Kültür Devrimi sonrasında mutasyona uğradığını ve “bir şeyi abartmak”, “tribünlere oynamak”, “birini oltaya getirmek” gibi farklı anlamlar kazandığını belirtiyor. Bu bağlamda kelime hem kışkırtmak, tahrik etmek, hem de zırva, kandırma gibi anlamlara gelmektedir. Hatta “kafaya almak”, “alay etmek” gibi geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Bu bağlamda, Çin’de kandırmacanın hem sahtekârlık hem de eğlenceli, komik olarak algılandığını ve ciddiye alınmadığını anlıyoruz. “Kandırmaca” eylemi, özellikle toplumsal ve ekonomik konularda bir “kaldıraç” (biz buna gaza getirmek de diyebiliriz) etkisi yaratmaktadır. Yu Hua, bu kaldıraç etkisinin, kitlelerin hükümeti, hükümetin de kitleleri kandırmakta nasıl etkili olduğunu anılarıyla anlatıyor. Bu bağlamda, Yu Hua “kaldıraç”ı sosyolojik olarak şöyle tanımlar: inandırıp, kandırarak kalitesiz bir çift koltuk değneği satmasıydı. Benshan’ın bu “kandırmaca” skeci, bizdeki dolandırıcılar kralı “Sülün Osman”ın hikâyelerine benzemektedir. Ancak bir farkla, “Sülün Osman”ın kandırmacaları, hiçbir zaman Benshan’ın kandırmacasındaki gibi yüksek reytingli bir sahne sanatına dönüşmemişti. Orta Direk, Avam: İnişli çıkışlı yaşamlarıyla sanatçılar Çince “Caogen”, “otun kökü” anlamına gelir. Ancak, yakın zamanlarda bu kelime “ana akımın dışında kalan, kıt olanaklı, yoksul, avam sınıfı” ifade eden sözcüğe dönüşmüş ve popüler olmuştur. Yu Hua, ÇKP’nin 70 yıllık geçmişinin avam takımı için iki büyük fırsat doğurduğunu yazar. Birincisi; Kültür Devrimi’nin siyasi gücün yeniden dağılımı için verdiği fırsattır. Yu Hua, Kültür Devrimi’nin siyasi güç savaşlarında avam hayatında çok fazla dramatik yükseliş ve çöküş olduğunu belirtir. Avam için devrim ve karşı devrim birbirine sadece bir adım uzaktadır. Örneğin, Kültür Devrimi’nde bir fabrika güvenlik görevlisi bir anda iktidarın 3. adamlığına yükselirken, Kültür Devrimi bitince karşı devrimci olarak suçlanıp ömür boyu hapse mahkûm olabilmiştir. İkincisi; “Reform ve dışa açılma” döneminde ekonomik gücün yeniden dağılımının sağladığı fırsattır. Avam sınıfı, Kültür Devrimi’ndeki siyasi fırsatların ekonomik fırsatlara dönüşmesine hızlı tepki göstermiştir. Sıradan endüstrilerin avam “Çin toplumunun en sıradan insanlarının büyük hırsları ya da bir gecede zengin olma hayalleri yoktur, onlar sahip olduklarıyla mutludurlar. Bu yüzden hükümeti kandırırken kullanılan kaldıraç da küçük ölçeklidir, minik başarıları onları mutlu eder.” Hua, sözcüğün devşirilme sürecini şöyle anlatır: “Çin toplumunda uzun zamandır var olan övünme, kışkırtma, fitne, zırva, dedikodu, tufaya getirmek, kafaya almak gibi olgular, ‘kandırmaca’ sözcüğü okyanusundaki dalgaları daha da büyüttü; aynı zamanda toplumdaki dalavereler, eşek şakası ve şakalara olan eğilim kandırmacayla anlı şanlı bir gösteriye dönüştü.” Özünde olumsuz bir anlam taşıyan “Huyou”, neredeyse bireysel kahramanlığa dönüşmüştü. “Kandırmaca”nın bu esnek anlamlılığı Çin’in gösteri sanatında bir kahraman yarattı. Bu kahraman, Kültür Devrimi sonrasının sahne sanatlarının en etkileyici komedyeniydi: Zhao Benshan (Resim:8). “Kandırmaca”, Zhao sayesinde moda olmuştu ve politika, tarih, ekonomi, toplum gibi her konu “kandırmaca” potasında eriyebiliyordu. Böylece, Benshan ünlü skeçleri sayesinde görkemli bir sunuşla “kandırmacayı” sempatik hale getirdi. Bu gösterilerin ismi “değnek satma” skeçleriydi ve Çin’in en önemli televizyon kanalı CCTV’de en yüksek reytinge ulaşmıştı. Benshan’ın ünlü “değnek satma” skecinin kısaca içeriği; ayağı sağlam olan bir adamı psikolojik tuzaklarla bacaklarının sakat olduğuna 50 Komedyen Zhao Benshan’nın oynadığı “Haydi Eve Gidiyoruz” (Luo Ye Gui Gen) filminin afişi, yönetmen: Yang Zhang, 2007. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 1980’lerle birlikte coşkulu devrim söylemlerinin yerini alan para kazanma arzusuyla, taklit sürümler gerçek olanların yerini almaya başladı. “Taklit ruhu” o kadar ileri gitmişti ki Kültür Devrimi’nden sonra taklit Mao’lar ortaya çıkmış, hatta 2008’de yapılan “Taklit Mao Yarışı”na 130 aday başvurmuştu. Jin Zhilin, “Yaşlı Ressam”, 1955, oil on canvas, 100 x 75 cm. kralları, devasa pazar payına sahip olunca birer servet imparatorluğu kurdular; kâğıt kralı, peçete kralı, düğme kralı vs. Yu Hua: “Çin ekonomik mucizesi sayısız avamın yarattığı mucizelerin toplamıdır.” der. Avam için fırsatlar doğuran bu iki dönemin değişkenleri, Çin sanatının “ana akımın içindeki ve dışındaki” sanatçılar için de dramatik iniş ve çıkışlara neden olmuştur. Sanatçıların inişli çıkışlı yaşamına belki de en iyi örnek, “halk” başlığında bahsettiğimiz Jin Zhilin’dir. Zhilin, Kültür Devrimi sırasında Komünist Parti’nin yeni sanatsal görevine katılan sanatçılardan birisiydi. Pekin Güzel Sanatlar Akademisi mezunu olan Jin, Kültür Devrimi başlangıcında “halk” için sanat yapmıştı. Ancak, karşı devrimcilikle suçlanarak Kızıl Muhafızlar tarafından sekiz yıl hapsedildi. Kültür Devrimi’nin sona ermesiyle birlikte, Jin’in yükselişi yeniden gerçekleşti. 1986’da Jin, Pekin’de Merkez Güzel Sanatlar Akademisi’ne halk sanatı yöneticisi olarak atandı. Bu sürede, Jin Zhilin’in sanatsal kariyeri, Çin’in sanat tarihini şekillendiren akımlar tarafından değişikliğe uğradı. Çin’in özgün kültürel ruhundan ilham alarak, Çin mürekkep resminin ifade gücünü (Xieyi tarzı) yağlıboya resimle birleştirdi. Jin’in yaşamındaki değişkenlikler sadece siyasi kariyerine değil, ekonomik fırsatların yarattığı sanat yaşamına da yansımıştı. Sonunda, Çin’de resimleri en çok satan yağlıboya ressamlarından biri oldu. (Resim:9) Taklit: Ekolojik iltihaplanma Taklit sözcüğünün Çincesi olan “shanzhai”ın anlamı, “yoksulların yaşadığı yer”, “haydutların, kanun kaçaklarının saklandığı gizli barınak”, “resmî yetki alanına tabi olmamak” anlamına gelir. Hua’ya göre, taklit sözcüğü “sahte” sözcüğüne yepyeni anlam vererek (aldatma sözcüğünde olduğu gibi) bu sözcüğün anlamını aşındırmıştır. Sonunda “sahte ürün üretmek”, “standart dışı”, “eşek şakası” gibi yan anlamlara bürünmüştür. Yu Hua’nın bununla ilgili bir de anısı vardır. Yazar, bir tezgâhta kitabının korsan baskısını görünce satıcıya, “bu korsan baskı” diye tepki gösterir. Satıcı ise “hayır, bu kitap korsan değil taklit” diyerek Hua’yı düzeltir. Yu Hua, “taklit” sözcüğünü bugün Çincenin “en anarşist ruhu” olarak tanımlar. Ve taklitçiliği Çin’de avam kültürün elit kültüre, halkın hükümete, zayıfların güçlülere açmış olduğu savaş olarak görür. Aynı zamanda, “taklitçiliğin” dezavantajlı grupların avantajlı gruplara karşı açtığı bir devrimci hareket olduğu görüşündedir. Bununla birlikte, “taklitçilik” olgusunu, bir yandan Çin toplumunun ilerleyişine, diğer yandan gerileyişine neden olan bir “ekolojik iltihaplanma” olarak değerlendirir: “İltihap bir yandan mikroplarla savaşır, bir yandan da kızarır, şişer, irinli yaraya dönüşür ve sonra kangrene çevirir.” Çin’de 20 yıl önce başlayan taklitçilik ve taklit endüstrisi hızlı ve büyük ölçekte ortaya çıktı. Çin’in teknolojiden sanata birçok alandaki taklit malları dünyaca bilinir. Bu ürünlerin yapım yöntemleri Çin taklit kültürünü oluşturmuştur. Sanatta taklit eser üretiminin en ünlü yeri olan Dafen’de ve diğer üretim merkezlerinde, ressamlar başyapıtların taklitlerini fabrikasyon usulle üretmektedir (Resim:10). Bu seri taklitler o derece duyulmuştu ki sonunda 2015’te Londra’nın ünlü galerisi Dulwich Picture Gallery, eski ustaların 270 adet Çin taklitlerini sergilemeye karar vermişti. Hatta galeri, Rembrandt, Rubens ve Gainsborough gibi ustaların iyi taklitlerini 120 dolardan satışa bile çıkartmıştı. Dulwich Resim Galerisi baş küratörü Xavier Bray, "Sergiyi gezerken aniden her şeyden şüphe duymaya başlıyorsunuz ve bu şüphe giderek artıyor. Böylece izleyiciler, her bir resme ayrıntılı olarak tek tek bakmak zorunda kalıyorlar" diyerek taklitlere güzellemede bile bulunmuştu. Yine aynı yıl Çin sanatında “taklit”le ilgili, “Copyleft” adlı bir sergi düzenleyen Şanghay Sanat Güç İstasyonu’nun sergi başkanı Xiang Liping, açıklamasıyla geleneksel Çin resminin eğitim yöntemine göndermede bulunmuştur. Ancak Xiang, taklitle sahte arasına kalın bir çizgi çekmektedir: “Sanatın içinden veya dışından gelen herkes sahte veya korsan sanata karşı çıkıyor. İnsanlar evrensel olarak sanatın özgün olması gerektiğine inanıyor.” Taklitle ilgili Çin’in bu kadar ünlenmesine karşılık, birçok Çinli, sanatın çağlar boyunca aktarılacak bir şey olması gerektiğine ve geçici ticari mallar kadar hafife alınmaması gerektiğine inanıyor. Bu bağlamda, sergi başkanı Çin’de olumlulukla olumsuzluk arasında gidip gelen “shanzhai” kelimesinin sanattaki karşılığını üçe ayırıyor: birincisi evrensel olarak nefret edilen ucuz, lisansız kopyalar; ikincisi özenli ve titiz reprodüksiyonlar ve üçüncüsü yenilikçi ve şefkatli yorumlar. Xiang’ın seçeneği ise oldukça açık: Yenilikçi, şefkatli yorumlar. 51 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Farklılıklar: Tek bir hikâyesi olmayan sanatlar Çincede “chayu” kelimesinin anlamı, “farklılıklar” olarak ifade bulur. Yu Hua, özellikle Kültür Devrimi sırasındaki anılarını anlatırken yaşadıkları ikircikli durumlar için şunu soruyor: “bir aşırı uçtan, diğer bir aşırı uca savrulmamıza sebep olan neydi?” Kültür Devrimi’ni işaret ederek, köklü bir değişime uğrayan toplumu bir salıncağa benzetir ve Hua, Kültür Devrimi’nde toplumsal yapının basit olduğunu, ancak bugün karmaşık bir yapıya dönüştüğünü ifade eder. Çünkü, Kültür Devrimi son derece basittir, farklılıklar siyah- beyaz kadar nettir. Düşman her zaman yanlış, devrimciler her zaman doğrudur. Bununla birlikte, Kültür Devrimi sonrasında Deng Xiaopeng’in reform dönemiyle birlikte bu keskin farklılıklar altüst olmuştur. Deng’in, “Ak ya da kara kedi fark etmez, fareyi yakalayan iyi kedidir.” cümlesi aynı zamanda Çin ekonomik kalkınmasındaki sosyalizm ve kapitalizm tartışmasını da sona erdirmiştir. Yu Hua, Kültür Devrimi’nde belirgin bir toplumsal farklılık olmaması nedeniyle, “farklılık” sözcüğünün anlamsızca tartışıldığını söyler. Farklılıkları bulmak için örnek bir modeli takip etmek gerekmekteydi. Bu rol model Lei Feng’di. Lei Feng (1940-1962), ÇHKO’nda askerdi. Ölümünden sonra mitleştirilerek, kendini ÇKP’ye, Mao’ya, Çin halkına adamış, özverili, vatansever bir insan olarak örnek gösterildi. “Öncüleri takip et, farklılıklarını bul” sloganıyla ideolojik görüş ve davranış farklılıklarını azaltabilmek için Lei Feng’in rehberliği gerekiyordu. O dönemde, devrim heyecanına kapılan Kızıl Muhafızlar’ın aşırılıkları bazı hayallerin de yıkılmasına yol açmıştı. Ancak, farklılıkların ortadan kalkmasıyla birçok sanatçının arzu edeceği bir hedefe de ulaşıldı: “yüksek” ve “düşük” sanatın parçalanması. Kültür Devrimi , “yüksek” ve “düşük” sanat “farklılıklarını” ortadan kaldırırken, diğer yandan sanattaki birçok üslup, anlayış, görüş farklılıklarına da gebe kalmıştır. Bunun ilk örneği, 1962’de bir yeraltı sanatçı grubu olan “İsimsizler” grubudur (Resim:11). Faaliyetleri grubun temel felsefesini oluşturmuştur. Grup, Kültür Devrimi’nde günün siyasetini reddetmiş ve bunun yerine “sanat için sanat” görüşünü savunmuştur. Kültür Devrimi döneminde grubun üyeleri “yeniden eğitim” için kırsala işçi olarak gönderilmiş ve “sınıfı, siyaseti, hiyerarşiyi" aşmış insanlar olarak gönderilmiş ve “sınıfı, siyaseti, hiyerarşiyi aşmış insanlar" arasında yaşamaktan keyif almışlardı. Manzara resmi 1960’larda ve 1970’lerde Çin’in siyasi eğilimlerine karşı çıkmaktı ve bu tür sanat “anti-gerçekçilik” olarak kabul edilirdi. Grup sanatçıları, geleneksel Çin manzara sahnelerini betimleyerek Kültür Devrimi dönemindeki koşullar altında güzellik ve uyum konusunda samimi duygularını dile getirdiler. “İsimsizler” grubu olgusu, Kültür Devrimi sonrasında sanatın vazgeçilmez parçası olmuştur. Bu dönemde yeraltı sanatının varlığı olmasaydı, Kültür Devrimi’nin Çin sanat tarihi 52 anlatısı eksik kalacaktı. Bu siyasi kargaşanın sanatsal sonuçlarına baktığımızda, Kültür Devrimi’nde hedef görüş farklılıklarının azaltılmasıydı. Ancak Çin çağdaş sanatının hiçbir zaman “tek bir hikayesi olmadı”. Sonuç Kültür Devrimi’ne eleştirel yaklaşan yazar Yu Hua, “on sözcükte” anlattığı Çin’i hem Kültür Devrimi dönemindeki (1966-1976) hem de devrim sonrasındaki değişen dinamikler bağlamında ele almıştır. Kültür Devrimi, -adından da anlaşılacağı üzere- Çin’in o yıllarında kültür-sanat yaşamına doğrudan etki eden bir dönemdir. Bu nedenle, bu yazıda “On Sözcükte Çin” kitabının her sözcüğü, Çin sanatı bağlamında bir başlık olarak ele alınmıştır. Yu Hua kitabında, Kültür Devrimi’nde hedef alınan “Dört Eski”yi (eski kültürler, eski düşünceler, eski alışkanlıklar, eski gelenekler) imha etmeye yönelik eylemlerin Çin kültürel yaşamının nasıl etkilendiği konusuna yaşamsal deneyimlerinin katkılarıyla değinmektedir. Kültür Devrimi’nde “Dörtlü Çete” olarak anılan ve o dönem yönetimi ellerine geçiren (hatta bazı kaynaklara göre Mao’yu da aşan) yöneticilerin eylemlerinin ve söylemlerinin sanata etkileri açıkça görülmektedir. Kültür Devrimi’nde “Dörtlü Çete”nin yöneticilerinden ve Mao’nun da eski eşi olan Jiang Qing en çok sanat sahnesiyle uğraşmış ve sanatın kontrolünü ele geçirmiş olan yöneticiydi. Sanatın tüm alanı Jiang Qing’in doğrudan gözetimi altındaydı ve o devrimci model sanatı desteklemekteydi. Jiang Qing’in bu söylemlerini uygulayan ve fraksiyonu gibi çalışan bir de kitlesi vardı: “Kızıl Muhafızlar”. Bu eğilim doğrultusunda geleneksel sanatlarla ve sosyal gerçekçi sanatların dışında kalanlar, feodal ve burjuva sanatı olarak kabul edildiği için “sarı, siyah” olarak damgalandı ve yasaklandı. Kültür Devrimi sanatçılar için çok değişken ve inişli çıkışlı bir dönemdi. Bir dönem devrimin halk sanatçılarıyken, birden karşı devrimci sanatçı olarak suçlanabiliyorlardı. Çinli çağdaş sanatçı Li Zhanyang, Çin’deki Da Fen yağlıboya kopya tablo üretimi köyünde 5.000’den fazla sanatçının çalıştığı taklit tablo atölyesi, Longgang, Shenzhen. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 “Kültür Devrimi dünyanın en büyük performans sanatı olarak kabul edilmelidir.” der. Bu, Kültür Devrimi ve sonrasında değişim geçiren Çin’in sanat ve kültür yaşamını hem olumlu hem de olumsuz yönde sahneleyen bir performanstır. Olumsuzdur, çünkü “Kızıl Muhafızlar”ın yarattığı kaos ortamında Çin’in bazı tarihî yerleri, sanat eserleri ve arşivleri, ait olduğu düşüncesiyle tahrip edilmiştir. Onlar, öğretmenlerin, sanatçıların ve bazı aydınların sorgulanmasına, hırpalanmasına, aşağılanmasına da öncülük etmiş ve ülkeyi dolaşırlarken bazı kültürel mirasları da yok etmişlerdir. Bazı Batılı gözlemciler, bu kargaşa içerisinde Çin’in binlerce yıllık tarihinin bazılarının tahrip edildiğini veya yurtdışına kaçırıldığını öne sürmektedirler. Ancak bu durum hiçbir zaman Komünist Parti tarafından resmî olarak onaylanmamıştır. Diğer yandan da Çin modern ve çağdaş sanatına doğrudan ve dolaylı katkıları da yadsınamaz. Çin’in gecikmiş modern sanatının başlangıcı yine bu süreçte başlamıştır. Batı sanatını, Sovyetlerden alan ve öğrenen Çinli sanatçı “sosyal gerçekçi” anlayışla giriş yaptığı modern sanata çabuk ısınmış ve özellikle resim sanatında kısa zamanda önemli aşamalar kaydetmiştir. Resim sanatındaki bu gelişme, Kültür Devrimi’nde, “yüksek” ve “düşük” sanat farklılıklarının ortadan kaldırılması, “sınıfların üzerinde duran ve siyasetten kopuk sanat” yapmayı kabul etmeyen her kesimden yetenekli sanatçıların önünü açmıştır. Bu bağlamda, bugün Çin’deki Batı tarzı resim sanatının geldiği aşama kesinlikle Kültür Devrimi’nin bir sonucudur. Bu dönem, her ne kadar çağdaş sanat reddedilmiş ve dışlanmış olsa da sosyal gerçekçi sanatın dışında sanat yapma isteği duyan sanatçılar için büyük arzu doğurmuş ve sanattaki birçok üslup, anlayış, görüş farklılıkları da bu dönem ortaya çıkmıştır. Bunun ilk örneği, bir yeraltı sanatçı grubu olan “isimsizler” grubudur ve etkinlikleri daha sonraki çağdaş sanat gruplarının temel felsefesini oluşturmuştur. Bu yazıda, Çin’in Kültür Devrimi’ni sanat bağlamında değerlendirirken satır aralarında şu sorulara da cevap aranmıştır: Yu Hua kitabında, kendi kuşağının diğer yazarları gibi içinde yaşadığı “Kültür Devrimi” gibi büyük bir dönüşümü, sesinden ve renginden ayrıştırmadan yazı dilinin akıcı ritmini koruyarak anlatmıştır. Bu dil hem kentin hem bürokrasinin hem de kırsalın renklerini birbirine eklerken, görsel sanatlar hakkında da bir şeyler yazabilmenin kapısını aralamıştır. Kaynaklar Yu Hua, On Sözcükte Çin, Jaguar Yayınları, İstanbul, 2020. Eric A. Hyer, Brigham Young Üniversitesi ve Dodge Billingsley, yönetici, Combat Films ve Research. Historic Setting, Springville, Utah’taki Springville Sanat Müzesi, 11 Eylül-16 Ekim, Utah Beşerî Bilimler Konseyi. Stefan Landsberger, Chinese Propaganda Posters: From Revolution to Modernization, Wittenborn Art Books, San Francisco, 1998. https://kennedy.byu.edu/art-politics-in-maos-china/ Mao Zedong, ‘Karargahı Bombalayın – Büyük Karakterli Posterim’, Peking Review Cilt 33, 11 Ağustos 1967: 5’te alıntılanmıştır. (https://www.marxists.org/subject/china/peking-review/1967/PR1967-33. pdf, son erişim 4 Temmuz 2019). http://journal.juilliard.edu/journal/portraying-chineserevolution-propaganda-or-art Greta Berman, Portraying the Chinese Revolution: Propaganda or Art? 2008. http://journal.juilliard.edu/journal/portraying-chineserevolution-propaganda-or-art Mao Posters (毛泽东画像, Stefan Landsberger, Leiden University, Institute of Area Studies. Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültürel Çalışmalar Dergisi 2017, 4(1): 279-290 Issn: 2148-970x. Doı: Https://Doi.Org/10.17572/Mj2017.1.279290 Kitap Eleştirisi Kırsal Çin’de Sosyal Medya Kullanımı: Ağlaşmış Bireysellikler Ve Ahlaki Çerçevelerin Yeniden İnşaası Arasındaki Gergin Hat. https://www-theartnewspaper-com.translate. goog/2016/03/23/why-chinas-tradition-of-copying-isbecoming-a-creative-force?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_ tr_hl=tr&_x_tr_pto=sc&_x_tr_hist=true https://kennedy.byu.edu/alumni/bridges/features/art-andpolitics-in-maos-china Mao Zedong, “Talks at the Yenan Forum on Literature and Art,” Selected Works, Vol. III, 1942. Çağdaş Çin sanatının öncü gruplarından “İsimsizler Grubu”, Temmuz 1979’da Pekin Beihai’da sergi düzenledi. İstatistiklere göre sergiyi her gün 2.700 kişi dolaştı. Yu Hua, China in Ten Words, Panteon boks, New York, 2011. Wu Hung, Contemporary Chinese Art, Thames& Hudson, Londra, 2006. 53 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Çin müziği ile kaçınılmaz bir birlikteliğimiz var DOSYA Emre Yücelen Müzisyen Emre Yücelen’le müzik ve kültür üzerine bir söyleşi yaptık. Çin’den Türkiye’ye, İran’dan Güney Kore’ye, Batı müziğinden Asya müziğine kadar birçok konuyu konuştuk. Türkiye ve Çin’in kültürel işbirliği üzerine çok sayıda öneriler de çıktı ortaya söyleşi boyunca. Söyleşiyi dergimiz adına Cemil Gözel ve Berke Berkil yaptılar. Endüstrisiz bir müzik dünyaya açılmamıştır Hocam, yakın zamanda Çin’i ziyaret ettiniz. Bu Çin’e ilk gidişiniz miydi? E vet. 48 yaşımdayım ve Çin’i ilk kez görme fırsatım oldu. Bundan önce Kazakistan’a, Rusya’ya, Azerbaycan’a, İran’a gitmiştim. Ama Çin aslında çok merak ettiğim bir ülkeydi. Çünkü müzikal anlamda, müzik tarihi açısından Çin bizim için çok büyük kaynak sayılabilecek bir ülke. Çünkü çok farklı gruplardan oluşan, ama bir şekilde Türklerle tarihî bağlantısı olan bir ülke ve İpek Yolu’nun çıkış yeri. Yani bizim için o kadar fazla kaynak içeriyordu ki ben gerçekten çok merak ederek ve öğrenme amacıyla gittim Çin’e. Pekin (Beijing) ve Xi’an’da iki şehri gezme şansım oldu. Yaklaşık olarak altı yedi günümüz Pekin’de, üç günümüz de Xi’an’da geçti. Benim için çok özel ve etkileyici bir gezi oldu. Gittiğiniz Asya ülkelerini sıraladınız. Asya’ya ilginizin tek nedeni Türk müziğinin kökleriyle olan bağı mı? Kök müziklerden biri Çin müziği. Keza Hint müziği. Bunlar Orta Asya’daki müzikler. Bunlar müzik tarihi açısından çok değerli. Müzikolojinin kalbi buralar. 54 Hayır, sadece Türk müziğiyle alakalı değil. Bundan önce Güney Kore’ye de gitmiştim. Orada da konservatuvarları gezmiştim. Aslında birçok şey sizi çok etkiliyor. Bir kere gezdiğim ülkelerin müziğini sadece notalar veya ses üzerinden incelemek istemiyorum. Endüstri çok önemli. Çünkü endüstrisiz bir müzik, dünyaya açılmamış müzik oluyor. Güney Kore ziyaretimde sadece oradaki grupları, şarkıcıları, müzik ortamını değil endüstrinin nasıl büyüdüğünü görmek istemiştim. Ve hakikaten buna şahit oldum Seul’de. Benzer durumla Çin’de ne kadar karşılaşabileceğimi hiç bilmiyordum. Çünkü Çin’le ilgili bilgim gerçekten çok azdı. Sosyal medyada takip ettiğim, YouTube’dan araştırmaya çalıştığım bilgiler de bu anlamda çok sınırlıydı. Bu nedenle Xi’an’ı görmek, insanların yaşayışını görmek, Pekin’i görmek benim için çok önemliydi. Burada Doğu Performans Grubu’nu ziyaret ettik. Çin’de müzisyenlerin nasıl yaşadıklarını görmek, nasıl çalıştıklarını, repertuvarlarını, şarkı söyleme biçimlerini incelemek beni heyecanlandırdı. Ayrıca ülkenin ekonomisini, sokaklarını, yani bir müzisyenin ne yaşadığını görmeye çalıştım aslında. Bu bağlamda baktığımda da benim için çok etkileyici bir ziyaret oldu. Çünkü dışarıdan hiç bilmediğimiz bir Çin’le karşılaştım. Bizim bugüne kadar öğrendiğimiz şeyler çok sınırlıydı, eksikti. Fakat ben oraya gidince gerçekten Çin’in çok büyüdüğünü, ekonomik anlamda çok güçlendiğini, bazı şeyleri fazlasıyla aştığını, mesela ülkede para dolaşımının WeChat, Ali Pay gibi uygulamalar üzerinden yapıldığını, Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 yani vergi kaçakçılığının yok edildiğini gözlemledim. İnanılmaz bir şey bu. Çünkü hiç karşılaşmadığım bir şey daha önce. Şaşırdığımız şeyler bunlar ama aslında toplumun müzisyenler dâhil geleceğinin bu tür şeylerle sağlanabileceğine inanıyorum. Yani desteğin çok önemli olduğuna inanıyorum. Ben çok etkilendim. Bu anlamda Çin’in sadece Türklerle olan bağını değil kendi gelişimini de gözlemlemek benim için önemli. Ben bütün yayınlarımda gördüğüm ülkelerdeki yapılanmayı kendi izleyicime de anlatıyorum. Onlar da görüyorlar. Çin ziyaretimi tam yedi buçuk saatlik kesintisiz bir video yaptım. Bu herhalde YouTube tarihinde bir rekordur. Kısa kısa videolar şeklinde. Çin’de ne yedim, hangi sokağa girdim, arka sokaklarında nasıl gezdim… Bu tür şeylerle uğraşmadım. Yedi buçuk saat boyunca yani dokuz gün boyunca hiç kesmeden bir video yayınladım ki insanlar benim gördüğümü görsünler, yaşadığımı yaşasınlar. Olumlu, olumsuz, eksik vs. ben ne gördüysem onlara yansıtmak istedim. Çünkü izleyicimin buna hakkı var. Onlar da merak ediyorlar. Aslında görmek istediğim buydu. Ve bunu da yaptığıma inanıyorum. Ama işin sonunda şöyle bir şeyle de karşılaştım: Yedi buçuk saatte çözülecek bir ülke değil Çin. Kök müziklerden biri Çin müziği Hocam, Türkiye’de müzikolojide Çin’e ilgi var mı? Konservatuar yıllarımda İtü Türk Müziği Devlet Konservatuvarında eğitmenlerimiz bize birçok şey anlatırlardı. Özellikle Orta Asya müziğiyle ilgili. Türklerin kökeniyle ilgili. Çünkü şöyle bir durum var: Biz Orta Asya’ya yaklaştığımız zaman, yani geçmişe döndüğümüz zaman müziğin temelinde çok fazla enstrüman yapısıyla başlamıyor iş. İş, insan sesiyle başlıyor. Ve insanoğlu da daha çok hayvanları taklit ederek müziğe başlıyor. Bir müzik yapıyorsunuz ama kuş seslerine benzetiyorsunuz. Başka hayvanların seslerine benzetiyorsunuz. Ve bunu dini törenlerde, toplumsal ayinlerde, ağıtlarda yani hayatınızı çevreleyen her yerde kullanıyorsunuz. Orta Asya’da Türklerin kökenine baktığınız zaman doğayla iç içe yaşayan bir toplum görürsünüz. Hiçbir şekilde ayıramazsınız. Dolayısıyla bize öğretilen müzikoloji bilgileri içinde bunlarla ilgili bir kıyas yapma şansınız olur. Atları hayal edip ritim yapan bir Dombra düşünün. Kazakistan’da yapılan müzik bu. Türklerin müziği. Çin açısından bakarsak meseleye Çin müziği ile kaçınılmaz bir birlikteliğimiz var. Çin’de tanık olduğum çok ilginç bir hikâye anlatacağım. Xi’an’da bir halk müziği şarkıcısı gördüm sokakta. Müzik yapıyor. Bizim âşıklarımız gibi elinde bir enstrüman doğaçlama hikâyeler anlatıyor. Biraz insanlar gülsün diye, biraz tarihi anlatabilmek için elinde bir enstrümanla yapıyor bunu. Bildiğiniz âşık müziği. Bizim âşıklarımızın bağlamayla yaptığı şey. Herkes birbirinden o kadar etkilenmiş ki müzikoloji tarihi açısından bence bilinmeme ihtimali yok. Ha bazı şeyler tam keşfedilmemiş olabilir. Bunu bilemem. Çünkü bizdeki müzikologların Çin’i ziyaret etmesi lazım bunun için. Köşe bucak gezmeleri lazım. Eminim ki bununla ilgili birçok kitap yazılmıştır. Ben de Çin ziyaretinden sonra Çin müziği ile ilgili birçok kitap buldum. Bunları da okudum. Ve gördüklerimi, görmediklerimi öğrenmeye çalışıyorum hâlen. Bence bir müzisyenin başlaması gereken nokta bu. Çin’den başlaması Lazım. Dört milyarlık nüfusun her birinin farklı farklı neler yaptığını incelemesi lazım. Çünkü kök müziklerden biri Çin müziği. Keza Hint müziği. Bunlar Orta Asya’daki müzikler. Bunlar müzik tarihi açısından çok değerli. Müzikolojinin kalbi buralar. Şunu da ekleyeyim: Bulunduğumuz bölge itibariyle bizi etkileyen şeylere bakarsanız çevremizdeki Balkan ülkeleridir, Arap ülkeleridir; biraz Türk devletleri, Azerbaycan, İran ve kuzeydeki ülkelerdir. Biz en çok bunlardan etkileniyoruz. Çin bize uzak geliyor. Yani on bin kilometre gitmek zor geliyor. Ama kökene döndüğünüz zaman İran müziğinin bile Çin müziğinden etkilendiğini görüyorsunuz. Daha da geri giderseniz İpek Yolu’nu göreceksiniz zaten. İpek Yolu üzerinden hem buradan Çin’e taşımışız hem Çin’den buraya taşımışız. Böyle bir iletişim. İnanılmaz bir tarih… Bunu biraz açabilir misiniz? Taşımayı şöyle anlatabilirim. Basit bir şey söyleyeyim. Tokat’ta bir uzun hava türü var. Ben bu uzun hava türünü ne zaman dinlesem gerek enstrüman çalımıyla gerek yapısıyla hep Orta Asya’yı çağrıştırıyor. Meditasyon müziği gibi bir uzun hava düşünün. Ve ‘‘Sen Türküleri Söyle’’ programında, birinci sezonunda söylediler bunu. Ve şaşkınlıkla karşıladım. Ben hayatımda böyle bir şey dinlemedim. Elif Kayacan söyledi, ismini de vereyim. Bir Tokat Uzun havası. İsmi “Karınca”. Bu nasıl bir şey? Büyülendim çünkü ilk defa duydum. Bildiğiniz Orta Asya’ya gidiyorsunuz. Biraz daha zorlarsanız, sınırlardan içeri girerseniz zaten kökende hepsi bir araya geliyor. Koskocaman bir Çin, koskocaman bir Orta Asya bir araya geliyor. Anadolu’ya at ve deve sırtlarında gelmişler. Yerleşmişler. Ticaretin etkisiyle 55 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 bir şekilde müzik taşınmış, enstrümanlar taşınmış. Oradaki bazı enstrümanları burada da görebilirsiniz. Anlattığım hikâyedeki kişinin çaldığı enstrüman da üç telli. Daha uzun saplı sadece. Bizdeki kopuzlar, üç telli bağlamalar, biri daha küçük, diğeri daha büyük, biri at kılından, diğeri başka şeyden yapılmış. Ama birbiriyle çok etkileşmişler. Mesela Pekin’de bir enstrüman satış mağazasına girdim. Enstrüman mağazasında ne var biliyor musunuz satılan? Çin enstrümanı var orijin olarak. Ama aynı yerde Moğol enstrümanları da var. Türk enstrümanları da var. Çinliler çalıyor bunları. Yerleşmiş, oraya girmiş zaten. Müzik bir anda kaynaşmış. Zaten dinlediğiniz şey, buradan bir şey, tamamen uzaklaşmıyor. Yakınlaşabiliyorsunuz. Ama birebir aynı değil. Çin müziğini birebir Türkiye’ye taşıdığınız zaman “biz anlıyoruz bunu” diyemezsiniz. Ama küçük küçük parçalarından yakalarsınız. Geleneksel müziği taşıyarak korursunuz Hocam, müzik endüstrisinin gelişmesi geleneksel müzikle bir kopma yaratmıyor mu? Eğer geleneksel müzik, müzik endüstrisi ile birleşmiyorsa geleneksel müziğin globalleşmesi ve geleceğe taşınması mümkün değil artık. Bu bakış açısını görmemiz lazım. Yani siz geleneksel müziğinizi desteklemezseniz, geleneksel yapıdaki şeyleri popüler kültürün, bazı öğelerin içine sokmazsanız başarısız olursunuz. Çok basit bir örnek vereyim: Şu an Güney Kore’de konservatuarda geleneksel müzikle uğraşan bir öğrencisiniz. Devlet teşvik veriyor sizi. Diyor ki, “sen bu müziği al, örneğin gitarla ya da başka enstrümanlarla, elektronik altyapıyla bir müzik üret, ben seni festival festival gezdireyim dünyada”. Aksi hâlde geleneksel müziğinizi nasıl taşıyacaksınız? Nasıl anlatacaksınız derdinizi? Bizim yapmamız gereken temel şey bu. Geleneksel müziği korumak için onu sadece bir kutuya kapatamazsınız, öyle saklayamazsınız. Bunu taşımanız gerekiyor. Hem yeni kuşaklara hem dünyadaki insanlara, herkese ve bunun arkasında durmamız gerekiyor. Yeni dönemin yapısı bu. Böyle olması lazım. TRT’deki “Sen Türküleri Söyle” programında da biz bunu destekliyoruz. Yeni gençler gelsin, türkü söylensin, türkü dinlensin. Jürideki Öykü Gürman popüler müzikle uğraşan biri, Aysun Gültekin bir klasik efsane. Dikkat ederseniz jüri de genç, yeni kuşağın diline hitap edebilecek bir yapı var. Bu sistemi bilerek kuruyor ki yeni kuşaklar da bir şeyden etkilensin, bu müziği içine katsın, taşısın. Yoksa Anadolu’nun bir köyünde yaşayan âşık nasıl kendini daha farklı insanlara duyurabilir? Zor. Bu kadar yaygın bir sosyal medyaya rağmen zor. Hocam, bununla bağlantılı olarak bir şey daha sorayım: İpek Yolu üzerinden Orta Asya müziğinin kaynaştığını, birbirini etkilediğini söylediniz. Bu, modern müzik açısından da geçerli mi? Yani bugün de birbirini etkiliyor mu bu ülkeler? Yoksa karşılıklı etkilenme geleneksel müzikle mi sınırlı? Burada şöyle şeyler var. Bir kere Türkiye’nin bu konuda şanslı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Cumhuriyet politikası olarak her gelene buyur gel, istediğin müziği yap demiş. Bunun sonucunda Türkiye’de rock müzik, pop müzik, duyamayacağınız kadar müzik türü var. Laz’ı, Çerkez’i, Kürt’ü; bir sürü insan kendi müziğini yapmaya devam ediyor şu anda bu topraklarda ve herkes her şeyi dinliyor. Bizde bölge fark etmiyor. Edirne’de yaşayan biri kalkıp Kars’taki uzun havayı rahatlıkla dinliyor. Bu bakımdan şanslıyız. İran da benzer bir yapılanmaya sahip. Orada da farklı müzikleri toplum kendi içinde sindirmeyi başarmış. Aynı şey Çin’de de var. O toplum da kendi içerisinde farklı tür müzikleri bir şekilde sahiplenmeyi ve etkilenmeyi başarmış. Yani bizim elimizde bugün bu müziklerin birbirine geçip geçmediği konusunda ne kadar bilgi var? İran şarkısının sözlerini değiştirip Türkiye’de kullanabileceğini düşünüyorum ben. Türk şarkılarının sözlerinin Farsçayla değiştirilip İran’da kullanılabileceği gibi… Çünkü müziklerimiz melodik ve makamsal olarak birbirine uzak değil. Çin müziği bunlardan biraz farklı. Çin’deki geleneksel. Çünkü o pentatonik yapıyı koruyorlar ama onlar da son otuz, kırk yılda konservatuvarlarını açarak, Batı müziğinin temel normlarını kendi müziklerine kazandırmışlar. Bütün orkestrasyonu açmışlar. Eski müziklerine tutunup yeni müziğe hayır dememişler. Şu an bir Çinli bir şarkıcıyı dinlerseniz bütün Batı normlarını görürsünüz. Ama kendileri de o müziğin içine bir şeyler katıyorlar. O da şöyle: Doğa sevgisiyle, tatlı bir aşkla. Yani kendilerine uygun hale getiriyorlar. Altyapıyı duyuyorsunuz. Ama şu anki geçişkenlik, Batı müziğinin dünya yüzündeki normlarıyla oluyor. 56 Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Sonradan bu gruplar, artık nasıl bir ticari ilişki içinde bilmiyorum ama bu bölgelerde de sevilmeye başladılar. Ama önce Tayland’da, Malezya’da, Japonya’da ünlü oluyorlar. Japonya’da ünlü olmayan bir K-Pop grubunun Amerika’da ünlü olmasını bekleyemezsiniz. Önce Japonya’da patlıyor. Sonra global çapta yayılıyor. Çin böyle bir şeyi uygulamıyor. Daha çok enstrümantalistlerin ve vokalistlerin global çapta başarılarını görüyorum ben. Çok çok iyi şarkıcıları var. Tan Weiwei gibi müthiş bir şarkıcıları var ki ülkenin de en büyük şarkıcılarından biri. Jane Zhang gibi harika bir şarkıcıları var. Global çapta duyuruluyor bu insanlar. Yurt dışında da konser veriyorlar. “Geçmişi al, bugüne uygula” Siz Çin’e Doğu Performans Sanatları Grubu’nun davetiyle gittiniz. Hatta Doğu Performans Sanatları Grubu, yanlış hatırlamıyorsam, dört günlük bir performans sergiledi İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nde. Aslında bu, Çin devletinin desteklediği bir sanat gösterisiydi. Buradan hareketle Çin’in neyi ön plana çıkardığı, ya da neyi ön plana çıkarmak istediği noktasında da bir fikrimiz oluyor. Peki bunun Türkiye açısından ne gibi avantajları olabilir? Dünyada en çok dinlenen neyse, Asya ülkelerinin çoğu bunları kullanıyorlar. Oradan Batı’ya açılıyorlar. Bu şekilde kaynaşıyor şu an. Çin’in fenomen üretme derdi yok Hocam, Güney Kore’de K-Pop çok yaygın. Ama ben bu türü, Kore Halk Müziği’ne karşı bir yabancılaşma olarak değerlendiriyorum. Benzer bir durum Çin’de de var mı? Hayır yok. Çin’de “Ç-pop” diye bir şey yok. Çin’in, bu tür gruplar kurup biz de sizdeniz, biz de sizin gibi dans edebiliyoruz, sizin gibi müzik yapabiliyoruz gibi bir anlayışı yok. Güney Kore’deki en büyük örnekler Blackpink gibi, BTS gibi, EXO gibi global çapta özellikle Asya’yı kasıp korunan gruplardır. Çok ünlüler. Çin’de böyle bir şey yok. Çin’in fenomen üretme derdinin olduğunu düşünmüyorum. Ama onlarda şu var. Mesela çok iyi kemancılar, çok iyi piyanistler, çok iyi enstrümantalistler, çok iyi opera şarkıcıları, çok iyi gruplar, müzik grupları var. Yani orkestralar üretiyorlar, müzisyenler üretiyorlar. Bu başka bir şey. Çinliler demişler ki müzisyen üretelim. Çünkü K-Pop türü bir şeyle endüstriyi ülkenize kabul edeceksiniz, farklı bir kültür olduğunu da kabul edeceksiniz. Amerikan müziğini içinize alacaksınız. K-Pop, Güney Kore topraklarında yeşermiş bir müziğin dünyaya saçılması değildir: Müziğin içine yarı Korece kat, yarı İngilizce kat, Amerikan stilinde dans et ama yüzler, tipler, imaj Asyalı olsun; budur. Bunu bir şekilde Amerika’ya enjekte edebiliyorsun. Amerika’daki gelişim döneminde önce Asya’ya enjekte edildi, Amerika’ya ulaşmadı bunlar. Çin’de Doğu Performans Grubu’nun dans gösterisini izledik. “Mavi ve Yeşil.” Biz bunu Çin’de izlerken ne olduğunu tam anlamadık aslında. Çok güzel bir dans gösterisi, harika kostümler ve görkemli bir salon düşünün. Salonun dışında bu gösterinin fanları oturuyor. Hepsi öyle giyinmişler. Çılgın gibi bekliyorlar. Buna anlam veremiyoruz önce ve öyle giriyoruz salona, gösteriyi izliyoruz. Türkiye’de bir dans gösterisinin fanlarının olduğunu görmemişsinizdir. Ama orada böyle bir şey var. Hikâye “mavi ve yeşil”. Önce bunlara bakmak lazım. Çin’in tarihindeki çok önemli, tarihî bir resmin hikâyesi bu. Toplumu birleştiren bu tarihî resmin günümüze uyarlanmış bir hikâyesi. Yani gençler de görsünler ve izlesinler diye bir hikâye üretilmiş. Bundan bir dans gösterisi yapılmış. Çin kendi tarihini, kültürünü, dansını, sermayesini, genç kuşağa aktarmaya çalışıyor ve bunu kendi çizgisini bozmadan yapıyor. Doğu Performans Grubu’nun Pekin’deki bahçesinde bir yazı var: “Geçmişi al ve bugüne uygula.” Girişte koskocaman harflerle bu yazıyor. Yani geçmiştekini aynı şekilde buraya koy demiyor. Bugünkü koşullara uyarla, gençlere tanıt, onların anlayacağı dilde anlat diyor. İşlerini İstanbul’da da kendi kıyafetleri ve yapılarıyla anlatmaya çalıştılar. Ben Çin’de kendileriyle de epey sohbet ettim. Türk izleyiciye bunu nasıl anlatabiliriz diye sordular. Öncelikle bunun hikâyesini anlatın dedim. Hikâye çok önemli. Çünkü izleyici o resmin ne kadar değerli olduğunu bilsin ki anlasın. Biz izledik ve anlamadık. Ama ha böyle bir hikâye var; parşömenler arasında bir resim çıkmış. Toplumda herkes biliyor resmi, bir bütünlük oluşturmuş. Doğa sevgisi var, bir hanedanlık dönemi var... 57 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Dünyaya kendini anlatmaya çalışıyor Çin. Benim gördüğüm bu. Türkiye’den birçok arkadaşımı bu gösteriye davet ettim. İzlediler. Bunların arasında fenomenler de vardı. Çok etkilendiklerini gördüm. Çin devleti sanatını kendi özüyle, bozmadan ama modernleştirerek bize göstermek istiyor. Bütün sanat formülünün içinde bu var. Bu coğrafyanın hikâyesi Batı’dan farklı Hocam, Klasik Batı Müziği kilise müziği olarak doğmasına rağmen her tarihsel dönemde ve enstrümanlar geliştikçe yeni bir forma kavuşmuş ve dünyaya yayılmış. Asya’da müzik böyle bir gelişim evresinden geçmiyor sanırım. Örneğin Türk müziğinin Cumhuriyet’e kadar esas olarak tek sesli sürdüğü görülüyor. Bu konudaki fikirlerinizi merak ediyorum. Batı’daki gelişim çizgisi aslında çok değişik bir hikâyeye dayanıyor. Çünkü oradaki besteciler orkestrasyon yapmak zorunda oldukları için hayallerinde bir orkestra üretmek var. Bu nedenle sesleri, frekansları netleştiriyorlar. Bütün enstrümanları eşit yayıyorlar. Çünkü çok sesli müzik yapmak istiyorlar. Bu coğrafyada ise farklı bir hikâye var. Zaten Doğu müziği ile Batı müziğini ayıran en büyük şey budur. Batı müziğindeki müzikologlar ilk olarak Hindistan’a gittiklerinde ne diyorlar biliyor musunuz? Bu müzik tek sesli bir müzik; topu topu beş tane notadan oluşuyor, ilkel bir müzik diyorlar. Çünkü Batı mantığıyla çok sesli olmayan her şeye ilkel olarak bakarsınız. Oysa biz bir sesi dokuza bölüyoruz. Delilik! Türk müziği dokuza bölüyor bir sesi. İnci veya yakut arar gibi, toprakta altın arar gibi uğraşıyoruz biz sesle. Onlar ise müziği takım haline getirebilmek için sabitleyip küçültüyorlar. Ne anlamda küçültüyorlar? Nota aralıklarını küçültüyorlar ki kompozisyonu rahat yapabilsinler. Anadolu müziğinin ise tarihsel gelişimi çok orijinaldir. Çünkü Türk müziğinin temeli Anadolu’nun tarihiyle eşdeğerdir. Anadolu dediğiniz zaman Hititlere gidersiniz. Hititlere giderseniz püsküllü bir bağlama motifiyle karşılaşırsınız. Anadolu’da zengin bir kültür var. Frig var örneğin. Altta başka devletler var. Mezopotamya var. Anadolu’yu büyük bir çanak olarak düşünün. Her yerden sular ve değerli madenler akıyor buraya. Tarihsel gelişim olarak, kültür olarak çok zengin, inanılmaz. Hangisini sayayım! Enstrüman gelişiminde ya da okuma türlerinin gelişiminde sürekli farklı türler var. Yüzlerce tür okuma var. Bizim kulağımız, farkında olmasak da beş makama alışkındır. Ezan sayesinde beş makamla doğarsınız. Türkiye’de hiç kimseye Uşak makamındaki si koma modülünü anlatmak zorunda değilsiniz. Hepsi yapabilir. Ama Batı’dan gelen biri o sesi duyup yapana kadar çok uzun zaman harcamalıdır. Biz öyle doğuyoruz. Yani bu bir coğrafi kimlik. Osmanlı’sından tutun ondan önceki Bizans’ına kadar geniş bir kimlik. Bizdeki gelişim tarihseldir ve süreçlere dayanır. 58 Çin’in tarihi milattan önce beş binlere kadar dayanıyor. Taşlara kazınmış çizgilerle yani resimle başlıyorlar. O dil oralardan doğarak oluşuyor. Ve müzik hayatlarının kaçınılmaz hikâyesi. Bu olağanüstü bir şey. Çin coğrafyası küçük bir coğrafya değil. Çevresindeki bir sürü uygarlıktan etkilenerek daha büyük bir çanakla bu işi yapıyor. Doğu ve Batı müziğini ayırırken çok sesli ve tek sesli diye ayırmak ne kadar doğru? Hepsinin zenginlikleri ayrı. Müzik müziktir. Müzik toplam olarak güzel bir şeydir. Onlar da tek sesli olarak üretilmiş müzikleri çok seslendirmişler. Şu an yapılıyor; onun da örneği var. Ama siz bunu istemezseniz, Guzheng ile çalınmış doğayı anlatan performanslarını dinleyip arkasından kitap okuyabilirsiniz. Bunu her müzikte yapamazsınız. Çünkü Batı müziğinin orkestrasyonunu dinlediğiniz zaman Viyana’da olmak istersiniz. Viyana’da kitap okumakla, Pekin’de kitap okumanın duygusu ve içeriği birbirinden çok farklı olacaktır. Çinliler kültür anlamında Türkiye’ye nasıl bakıyor? Çinliler bize “Tuarçi” diyorlar. Bizi tanıyorlar. Ama nasıl tanıyorlar? Açıkçası çok detaylı incelediklerini düşünmüyorum. Aramızda on bin kilometre var. Bu uzun bir mesafe. Biz ne kadar Çin’i tanıyoruz? Bu da bir soru. Onların da bizi ne kadar tanıdığından emin değilim. Mesela herkes İstanbul’u biliyor. İstanbul çok önemli bir kültür şehri. Dünyada gerçekten çok büyük bir isim. Kapadokya’yı biliyorlar. Duymuşlar, görmüşler. Yani küçük bilgiler var bence. Türkiye hakkında detaylı bilgiler yok. Türk müziğiyle ilgili, özellikle Türkiye’de yapılan müzikle ilgili çok büyük iletişim sorunumuz var. Eğer toplumları yakınlaştırmayı düşünüyorsa devletler, bun- Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 ların aşılması lazım. Öğrenilmesi lazım karşılıklı olarak. Çünkü bizim onlarla ilgili bilgimiz ve onların bizle olan bilgisi halk katında zayıf. Az şey biliyorlar diye düşünüyorum. Fakat ben bir Türk’üm dediğimde, Türkiye’den geldim dediğimde insanların bana hiçbir zaman soğuk davrandığını görmedim. Herkes gülümseyerek hoş geldiniz dedi. Hatta havaalanında bir beyefendi yanıma geldi. YouTube kanalımdan da izleyebilirsiniz. “Ne yapmaya geldiniz Çin’e” dedi. “Ben müzisyenim” dedim. “Harika”, dedi, “o zaman çok güzel şeyler bulacaksınız burada, güzel bir seyahat olsun”. Beni tanımıyor. Yabancı olduğumu anlıyor sadece. Türklerin bir özelliği var, onu da söyleyeyim. Xi’an sokaklarında geziyorum. Çin yerel kıyafetlerinden giydim. Sokak boyunca kaç kişinin fotoğraf çektiğini hatırlamıyorum. Arkamda bir insan yığını benimle yürüyor. Bu kadar büyük bir ilgi olabilir! Gerçekten çok ilginçti, neden dedim benim peşimdeler, fotoğraf çektiriyorlar sürekli? Çünkü siz ilginç geliyorsunuz dediler. İnsanlar bana bakıyorlar, benimle dalga geçmiyorlar değil mi dedim. Emin olmak istedim. Belki kötü görünüyorumdur. Hayır hocam dediler, bu kıyafeti giyerek sizin bize duyduğunuz saygıdan dolayı onlar da size saygı duyuyorlar. Kötü bir bakış yok. Kötü bir söz yok. Zaten çok saygılı insanlar. Hem birbirlerine karşı saygılılar hem biz yabancılara karşı… Çok derin bir tarih bağımız var Çin’le Bu iki ülkenin birbirine yakınlaşması için kültür alanındaki bu uzaklığın aşılması için ne yapılması gerekiyor sizce? Bizim yetenekli müzisyenlerimizin, iyi şarkıcılarımızın, iyi orkestralarımızın Çin’e gidip bizi tanıtması lazım. Çin’deki müzisyenlerin de Türkiye’ye gelmesi lazım. Tek taraflı olmaz yani. Oradaki iyi şarkıcıları da bizim görmemiz lazım. Neler yaptıklarını incelememiz lazım. Çok derin bir tarih bağımız var Çin’le. Mesela İpek Yolu’nun tamamında gölge tiyatrosu var. Neden Türk Gölge Tiyatrosuyla Çin Gölge Tiyatrosu birlikte işler yapmasın? Çok basit, böyle bir bağ var bir kere, hazır. Birbirimizin tarihini tanımamız lazım. İlkokulda, ortaokulda dünya tarihini çok az okuyoruz. Genelde kendi coğrafyamızı okuyoruz. Hatta kendi tarihimizi daha çok okuyoruz. Biraz dünya tarihine meraklanmamız lazım bizim. Çünkü sadece biz yokuz. Çin’e gittiğiniz zaman görüyorsunuz. Pekin teknolojide epey ilerde. Bunu bilmemiz lazım. Onların da bizi bilmesi lazım. Bizim de çok ileride olduğumuz şeyler var çünkü. Karşılıklı bunlar. Tanıdıkları Türk müzisyen var mı Çin’de? Tanınan yok. Ben görmedim. Her anlamda bir yakınlık lazım. Yani ben İranlı şarkıcı Ali Rıza Ghorbani’yi tanıyorum. Ama ben ne zaman öğrendim? Altı sene önce. YouTube kanalım olmasaydı bilmeyecektim belki? Demek ki onlar da tanıtmıyorlar. Bakın eksiklerimiz var. Kendimizi tanıtmak için bir destek sağlamamız lazım. Özellikle geleneksel müzik yapan kişileri tanıtmak için buna kafa patlatmamız lazım. Bunları nasıl festivallere göndeririz? Nasıl destekleriz? Bununla biraz uğraşmamız lazım. Bu devlet politikasıyla mümkün olur sanırım. Mutlaka devletin bununla ilgilisi bir politikası vardır. Olmaması mümkün değil. Ama bunun üstüne çıkmak lazım. Para yağdırmak değil mesele. Üzerine biraz iyi düşünmek, doğru düşünmek, doğru hamleleri, doğru insanlarla, doğru gençlerle yapmak... Sorular çoğaldıkça kültürü öğrenme isteği çoğalır Hocam önümüzdeki dönemde Çin’in kültür alanındaki çalışmalara ağırlık vereceği görülüyor. Çünkü yakın zamanda devlet politikası olarak küresel medeniyet girişimi ilan ettiler ve dünyadaki farklı ülkeler olarak medeniyetlerimiz ve kültürlerimiz arasındaki bağı geliştirmemiz lazım dediler. Fakat çözüm noktalarından bir tanesi Türkiye’de de bir şeyler yapmak. Öncelikle bilinç yaratmak buna dair. Türkiye bu konuda bir devlet politikası mı izlemeli? Ya da Türk sanatçıları arasında böyle bir bilinç nasıl yaratılabilir? Bu konuda sizin önerileriniz çok önemli. Bu konulara kafa yoran bir müzisyensiniz. Bir kere Çin’in farklı bir kültür olduğunu kabul etmemiz lazım. Türkiye’nin yakın coğrafyasındaki müziklere çok aşinayız. Kendi müziğimizin içinde de var. Fakat Çin müziğiyle farklılıklarımızı görmeliyiz önce. 59 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Bu farklılıkları tanımaya açık olmalıyız. Bu başka bir şeydir. Bambaşka bir yerden örnek vereyim: Brezilya müziğini dinliyorsanız Brezilya’yı biraz tanımanız lazım. Bunlar samba dinleyip sadece dans ediyorlar dediğiniz zaman hiçbir şey anlayamazsınız. Şuna benzer bu. Dışarıdan bizim için Türkler de sadece halay çekiyorlar, dönüp duruyorlar çevrelerinde demelerine benzer. Ama halayın içinde bilirsiniz ki el ele tutuşma, coşku, bir hikâye vardır. Bunu bilirseniz heyecanlanırsınız. Bir Çinlinin yaptığı müziğin, kendi müziğinin ne anlattığını öğrenmeniz gerekiyor önce. Öğrenirseniz o müzik anlamlı gelir size. Hatta sevmeye başlarsınız. Kore müziğine ilgi duyan çok insanla karşılaşıyorum. Neden Çin müziğine iyi duymasınlar? Var olursa görmek, dokunmak isterler. Yani iletişim kültürü gelişirse etkileşimi de beraberinde getirir. Bir tohum atacaksınız. Tohumu büyüteceksiniz. Sonra da sonuçlarını almaya başlayacaksınız. Yoksa Çinli şarkıcıyı getir, bir konser versin ve dönsün. O anla kalacak bir şey. Karşılıklı süreci yaratmamız lazım. Bizim yetenekli müzisyenlerimizin, iyi şarkıcılarımızın, iyi orkestralarımızın Çin’e gidip bizi tanıtması lazım. Çin’deki müzisyenlerin de Türkiye’ye gelmesi lazım. Tek taraflı olmaz yani. Oradaki iyi şarkıcıları da bizim görmemiz lazım. Neler yaptıklarını incelememiz lazım. Çok derin bir tarih bağımız var Çin’le. Çin’e gittiğimde bahsettiğim enstrümanları ilk defa gördüm. Fakat hiçbir enstrümantalistle tanışamadım. İçimde yara şu anda. İlk hedefim o enstrümanları çalan insanlarla tanışmak. “Erhu” diye bir enstrüman var. Aklımı kaybettim. “Pıpa” diye bir enstrüman var. Muhteşem. “Ghuzeng” diye şahane bir enstrüman var. Hepsi doğayla ilintili. Arkasında âdeta nehirlerin, dağların sesi var. Çünkü hayatları, inanışları, yaşam formülleri, müziği yapma istekleri doğayla bütünleşmek üzerine. Böyle bir şey bizim göçebe müziklerimizde biraz var. Ben çok ilgi duydum ve bunu merak ediyorum. Öğrenmeye devam etmek istiyorum ve kanalımda duyurmak istiyorum. Yakın zamanda meşhur Uygur on iki makamını öğrenmeye gideceğim Urumçi ve Aksu’ya. Bu on iki makamı çekmek istiyorum. Neler olduğunu, nasıl geliştiğini, orada yaşayan müzisyenlerden, Türklerden, Kırgızlardan, Kazaklardan, orada yaşayan herkesten, Çinlilerden öğrenmek istiyorum. Ve bunları da kanalımda anlatacağım. Ben her anlamda toplumların birbirini tanımasının önemli olduğunu düşünüyorum. Bizdeki müzisyeni alalım, Çin’e götürelim. Bu neye yarar? Onu götürdüğümüz çevredeki insanların Türk müziğiyle tanışmasına yarar. Kötü mü? Hayır. Bu da bir iletişim yoludur. Belki oradaki insan bu müzik güzel müzikmiş, bu adamın sesi çok güzelmiş, bu kadının sesi çok güzelmiş der. Kimmiş bu? Yani bir merak yaratır bunlar. Ben Türkiye’ye Çinli çok şarkıcının davet edildiğini görmedim. Çinli enstrümantalistlerin çok geldiğini görmedim. Gelmiştir. Ama Avrupa’da yaşıyordur. Amerika’da yaşıyordur. Direkt Çin’den kalkıp gelmemiştir. Bunlar güzel iletişimlerdir. Ben görmek isterim. Kanalımda yayımladım. Çinli bir şarkıcıyla beraber oturdum. Bana bir şarkı söyledi. Ben de kanalımda yayınladım. Bence bu iletişimdi. Doğru bir iletişimdi bu. Yani onun sesinden ben etkilendim, sen de izlersen etkilenirsin dedim. Çin’de ezan okuyan bir insanı çektim. Bizimkiyle çok benzerliği yok ezan okuyuşunun. Benzemiyor tam. Ama bunu yayınladım. Yayınladığım zaman şöyle bir tepki oluyor önce. İnsanlar bu nasıl ezan diye düşünüyor. Ezan güzeldir yine de. Böyle mi ezan okunuyor? Neden böyle okunuyor? Bu tür sorular çoğaldıkça kültürü öğrenmek istersiniz. Yani önce duymanız lazım. Görmeniz lazım. Tanışmanız lazım. Yapılmayacak şey değil bu. Çok rahat yapılır ama bu iletişim sürekli canlı tutulmalı. Neden o Çin enstrümanlarını çalan müzisyenler gelip Türkiye’de konser vermesin? Neden müziklerini anlatmasınlar? Çok rahat anlatabilirler. Bu da bir iletişim yöntemidir. Örneğin Ankara’da Güney Kore’nin muhteşem bir kültür çalışması var. Türkiye’de Güney Kore müziğini beğenen bir sürü insan gidiyor buraya. Enstrümanlarını öğreniyor. Yapıyor ve çok da başarılılar. Ben Güney 60 İpek Yolu hayatı taşıyor Sizin bu konuda projeleriniz var mı? Benim en büyük hedefim şu: İpek Yolu projemiz var. İpek Yolu’nda hayatın taşınması. Ben de kanalımda öncelikle bunu başlattım ve Çin gezim bunun birincisiydi. İlk bölümüydü. Pekin ve Xi’an gezime “Müziğin Yolu 1” adını verdim. Şimdi “Müziğin Yolu 2”yi çekeceğim. Sonra İpek Yolu üzerinde her yere gitmek ve bu bağlantıyı videolarla kurmak istiyorum. Benim yaptığım bir arşiv çalışmasıdır. Biz bu videoları yaptığımız zaman insanlar şöyle düşünüyor olabilirler: Yaptın da ne oldu? Beni izleyen her kesimden insan var. Videoları gördüklerinde bir merak uyandırıyorum. İnsanlar peşine düşmeye başlayabilir. Bir kişi peşine düşer, üç kişiye dönüşür; beş kişi, on kişiye… Ben kanalıma başladığım zaman abonem beş, on kişiydi. Şu an bir milyonu aşkın abonem var. Bu zamanla oluşuyor. Yoksa ses analizi yapan bir adamı niye izlesin insanlar? Olay buraya geldi. Şu an yaptığım projeler de böyle. Bir yola çıktım. Bunun adına “Müziğin Yolu” dedim. Ömrüm boyunca ne kadar yere ulaşabilirsem ulaşacağım. Bu yolu olabildiğince sürükleyeceğim ki buradaki insanlar birbirini daha fazla tanısın. Ve müziklerinin birbirlerine ne kadar yakın olduğunu görsünler. Müziğin bir bütün olduğunu görsünler. Şuna eminim; dünyada tüm politikaların üstünde tek bir şey var: o da müzik. Müzikte kavga yoktur. Müzikte sürtüşme yoktur. Rekabet yoktur. Müzik müziktir. Dinleyen insan insandır. Güzellik budur. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Dünyayı Avrupalılar mı keşfetti yoksa Doğulular mı DOSYA Alp Hamuroğlu Çin, “Doğu uygarlığı”na dâhildir; Doğu uygarlığının parçalarından biridir. Bugünkü Çin, eski uygarlıkların bugün tek yaşamakta olanıdır, bütün antik uygarlıkların tek ayakta kalanı, günümüze tek gelenidir. 21. yüzyılın “Doğu’nun yüzyılı” olacağı ve bunun barışçılıktan ayrılmayacağı yolundaki öngörülerin en önemli dayanağı Çin’in bugüne kadarki ve bugünkü durumudur. “Gerçekte uzun mesafeli seyahatler ve keşifler yeni değildi. Araplar, Hintliler, Çinliler, Vikingler ve Polinezyalılar, 15. ve 16. yüzyılda Avrupalılardan önce, olağanüstü okyanus seyahatlerini başarmışlardı. Fakat onların bu başarıları unutuldu ve tekrarlanmadı ya da yerel bir önem taşımasının ötesine geçemedi.” D. ARNOLD1 Zheng He’nin Hint Okyanusu seferlerinin güzergâhı. “... Sıklıkla, Batı’nın kültür uygarlığının kökenini Doğu’ya borçlu olduğunu unuturuz. Antikité (Eski Yunan ve Roma) dünyası Batılı değildi; aksine doğuluydu. Bir coğrafi varlık olarak Avrupa, Akdeniz kültürünün bölünmesinin bir ürünüydü.” G. DELANTY2 D oğulu olmak, Avrupalıların keşiflerinden yüzyıl sonra anlamını yitirdi. Çünkü, birincisi, keşfedilen coğrafyalardaki insanlar, acaba gerçekten insan mıydılar? Giyinmiyorlardı, evlerde yaşamıyorlardı ve vahşiydiler.3 Ama önemli olan, “Hintli”lerin (Kuzey Amerika “kızılderili”lerinin), Afrika zencilerinin, Uzak Doğudaki adalı yerlilerin, Güney Amerika’daki tropik kabilelerin insan olup olmadıklarının Avrupalılar tarafından “araştırılması”dır. Doğuluların silahları çok basitti, hatta bazen yoktu. Bu yönleriyle yenilgilerini davet ediyorlardı. Bu yüzden hep saldırıya uğradılar, kendilerine karşı hep zor kullanıldı, hep gereksizce ezildiler. Doğulular başka türlüydüler. Örneğin, barışçıydılar. Ve Hıristiyan da değildiler. Avrupalılar ise onlardan üstündü, onları hep yenenlerdi. İkincisi, onlardan üstün olunca onların her şeylerine göz diktiler; ülkelerini, topraklarını sahiplendiler; aynı zamanda hayatlarını da. Kendileri onlara efendiydi, onlarsa köle. O zamandan sonra Avrupalılar da insanlık, Avrupa’dan ve Avrupa dışından, batıdan ve doğudan olmak üzere iki çeşit, bu iki “yer”den iki tür insan olduğunu varsaymaya başladı.4 Papalık karar verdi, Doğulular, insandılar, çünkü Hıristiyanlaştırılmaları gerekiyordu (insan olmayanları Hıristiyanlaştırmak olmazdı!). En büyük ve ilk planlı keşifçi olan Çin, dünyayı “keşfederken” hiç istilacı, ilhakçı, fetihçi, istismarcı ve sömürgeci olmamıştı. 1) Arnold, s.9. 2) Delanty, s.81. 3) Aslında Avrupalı için “ilkel insan” tamlaması bile tartışmalıydı. 1550 yılında Amerika yerlilerinin insan olup olmadığı sorusuna yanıt vermek için bizde Şarlken olarak bilinen Kutsal Roma Cermen İmparatoru V. Karl (Charles Quint), “Valladolid Tartışması”nı yürüttüğü toplantılar yaptırmıştı, bkz. Hobson, s.172. 4) Afrika’nın da Doğu’nun bir parçası olarak ya da bir çeşit Doğu gibi görülmesi yüzünden Afrikalılar da zaten Doğulu kapsamındaydılar. Ayrıca Doğu’ya batı yoluyla gittiklerinden yeni bir kıtayla karşılaşacaklarını bilmiyorlar, vardıkları yerin Hindistan olduğunu sanıyorlardı, bu yüzden Amerikan yerlileri Doğuluydu! 61 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 (M.S. ilk bin yılın arkasından başlayarak) Türklerle birlikte paylaşılmış7 olsa da antik dünyadan bugüne ulaşan tek süreklilik özelliğiyle biriciktir ve benzersizdir. Bilinir, devlet oluşumu ile iz bırakan ve en uzun süren ilk büyük ticaret yolunun (İpek Yolu) kaynağı olarak da önemlidir. Amiral Zheng He, dev boyuttaki gemileriyle birlikte Malezya’daki bir tapınakta resmedilmiş. Yeni anakaralar, yepyeni kıtalar da coğrafyalarıyla ortaya çıktıktan sonra “güney” yönü de bir insan deposu olarak algılanmaya başlandı ve dünya, o zamandan beri, aynı “Batı-Doğu” gibi, “Kuzey-Güney” ifadeleriyle de ikiye ayrılır oldu. Fakat bu yeni algı ve ifade şekli, genel anlamda, koskoca insanlık tarihinin son beş yüzyıllık küçük bir parçasıyla ilgili olduğundan diğerinin tam olarak yerini almadı. Yerine göre ikisi de kullanılmaktadır. 20. yüzyıl sonunda “keşifleri” keşfetmek İngiliz donanmasında denizaltı subaylığı yapmış bir denizci olan Gavin Menzies, emekli olduktan sonra hayatının en büyük merakını gidermeye çalışır, uzun yıllar araştırmalar yapar, dünyayı deniz yoluyla defalarca dolaşır, 120 ülkeyi ziyaret eder, 900’den fazla müze ve kütüphaneye gider, Orta Çağ’da önemi olan bütün limanlara bir göz atar ve kendini Çinlilerin gezilerine ve (aynı zamanda bundan sonra sözünü çok edeceğimiz) bir Çin amiralinin seferlerine adar. İlk kitabıyla (1421, London 2003), müzelerde rastladığı haritalar sayesinde ve bu tarihî haritalar yüzünden çıktığı yolda karşılaştıklarını ve bunun sonucu olarak öğrendiklerini paylaşır: “Yeni kıta”ya, yani Amerika’ya, Kristof Kolomb’dan (1451-1506) önce gidilmiş olması gerekmektedir.5 Gidenler en başta, daha doğrusu, en önemliler olarak Çinlilerdir6 ve Çinliler gidenlerin içinde en bilinçli ve anlamlı olanlardır. Çünkü Çin, kendi başına bir uygarlık olduğu bir yana, belirli bir döneme kadar tarih boyunca Doğu’yu temsil etme algısını en çok karşılayan olagelmiştir. Bu zaman zaman Hindistan’la ve 5) Bu konuda geniş bilgi için yayınlarımıza göz atılabilir; sırasıyla, bir “kaza” sonucu olarak Fenikeliler (“Fenikelilerin Yolculukları”), Vikingler (“Vikingler Amerika’yı Colomb’dan 500 Yıl Önce Keşfetti”) ve Araplar (Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, “Araplar, Kolomb’dan Önce Amerika Kıyılarında”) konusunda bkz. Kapak: “‘Coğrafi Keşifler’ Tarihi Ne Kadar Doğru? Amerika’yı En Son Kolomb Keşfetti”, Bilim ve Ütopya, sayı 95, Mayıs 2002, s.22-33. Ayrıca daha geniş bilgi için bkz. Recai Tekoğlu, “Amerika Kıtasını İlk Olarak Fenikeliler mi Keşfettti?” ve Sami Öngör, “Vikingler 11. Yüzyılda Amerika’daydı”, Bilim ve Ütopya, sayı 69, s.50-52. 6) “15. Yüzyılda Çin Okyanuslara Hükmediyordu / Amiral Zheng He ve ‘Yüzen Ejderhalar’ı”, Bilim ve Ütopya, sayı 69, Mart 2000, s. 14-19. 62 “Yeni kıta”ya, yani Amerika’ya, Kristof Kolomb’dan (1451-1506) önce gidilmiş olması gerekmektedir. Gidenler en başta, daha doğrusu, en önemliler olarak Çinlilerdir ve Çinliler gidenlerin içinde en bilinçli ve anlamlı olanlardır. Çünkü Çin, kendi başına bir uygarlık olduğu bir yana, belirli bir döneme kadar tarih boyunca Doğu’yu temsil etme algısını en çok karşılayan olagelmiştir. Çin gemi ve filoları Amerika’ya üç yoldan da gitmişlerdi. (1) Afrika’yı dolaşarak ya da Akdeniz’den çıkarak batı yoluyla, (2) Pasifik Okyanusu’nu geçerek doğu yoluyla ve (3) kutba yakın buzul geçitlerini aşarak kuzey yoluyla. Daha öncesi de vardır8 ama. 14. yüzyılda ve 15. yüzyılın başlarında Çinliler dünyanın çeşitli yerlerine birçok büyük keşif gezisi yapmışlardır. Bunlardan birinde, Avrupalıların 16. ve 17. yüzyıllardan sonra “keşfettikleri” Avustralya’daydılar, oraya daha önceleri de gitmişlerdi.9 1421 yılında dört filodan oluşmuş büyük bir Çin armadası ile Pasifik Okyanusu geçildiği gibi, kutuptan kutba, kıtadan kıtaya dünyanın neredeyse her yerine gidilmişti. Bunun dışında ticaret gemileri zaten sürekli olarak Batı Asya’ya (Orta Doğu’ya), Arap Denizi’ne, bütün Akdeniz’e ve Avrupa’ya mal taşımakta ve göndermektedir. Çinliler gezilerinde “en batıda” (“Emperyal Ming’in batısı”nda) ya da “en kuzeyde” (“Emperyal Ming’in kuzeyde bulunan uzantısının kuzeyi”nde) bütün mesafeleri hesaplayabilmekteydiler ve doğru olarak hesaplayabilmişlerdi. Çinlilerin Amerika kıtasının hem kuzeyine hem de güneyine hem batısına ve hem de doğusuna defalarca gitmiş oldukları çok sayıda kanıtla bugün kesinleştirilmiş durumdadır. 7) Türkler, Avrupa’nın düşmanları olarak Haçlı Seferleri öncesinde (11. yüzyıl) propaganda malzemesi yapılmışlardır. Avrupa’nın Türklere en yakın bölgesinde bulunan Almanya’da Seferlerin adı Türkenkrieg’di (“Türk Savaşı”); geniş bilgi için Doğu’dan Batı’ya Uygarlık Kapıları başlıklı çalışmamıza bkz. “VI. Hıristiyanlığın ‘Haklı’ ve ‘Kutsal’ Savaşı: Haçlı Seferleri” bölümü, s.245-354. 8) Örneğin, Çinliler Tang Hanedanı (626-907) döneminin son yıllarında Afrika’nın batı kıyılarına keşif seferleri yapmışlardı. Bkz. Gürdeniz, Mavi Uygarlık, s.75. 9) Avrupalıların oldukça geç gittiği bu kıta Çinliler tarafından (büyük bir olasılıkla 7. yüzyıldan başlayarak) zaten hep ziyaret edilmekteydi; geniş bilgi için bkz. Joseph Needham, Science and Civilisation in China, Volume 4, Part 3, Cambridge University Press, Cambridge 1971; akt. “Çinliler, Avrupalılardan Birkaç Yüzyıl Önce Avustralya’ya Gitmişlerdi”, Bilim ve Ütopya, sayı 95, Mayıs 2002, s.18-19. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Çinlilerin bu dönemdeki gezilerinin önemli bir kısmı, Amiral Zheng He’nin planlaması ve yönetimi altında yapılmıştı. Efsanevi amiral 1405’ten ölümü olan 1433’e kadar denizaşırı ölçekte yedi büyük geziye önderlik ve komutanlık etmişti. Amiral, 1405 ve 1433 yılları arasında 28 yıl boyunca yaptığı bu seferlerde, “300 bin kilometreye, yani yaklaşık 7,5 kez dünyayı dolaşma mesafesine eriş”mişti.10 Ve bu geziler Çin tarihindeki gezilerin en dikkate değer olanları ve en önemlileriydi. Geziler, amiralin Çin imparatoru tarafından dostluk elçisi olarak görevlendirildiği gezilerdi ve filolarda bütün önemli diller ve bölge dilleriyle ilgili olarak çevirmenler grubu bulunuyordu (en az 17 dilden söz edilmektedir).11 İngiliz deniz subayı Menzies merakını giderecek gizlere önemli ölçüde ulaşmıştı. İşte şimdi burası çok önemli: Çinlilerin dünya gezilerinin başarılmasının gereği olan gökyüzü haritaları Çinli gemicilerin zaten ellerindeydi ve gezilerin sonucu olarak dünya haritaları da yapmışlardı ve bu denizler ve yeryüzü haritaları dünyada ilk kez onlar tarafından çizilmişti.12 Çinliler, 13. yüzyılda Arap gökbilimcilerini ülkelerine davet etmişler, çalıştırmışlar, gökbilimi konusundaki bütün bilgi ve birikimini bir araya getirmişlerdi.13 Kubilay Hanlığı dönemindeki Yuan Hanedanı (1280-1368) zamanından beri dünyanın en iyisiydiler. Haritaları bugünkü dünya haritalarının aşağı yukarı aynısıydı, üstelik nispeten küçük adalar da dâhil olmak üzere ayrıntılara kadar… Avrupalılar “Hindistan’a ulaşmak için” Amerika’ya doğru yola çıkarken ve “keşifler dönemi”ne giriş kapısı aralanırken ellerinde “dünya haritaları” bulunmaktaydı.14 Avrupalıların elindeki bu haritalar ise ya Çinlilerin yaptığı haritalardı ya da Çinlilerin yaptığı haritalardan yararlanılarak çizilmişti. (Piri Reis’in haritasının da gene Çin haritalarından yararlanılarak yapılmış bir Portekiz çiziminden alındığı ve başka harita kaynaklarıyla karşılaştırılarak ve birleştirilerek yapıldığı sanılmaktadır.15) Ayrıca Avrupa’dan çıkmış olduğu söylenegelen birçok teknolojik buluş kıtaya daha önce Çinlilerin getirdikleriydi. Bunların küçük bir kısmını Avrupalılar da kabul ediyorlardı. Ancak Avrupamerkezcilik hepsine razı olmak gibi bir havada ve anlayışta olmadığı gibi, açıkça tarih hırsızlığı ve tarih tahrifatı da yapmaktan çekinmiyordu.16 Menzies, Avrupalıların “keşiflerine” bir muhalif gibi bakarak, onları önemsizleştirerek ve yok sayarak karşı çıkmayı tasarlamış ve uygulamıştı! Düşmanlık yapıyordu! Tezlerinde abartılı olmakla suçlanarak hedef alındı. Çok şey uydurmakla itham edildi. Aslında Menzies’de esas karşı çıkılan, Çinlilerin Avrupalılardan önce Amerika’nın keşfini yapmış olmalarıydı. Çünkü Çin kaynaklarında Amerika’ya da gidildiğinden söz edilmiyordu.17 Oysa sorun başkaydı ve işin boyutları başka türlüydü. Çinlilerin bu dönemdeki gezilerinin önemli bir kısmı, Amiral Zheng He’nin planlaması ve yönetimi altında yapılmıştı. Efsanevi amiral 1405’ten ölümü olan 1433’e kadar denizaşırı ölçekte yedi büyük geziye önderlik ve komutanlık etmişti. Amiral, 1405 ve 1433 yılları arasında 28 yıl boyunca yaptığı bu seferlerde, “300 bin kilometreye, yani yaklaşık 7,5 kez dünyayı dolaşma mesafesine eriş”mişti. “Keşifler Çağı’nda yeni olan şey, coğrafi araştırmalar sayesinde dünya okyanuslarının tek bir denizcilik sistemine bağlanması ve bu denizlerde sağlanan egemenliğin, Avrupa’nın her meskûn kıtaya etkisinin nihai yazılımına temel oluşturmasıdır.”18 Bu yüzden Avrupalıların Doğu’ya ulaşmak için seyahatleri büyük kahramanlıklardı, fetihleri ise ne tartışılabilir ne olumsuzlanabilir ne önemsizleştirilebilir ve ne de öncesi olabilirdi. Keşifler insanlık için olduğu gibi insanlığın doruk noktalarından biriydi. Öncesini aramaya ne lüzum vardı? Zheng He’nin gemileri, filoları ve gezileri Çinlilerin devasa gemisi Junk ve Kolomb’un gemisi Santa Maria karşılaştırılabilir ölçeklerde modellenmiş. 10) Aynı yazı, s.15. 11) K. N. Chaudhiri, Trade and Civilization in the Indian Ocean, Cambridge University Press, Cambridge 1985, s.154 not 29; akt. Menzies, 1434, s.62. 12) Geniş bilgi için bkz. Menzies, 1421, s.277 vd. 13) Bu konuda geniş bilgi için bkz. Deng Yinke, s.81 vd. 14) Örneğin, Kristof Kolomb, “seyahatine yelken açmasından 18 yıl önce Amerika’nın bir haritasını gördüğünü seyir defteri”ne yazmıştı. Bkz. Menzies, 1434, s.33. Büyük Çin Amirali Zheng He (1371-1433), Türk asıllı bir Müslümandır ve Kunming’de (Yunnan Eyaletinde bir Moğol kenti) doğmuştur. Asıl adı Hacı Mahmud Schams’dır. Çin kaynaklarında Ma Sanbao 15) Menzies, 1421, s.147. Ayrıca bkz. Goody, Tarih Hırsızlığı, çok yerde. 16) İki farklı ve birbirine ters bakışla ilgili zamandizin için bkz. Hobson, s.306 vd. 17) Bu olgu, Çin’in deniz faaliyetlerini sonlandırmasından ve bu çalışmaların bütün kayıtlarının imha edimiş olmasından dolayı olmalıdır. 18) Arnold, s.9. 63 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 ortalarına kadar Atlantik Okyanusu’na açılan hiçbir Avrupa gemisinin boyu 35 metreyi bulmuyordu. Kristof Kolomb’un Portekiz’in Cadiz limanından okyanusa açılan üç gemisinden en büyüğü olan Santa Maria’nın boyu 26 metreydi.22 “Yüzen ejderhalar” adı verilmiş Çinlilerin en büyük gemilerinde dokuz direk bulunuyor, önünde “ejderha gözleri” olan gemiler bin kişi taşıyabiliyordu. Büyük İslam gezgini İbn Battuta (1304-1377) Çinlilerin filolarını ve onların içinde olan böyle inanılmaz büyüklükteki bir gemisini de görmüş ve gezmiş olmalı ki bu gemilerde binlerce insan, “dört güverte, kabinli özel odalar ve tüccarlar için salonlar bulunur” demektedir.23) Piri Reis’in haritasının da Çin haritalarından yararlanılarak yapılmış bir Portekiz çiziminden alındığı ve başka harita kaynaklarıyla karşılaştırılarak ve birleştirilerek yapıldığı sanılmaktadır. (ya da “Ma He”) olarak da geçmektedir. “Ma” soyadı, oradaki Müslümanlar arasında Hz. Muhammed’in adını temsil ediyordu. Küçük yaşta Çinlilerce esir alınan Mahmud hadım edilmiş, kendisine yeni ad verilmiş ve iyi bir eğitim görmüş, yetiştirilmiştir. Yetenekli bir genç olarak Ming Hanedanı (13681644) döneminin başlarında yükselmiş ve erken yaşta amiral olmuştur. Deniz korsanlığına karşı mücadele konusunda büyük başarılar kazanmış amiral, Çin tarihinin önemli kişiliklerindendir. Boyu iki metreden fazla olan heybetli amiral, olağanüstü bir hafızaya sahipti (öğrendiği ve okuduğu hiçbir şeyi unutmuyordu, on bir yaşında Arapça Kur’an’ı ezberlemişti, hafızdı), araştırma yapabilecek derecede disiplinli, kültürlü ve son derece gelişmiş bir aydındı. 1431 yılında 3 binden (rakamla 3.000’den) fazla gemilik donanmasıyla bir geziye çıkar.19 Bu sayıda geminin o günün ölçülerinde dünyanın en büyük filosu olmasından daha önemli olan, bugün dünyadaki en büyük filolara sahip olan ABD’nin donanmasında yalnız 285 gemi olduğudur (bu rakam Amiral Cem Gürdeniz’in verdiğidir.20 Başka kaynaklar gemi sayısının 400’ün üstünde veya 500 civarında olduğundan söz etmektedir ancak “285”, 2014 Şubat’ında ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Greenert’in yaptığı açıklamadandır, bu duruma göre yüksek olan rakamlar otuz yıl öncesine aittir.) Ayrıca Zheng He’nin yedi yolculuğunun her birinde emrinde binden fazla gemi bulunduğu da belirtilmektedir.21 Üstelik, Çin gemilerin bazılarının boyu 150, eni ise 50 metreden büyüktür ve bunlar bugünün “transatlantik”lerine benzemektedir. (17. yüzyılın 19) Çin denizciliği ile ilgili bilgi için bkz. Özgür Erdem, “Avrupamerkezci Tarih Tezine Büyük Darbe”; Menzies, 1434 içinde, s.13 ve s.16. 20) Gürdeniz, Mavi Uygarlık, s.146-47 ve Gürdeniz, Hedefteki Donanma, s.371. 21) Menzies, J. J. L. Duyvendak’a (“The True Dates of the Chinese Maritime Expedition in the Early Fifteenth Century”, T’oung Pou, no 34, Leiden 1938, s.341-45, 349) dayanarak bu bilgiyi vermiştir, bkz. 1434, s.50. Ayrıca ayrıntılı başka bilgiler için bkz. s.53 vd. 64 Çin’de Avrupalılar için tasavvur dahi edilemeyecek ölçülerde, sayılarda ve büyüklüklerde gemi bulunmaktadır. Yalnız tahıl taşıyan 20 binin üzerinde gemi vardır. 16. yüzyılda en büyük İngiliz gemileri en fazla 400 tonlukken yüzyıllardır 3 bin tonluk gemiler sürekli sefer halindeydi. Sonuçta Çin’de Avrupalılar için tasavvur dahi edilemeyecek ölçülerde, sayılarda ve büyüklüklerde gemi bulunmaktadır. Yalnız tahıl taşıyan 20 binin üzerinde gemi vardır. 16. yüzyılda en büyük İngiliz gemileri en fazla 400 tonlukken yüzyıllardır 3 bin tonluk gemiler sürekli sefer halindeydi.24 (En büyük gemiler en fazla 62 olmuştu.) Donanma yalnız içi mal dolu ticaret gemilerinden ve armağan, oyuncak, oyun malzemesi, kitap ve benzeri malzemelerin depolandığı teknelerden oluşmuyordu. “Gemiler hem malzeme hem de kültür taşıyan yüzen depolardı”, “dünyanın yarısının bilgisinin ambarı” olan “Zheng He’nin filosu, yüzen bir üniversiteyi andırıyordu ve kütüphanesinde o dönem dünyada bulunan üniversitelerde olandan daha fazla entelektüel bilgi birikimine sahipti”.25 Gemilerin bir kısmı da savaş gemisiydi ve bunun yanı sıra gemiler çok sayıda savaşçı taşıyordu. 180’den fazla sağlık memuru, her meslekten tamiratçılar, her daldan bilimciler ve yazıcılar, çeşitli dinlerden din adamları, aşçılar görevliydiler (Zheng He’nin bir seferindeki adam sayısı 27 bindi). Hastalıklara karşı ilaçlar, özellikle iskorbüte karşı meyveler (narenciye, hindistan cevizi vb.) özel gemilerde taşınmaktaydı. Hatta “sebze ve meyve yetiştirmek üzere güvertelerde devasa küvetlerde toprak” bulunuyordu.26 Dolayısıyla hiçbir eksikleri yoktu! 22) Bkz. Polat, Türkiye İçin Jeopolitik Rota, s.30. 23) Bkz. The Travels of Ibn Battuda, AD 1325-1354, Band 4, Hakluyt Society, London 1994, s.813; akt. Menzies, 1434, s.95. 24) Hobson, s.70. 25) Bkz. Menzies, 1434, s.69 ve 62. 26) “15. Yüzyılda Çin Okyanuslara Hükmediyordu / Amiral Zheng He ve ‘Yüzen Ejderhalar’ı”, Bilim ve Ütopya, sayı 69, s.16. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Çinlilerin Akdeniz’de bir dostluk ziyareti ve Avrupalılara “armağanları” Amiral, bir seferinde donanmasının bir kısmını Hind Okyanusu’ndaki Kalikut’a (Kalküta ile karıştırılmaması lazım, bugün Kajikod) yollarken kendisi ayrılarak “Arap Denizi”ne gelir. Amaç, kendilerine göre daha geri olduğunu bildikleri kıtalara, esas olarak da Asya’nın batı bölümündeki bölgeye, “geri toplumlar diyarı”na, yani bugünkü Avrupa’ya bir dostluk ziyareti yapmak, oralara biraz bilgi ve teknoloji götürmek ve aynı zamanda, yanlarında götürdükleri malları orada satmaktı. Çin malları zaten eskiden beri hem karadan İpek Yolu’yla Avrupa’ya hem de gemilerle deniz yoluyla Akdeniz’e ulaştırılıyor ve Avrupalılara satılıyordu. Ancak önemli olan, Çinliler, Avrupalıların Çin hakkında bildiğinden çok daha fazlasını Avrupa ile ilgili olarak biliyorlar ve hatta Avrupa’daki gelişmeleri takip ediyorlardı. Kurulan ilişki ile geri ve ilkel olarak niteledikleri Avrupalıların “imparatora övgülerini sunmaları” imkânı yaratılıyordu. Bugün İtalya’da Rönesans’ın ilk kıvılcımının Zheng He’nin gezisi ve armağanlarından başladığı yolunda değerlendirmeler yapılmaktadır. Herkes kabul etmiyor, ancak gene de Çinliler İtalya’ya çok şey vermişlerdi. Ayrıca Rönesansın, Aydınlanma’nın ve Avrupa’daki bilimsel gelişmelerin Çin’den ve Doğu’dan nasıl etkilenerek ortaya çıktığı ve Doğu’dan nasıl beslendiğiyle ilgili kaynaklar yüzyıllar boyu ulaşılır ve görülür olmaktan çıkarılmıştır. 1423 yılında, Çinli amiralin 1421’de yola çıkan filosunun seferdeki son gemisi de Çin’e dönmüştü. Bundan sekiz yıl sonra, Floransa’ya gidildiği, Roma’da Papalığın da ziyaret edildiği, yukarıda arabaşlıkta sözü edilen Akdeniz dostluk gezisi yapılmıştır. Ziyarette Papa IV. Eugenius’a (1431-1447) gökbilim harita ve takvimi sunulmuş. Takvim, Shoushi olarak anılıyormuş. Bir imparatorun isteği üzerine yapılmış ve gökbilim esaslarına dayanıyormuş. Takvimin önemi, o dönemde Avrupalıların ortak bir takvimlerinin olmamasından kaynaklanıyordu ve Çinliler bu konuda bilgi sahibiydiler. Gregoryen takvimin Avrupa’da kullanıma girmesi için daha bir yüzyıl geçmesi gerekiyordu. Amiralin yanında armağan olması için götürdüğü haritalar ve takvim yanında bir de ansiklopedi vardır. Yongle Dadian adı verilmiş ansiklopedi, 50 milyon karakterden, 7 bin başlıkta 22.397 bölümden, 11.095 ciltli büyük boy kitaptan oluşmaktaydı; ciltlerin yan yana dizilebilmesi ise 550 metre uzunluğunda raf gerektirmekteydi. Uzun yıllar boyunca hazırlanan eser 3 bin bilgin tarafından derlenmiş, 1421 yılında tamamlanmış, baskı makinası (matbaa) ile çoğaltılmıştı.27 Zheng He’nin yolculukları boyunca ortaya çıkmış çeşitli bilgiler de ansiklopediye bir yandan ekleniyordu, eklenmişti ve eklenmekteydi. Ancak, dünyada mevcut bulunan her konuyu kapsayan ansiklopedi, aktardığı “istenmeyen bilgiler” ve işlerine gelmediği için “doğru bulunmayan bilimsel veriler” bakımından Hıristiyan dünyasının merkezinin savunduğu ve toplumlarına dayattığı bilim dışı tezlere uygun düşmüyordu. Örneğin, bütün Avrupa’da, dünyanın yuvarlak olmadığı, okyanusun sonu olmayan bir deniz olduğu, güneşin, tepsi gibi olan dünya etrafında döndüğü vb. görüşler “geçerli”dir ve “resmî”dir. Galileo Galile’nin (1564-1642) Engizisyon tarafından yargılanmasına (1633) daha 212 yıl vardır. Mahkemede, artık “Keşifler Dönemi” yaşandığı ve dünya turu da yapıldığı için yuvarlaklığı kabul edilmekle birlikte dünyanın dönmediği (buna karşılık güneşin –aynı ay gibi– dünyanın etrafında döndüğü) savunulmakta ve sanığa bunu kabul etmesi dayatılmaktadır. “Hıristiyanlık merkezli Avrupa”, “Roma merkezli dünya” ve “dünya merkezli evren” safsataları devam etmektedir. Ancak, eppur, si muovel’dir (“dünya gene de dönüyor”dur). Bu akıl ve bilim dışılıkların sürmesinin istenmesi nedeniyle olsa gerek, ansiklopedi, Avrupa bilim dünyasında kullanıma sokulmamış, hatta neredeyse gizlenmiş ve dahası, sanki “yasaklanmıştır”. Oysa eser, kıtanın Orta Çağ’ını yaşayan Avrupalılar için çok çeşitli ve yararlı olacak bilgiler de barındırmaktaydı. Avrupa’da kullanılan ortak bir takvim bulunmamasına rağmen Papalık, Çinlilerin getirdiği takvimi de örtbas edecek, ortaya çıkarmayacaktı. Bütün bunlara karşın bugün İtalya’da Rönesans’ın ilk kıvılcımının Zheng He’nin gezisi ve armağanlarından başladığı yolunda değerlendirmeler yapılmaktadır. Herkes kabul etmiyor, ancak gene de Çinliler İtalya’ya çok şey vermişlerdi. Ayrıca Rönesansın, Aydınlanma’nın ve Avrupa’daki bilimsel gelişmelerin Çin’den28 ve Doğu’dan nasıl etkilenerek ortaya çıktığı ve Doğu’dan nasıl beslendiğiyle ilgili kaynaklar yüzyıllar boyu ulaşılır ve görülür olmaktan çıkarılmıştır. Song Hanedanlığı sırasında icat edilmiş manyetik pusulayı, ilk kez büyük denizci Zheng He, Hint Okyanusu’nda denizde ilerleyebilmek için kullandı. 27) Menzies, 1434, s.59. Daha geniş bilgi için bkz. s.60-62 ve s.66-76. 28) “Mekanik ve diğer tekniklerin Çin’den Batı’ya aktarılışı” ile ilgili liste için bkz. Goody, Tarih Hırsızlığı, s.175. 65 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Çin deniz dostluk filoları 15. yüzyılda Akdeniz’de Yukarıda ticaret gemilerinden söz edildi. Uzak yerlere seferler, yalnız çok büyük filolarla yapılmıyor, belli bir düzen ve planlama içinde az sayıda gemiyle de (birkaç yüz tekneden oluşan filolarla da) seferler yapılıyordu. Hindistan, Kızıldeniz, Akdeniz ve Doğu Afrika sahilleri Çin ticaret filolarını ağırlamaktaydı. Bunlar içinde Akdeniz nüfus yoğunluğuyla ve önemli zengin ve büyük devletler varlığıyla en önemli ticaret bölgesi durumundaydı. Bu, İpek Yolu’nun denizden yapılan şekliydi. Fas’ın Akdeniz sahillerine kadar çeşitli yerlerinde Çinlilerin yaşadığı köyler bulunuyordu. Avrupalıların Doğu özlemi vardı, Doğu’ya açılmaları, gidebilmeleri ve oraya ulaşmaları gerekiyordu. Doğu’ya mecburdular. Alacakları çok şey, edinecekleri çok bilgi bulunuyordu. Bunu biliyorlardı, çünkü Doğu, 17. yüzyıl sonuna kadar Avrupa’dan her zaman ve her bakımdan daha ileriydi ve üstündü. Doğu aynı zamanda zenginlikti, verimdi, gelişmişlikti, çeşitlilikti ve “cennet”ti. Avrupalılar geriydi, bilgisizdi, Doğu’yu, hele hele Çin gibi en uzak olan Doğu’yu hiç bilmiyorlardı. Çinliler ise bölgeyi çok iyi tanıdıkları gibi Çin imparatoru Kuzey Afrika’da (Akdeniz sahillerinde) yaşayan insanları tebaası sayıyor, bölge toplumlarından ülkeler ve devletler arasında heyetler olarak karşılıklı ziyaretler yapılıyordu. Büyük donanmalar dışında da ticaret filoları bölgeye (Akdeniz’e) belki de her yıl (ve defalarca) gelip gidiyordu. Çin ticaret filoları Akdeniz’de! Ve bu, bir düzen ve süreklilik içinde. Avrupalıların okyanuslara açılmasından önceleri. Hem dostluk gezileri hem mal taşıyorlar hem ziyaret yapıyorlar hem de ticaret. Peki ya güzergâh? Hangi yolla geliyorlar? Çin filosunun, filolarının, bu büyük donanmanın Akdeniz’e gelişlerinin güzergâhı neydi? Çin ticaret gemileri, Akdeniz’in en batısından, Fas limanları gibi yerlerden en doğusundaki limanlara kadar Akdeniz’e hangi yoldan geliyorlardı? Çin deniz filoları Akdeniz’e geliyorlardı ama nereden ve nasıl? Akdeniz’e gelen Çinli tüccarlar ticaretlerini hangi yolla sürdürüyorlardı? Bilim ve Ütopya dergisinin geçen ayki sayısında konu etmiştik, Süveyş Kanalı o tarihte vardı, çalışmaktaydı29 ve Çinliler Kızıldeniz’e gelip oradan Süveyş Kanalı’ndan geçerek Akdeniz’e çıkmaktalardı. 29) “Denizleri Birleştiren İnsan Yapımı İlk Kanal Ne Zaman Yapıldı? Süveyş Kanalının Geçmişi ve ‘Geleceği’” başlıklı yazımıza bkz. Bilim ve Ütopya, sayı 363, Eylül 2024, s.57-63. 66 Zheng He’nin yüzlerce gemisi, Akdeniz’e, bütün diğer ticaret gemilerinin geldiği gibi işte bu yoldan geliyordu. (Kanalın sığlığı ve darlığı yüzünden en büyük gemilerin Kızıldeniz’de kaldığını, hatta Kızıldeniz’e gelmemiş olduğunu ve Akdeniz’e geçmemiş bulunduğunu varsayabiliriz. Bu belirlemeye göre, devasa gemiler Akdeniz’e girmemiş olmalıydı.) Hatta Zheng He, daha önceki 1408 yılındaki Hindistan gezisi sırasında da bir ara bu kanalı kullanarak Akdeniz’e çıkıvermiş, içinde Çinli bir azınlığın yaşadığı Kahire’yi30 görmüş ve oralarda (hem piramitlerin olduğu yerde karada hem de Akdeniz doğu kıyılarında denizde) turlar atmıştı.31 Az önce sözünü ettiğimiz 1433 Akdeniz gezisinde de amiral, donanmasından bir filoyla ayrılarak Cebelitarık’tan okyanusa açılmış, Amerika’nın kuzeyine varmış ve bugünkü Kuzey Carolina olan bölgede hayatını kaybetmişti.32 Bazı başka kaynaklar Kızıldeniz’e geldiği son seferinde karaya çıktığı Arabistan’ta öldüğünü belirtmektedir (hatta bunların içinde biri de o son seferinde Hacca33 gittiği zaman Mekke’de öldüğü gibi bir ayrıntıyı da eklemiş). Bir başka kaynakta ise denizde sefer sırasında hayatını kaybettiği yazılıdır. (Sembolik anıt mezarı, uzun yıllar yaşadığı Nanjing’dedir.) Yönü ve kaderi değiştirilen Çin Kendine her bakımdan yeterli Çin, imparatorun “kötülüğün ülke dışından beslendiği” yolundaki belirlemesi yüzünden 15. yüzyılın ortalarına doğru dış dünyaya karşı konumlanma gereği duydu. Çinlilerin ülke dışına çıkması, yabancı diller öğrenmesi, yabancılarla ilişki kurması, mal alışverişiyle dışarıyla ticaret yapması yasaklandı. Dış toplumlara karşı bir düşmanlık dönemi başladı. Yine “kötülük gelmesi tehlikesi”ni önlemek için dış gezilerin Çin’e zarar vermemesi amacıyla Çin yönetimi, binlerce gemilik donanmasını bile törenle yakacak, artık Çin karaların hâkimi, kendi karalarının hâkimi ve böylece yalnız “karacı”, kara ülkesi olacaktı. Hatta “15. yüzyılın sonunda Çin’de iki gemi direğinden daha fazlasına sahip herhangi bir gemi inşa etmek” de yasaklanarak önlenmişti, bu yasağı çiğnemek “ölüm cezası demekti”.34 Böylece Çin “dünya sahnesi”nden çekilmiş oldu. (O dönemden sonra, sömürgecilerin Çin’den alıp götürdükleri dışında Çin malları hiç bir şekilde Çin dışına çıkmayacaktı.) Bu, dış ticaret sektörünün dumura uğrayıp Çin’i ekonomik bakımdan zayıflatması yanı sıra, geleceğe dönük büyük bir zaaf içeren tarihî bir hataydı. “1470 yılında Amiral Zheng He’ye ait bütün kitap, belge ve kayıtların 30) Kahire’nin denizle bağlantısını sağlayan Akdeniz’deki limanı, o dönemde Çin limanları dışında tutulacak olursa dünyanın en büyük limanıydı (Menzies, 1434, s.94). 31) Menzies, 1434, s.92. 32) Aynı yerde. 33) Babası ve büyükbabası da Hacca gitmişlerdi. Bir kaynak da Zheng He’nin 4. seferinde Arabistan’a ve Hacca gittiğini kaydetmektedir. 34) “15. Yüzyılda Çin Okyanuslara Hükmediyordu / Amiral Zheng He ve ‘Yüzen Ejderhalar’ı”, Bilim ve Ütopya, sayı 69, s.19. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 göre”, batı yönüne doğru gidilerek açılabilirdi. Böylece “yola” çıktılar. Batı’ya doğru giderek Doğu’ya ulaşacaklardı. Önce Orta Amerika’daki Karibik Denizi’nden “Hindistan”a vardılar! “Doğu” tam hayal edildiği gibi değildi ama buna karşılık, ileride çok iyi anlaşılacaktı, altın ve gümüş deposuydu. Antik pusula. yakılması” ise, Doğu’nun geri dönüşü olmayan büyük bir birikiminin yok edilmesi, Çin’in kendi tarihini silmesi, Çin için “bir intihar” girişimiydi. Birçok kaynakta belirtildiğine göre bu köklü ve geri dönüşü olmayan uygulamalar, Çin imparatorunun zenginleşen ve bu yüzden fazla güçlenen tüccarların kendisine rakip olacağından kaygılanmasından kaynaklanmaktaydı.35 İmparatorun bu konuda sözünü ettiğimiz açıklaması ise, topluma gösterilecek bir gerekçelendirme olmalıdır. Menzies çeşitli kaynaklara ve kendisine yapılan sözel görüş açıklamalarına dayanarak bu durumun, mandarinlerin sınıfsal düşüşlerinin ve itibar kaybetmelerinin sonucu olarak yaptıkları siyasal müdahaleyle ilgili olduğunu söylemektedir.36 Küreselleşme her yerde ve her zaman aynı mıydı ve hep aynı mıdır Avrupalıların Doğu özlemi vardı, Doğu’ya açılmaları, gidebilmeleri ve oraya ulaşmaları gerekiyordu. Doğu’ya mecburdular. Alacakları çok şey, edinecekleri çok bilgi bulunuyordu. Bunu biliyorlardı, çünkü Doğu, 17. yüzyıl sonuna kadar Avrupa’dan her zaman ve her bakımdan daha ileriydi ve üstündü. Doğu aynı zamanda zenginlikti, verimdi, gelişmişlikti, çeşitlilikti ve “cennet”ti. Çin ise, Doğu uygarlıkları içinde her zaman en önemlilerinden biri olmuştu. Üstelik, iyi tanınmamakla birlikte bu çok iyi biliniyordu. Çin, Doğu’nun “merkezi” gibiydi. Doğu’nun en büyük üreteniydi, en zenginiydi, en güçlüsüydü, en köklüsüydü, en önemlisiydi. Avrupa bakımından Doğu’ya, Hindistan’a, Çin’e gitmek için karayolu da, Süveyş Kanalı’ndan geçerek kullanılacak denizyolu da Doğuluların, Asya’nın, İslam’ın elindeydi. Afrika’yı dolaşarak Doğu’ya gidilebileceğini ya bilmiyorlar ya da bilenler bu yolu kullanarak gidilebileceğini düşünemiyorlardı. Bu uzun deniz yolu, Avrupalıların sahip oldukları teknik olanaklar itibarıyla göze alınacak gibi değildi. Başka bir yol bulunmalıydı. Bu yol, 16. yüzyıl yaklaşırken, bazılarınca dünya tepsi gibi olmadığına, artık “yuvarlak olduğuna 35) Soner Polat da aynı görüştedir, s.31-32. 36) 1434, s.44 vd. ve 1421, s.86 vd. On yıllar boyunca varılan yerin, ulaşılması amaçlanan o “Doğu” değil, kendilerinin batısı, arada bulunan ve bilmedikleri bir başka anakara olduğu anlaşılamadı. Zaman, bu konudaki boşluğu da dolduracaktı. Ama Amerikan yerlilerinin Hintli falan olmadıkları epey bir süre sonra bilince çıkmakla birlikte bir kere Doğulular nüfusuna kayıtları yapılıp bitmişti! İşte bu süreçte, dünyanın küre olduğunun Avrupa’da “kesinleştiği” “keşifler” sürecinde, insanlığın değil ama esas olarak Avrupalıların Atlantik kıyısındaki denizcilerinin gündemine küreselleşme girdi. Bu küreselleşme Doğu’nun zenginliklerine yönelikti. Doğu’ya ulaşılabildiğinde o zenginlik kaynakları Avrupalıların olacaktı, değerli madenler gaspedilecek, Avrupa’ya taşınacaktı.37 Doğu, Avrupalılardan çok daha önce küreselleşmeye başlamıştı zaten ama Doğu’nun küreselleşmesi Avrupalılarınkinden farklıydı, başka türlüydü. Avrupa’nın ve sonraları Batı’nın küreselleşme projesinin tersine, barışçıl amaçlarla yürütülmeye yönelikti. Çin’in keşif gezilerinde yeni bulunan yerlerin ve hatta bütün dünyanın Çin tarafından “Çin’in vergi sistemine sokulması” isteniyordu ve belki amaçlanmıştı elbette, ama sömürgeleştirme hiç akla gelmiyordu. İslamiyet ise yayılmasında dini kadar, hatta dininden çok ekonomik çıkarların peşindeydi haliyle, ama gerek “uzaktaki” Çin’in, gerekse “yakındaki” İslam’ın küreselleşme yöneliminin ikinci bir özelliği uygarlık götürmek, uygarlık yaymak ve kendisinde olanı, elinde olanı ulaştığı yerdeki insanlara vermekti. Bundan kazançları, kültürlerinin kendilerine güvenlerini artırmak, üstünlüklerinin dış dünyada görülmesini ve bilinmesini sağlamaktı. Doğu’nun küresellemesi, ne uzak geçmişte, ne de yakın dönemde yağma içindi. Doğu için “küreselleşme”, her şeyden önce kültürel alışverişti. Doğu’nun paylaşmacılığı kendini belirgin olarak en çok uygarca dış ilişkilerde gösteriyordu. Bütün bilimsel gelişmeler, teknolojik bilgiler, hatta –başka ülkeler için dışarıdan mutlak olarak saklanması gereken– askerî teknoloji, Çin tarafından hiçbir zaman gizlenmeye çalışılmıyordu, çalışılmamıştı. En büyük ve ilk planlı keşifçi olan Çin, dünyayı “keşfederken” hiç istilacı, ilhakçı, fetihçi, istismarcı ve sömürgeci olmamıştı. 37) Kristof Kolomb’un üç gemiyle Atlantik Okyanusuna açılması için yapılan yatırım ve hazırlık, “Doğu”dan Portekiz’e taşınacak altınlar nedeniyleydi. Kolomb, biliyor havasındaydı, çok altın ve gümüşle karşılacağını söylüyor, “hepsini” kraliçeye getireceğini vaat ediyordu. Elbette söylediği şeyi yapamayabilirdi, bunu da biliyordu, ama amacı kraliçeyi ne pahasına olursa olsun gezisine razı etmek olduğundan o günlerde her şey söylenebilirdi. Ve ilk vardığı yerdeki izlenimleri olumlu olmadığından dönüşünü de hemen yapmak istememişti. Ve dönüşünde yanında götürebildikleri kraliçeyi memnun etmekten uzaktı. 67 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Kaynaklar Samir Amin, Avrupamerkezcilik / Bir İdeolojinin Eleştirisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1993. David Arnold, Coğrafi Keşifler Tarihi, Alan Yayıncılık, İstanbul 1995. Martin Bernal, Kara Atena – Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal edildi? / 1785-1985, Kaynak Yayınları, İstanbul 1998. Bilim ve Ütopya, Kapak: ‘Coğrafi Keşifler’ Tarihi Ne Kadar Doğru? Amerika’yı En Son Kolomb Keşfetti, sayı 95, Mayıs 2002. Gerard Delanty, Avrupa’nın İcadı, Adres Yayınları, Ankara 2014. Özgür Erdem, “Avrupamerkezci Tarih Tezine Büyük Darbe”; Menzies, 1434 içinde, s. 11-31. Peter Frankopan, İpek Yolu / Alternatif Dünya Tarihi, Pegasus Yayınları, İstanbul 2018. Jack Goody, Tarih Hırsızlığı, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2012. Jack Goody, Rönesanslar, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2015. Cem Gürdeniz, Hedefteki Donanma, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul 2013. Cem Gürdeniz, Mavi Uygarlık / Türkiye Denizcileşmelidir, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul 2015. Gavin Menzies’in, “1434: Muhteşem Çin Filosunun İtalya'ya Yelken Açtığı ve Rönesansı Başlattığı Yıl” isimli kitabı. Bir Doğu dini olan İslam’da da bilim, teknoloji ve kültür yayıcılığının somut örnekleri gözlerden kaçacak ve anlaşılmayacak gibi değildir. Şam ve Bağdat’taki bilimsel ve kültürel merkezler, kapalı bir iç dünya için değil, yalnız İslam dünyası için değil, âdeta insanlık için kurulmuştu. Endülüs’teki (ve “Orta Doğu” ve daha Doğu’daki) İslam medreseleri, dünyanın her tarafından, hatta (özellikle Endülüs’tekiler) Hıristiyan “Frenk dünyası”ndan bile öğrenci kabul ediyordu. İslam dünyasında hastaneler, her dinden hastalara açıktı vb.38 Çin, “Doğu uygarlığı”na dâhildir; Doğu uygarlığının parçalarından biridir. Bugünkü Çin, eski uygarlıkların bugün tek yaşamakta olanıdır, bütün antik uygarlıkların tek ayakta kalanı, günümüze tek gelenidir. 21. yüzyılın “Doğu’nun yüzyılı” olacağı ve bunun barışçılıktan ayrılmayacağı yolundaki öngörülerin en önemli dayanağı Çin’in bugüne kadarki ve bugünkü durumudur.39,40 38) Bu konuda geniş bilgi için Doğu’dan Batı’ya Uygarlık Kapıları başlıklı çalışmamıza bakılabililir, örneğin, s.114 vd, s.160 vd. ve başka birçok yer. 39) “Çin’in durumu”ndan kastımız, Devrimi sayesinde en önemli siyasal güçlerden biri ve ekonomik bir dev olması yanında, Doğu uygarlığının yeni yükselişinde oynadığı etkin ve öncü roldür. 40) Her ne kadar onunla ilgili yazılardan hakkında önemli ölçüde bilgilendiğim ve çok kez birçok yerde adıyla karşılaştığım Amiral Zheng He konusunda beni on yıllar önce aydınlatan ve Menzies’in kitapları Türkçeleri çıkmadan önce onlardan söz ederek onlardan yararlanmamı ve sonunda bu şaşırtıcı ve değerli kitapları da edinerek bu yazıyı yazmamı sağlayan, denizciliğini ise onu tanıyan herkesin benim bildiğim kadar bilmediği kardeşim Hale Dere’ye teşekkürü borç bilirim. 68 Alp Hamuroğlu, Hıristiyanlık, İslamlık ve Avrupa / Doğu’dan Batı’ya Uygarlık Kapıları (Endülüs, Sicilya, Haçlı Seferleri), Bilim ve Gelecek Kitaplığı, İstanbul 2016. John M. Hobson, Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, YKY, İstanbul 2007, s. 70. Marshall G.S. Hodgson, Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek, Vadi Yayınları, İstanbul 2020. Sigrid Hunke, Batı’yı Aydınlatan Doğu Güneşi, Kaynak Yayınları, İstanbul 2008. Wang Jienan, Zheng He’nin Batı Okyanuslarına Seyahatleri, Kaynak Yayınları, İstanbul 2016. Marco Polo’nun Geziler Kitabı, Yol Yyayınları, İstanbul 1985. Gavin Menzies, 1421 / Çin’in Dünyayı Keşfettiği Yıl, Kalkedon Yayıncılık, İstanbul 2014. Gavin Menzies, 1434, İleri Yayınları, İstanbul 2013. Soner Polat, Türkiye İçin Jeopolitik Rota, Kaynak Yayınları, İstanbul 2015, s. 30. Edward W. Said, Şarkiyatçılık / Batı‘nın Şark Anlayışları, Metis Yayınları, İstanbul 1999. Prof. Werner Stein, Der Neue Kulturfahrplan, Herbig, München 1998. Wang Shuofeng, Marko Polo Çin’de, Kaynak Yayınları, İstanbul 2016. Deng Yinke, Antik Çin’de Buluşlar / Bilim ve Teknolojinin Binlerce Yıllık Öyküsü, Kaynak Yayınları, İstanbul 2016. Zhang Yiping, İpek Yolu’nun Öyküsü, Kaynak Yayınları, İstanbul, İstanbul 2020. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 KAPRİÇYO Tarih içinde Türklerin kültür sanat yürüyüşü ve Türk modernleşmesi – 6 (Son) Ekrem Ataer • Müzik Teorisyeni, Kompozitör • ekremataer@gmail.com Bilinen bin yıldan, kesinleşmemiş binlerce yıldan beri akarak biriken bereketli ve alüvyonal kültür vahası Cumhuriyet Türkiye’sine muazzam bir miras aktarmıştır. Bugün diyebiliriz ki Türkler, Asya sanat ikliminin taşıyıcı kolonlarının inşasında belki de en çok taş taşıyan, harç karan ve ter döken kavim olarak karşımıza çıkıyor. D İthal reçetelerle dayatılan “Modernite”, “Çağdaşlık”, “Evrenselcilik” üçlemi Batıcıl bir teslis haline geldi. eğerli okurlar, 5 aydır “Tarih içinde Türklerin kültür sanat yürüyüşü ve Türk ‘modernleşmesi’” başlığı altında sizlerle buluşuyoruz. Yıllar önce arşiv, bilgi, belge, mekanik, dijital video, sesli-görsel kayıt ve literatür taraması ile çıktığım yolun nihai amacı, insanlığın ortak birikiminde Türk kimliğinin varlığını ve katkısını tarihsel, bilimsel ve sanatsal gerçeklikle ortaya koyabilmektir. Ön Türklerden başlayıp günümüze kadar uzanan sürecin muazzam zenginliğine daldığınızda, bir yandan gözleriniz kamaşırken diğer yandan üzülüyorsunuz. Üzülüyorsunuz çünkü nice saplantıların, saklananların, şartlandırma, görmezden gelme ve unutturmaların dehlizlerinde buluyorsunuz kendinizi. “Bir yanınız tükenmez derya iken, taşıma suyu ile doldurulmuş havuzlarda kulaç atmanın çaresizliğine mecbur kılan nedir” diye düşünmeden de edemiyorsunuz. Tarih içinde muazzam bir kültürel birikiminin sahibi olan Türklerin, özellikle müzik alanında teoride ve pratikte öncü rol üstlendiklerini görüyoruz. Hâkim oldukları tüm coğrafyaların kültür ve sanat iklimleri ile harman olup bir anlamda dönem medeniyetlerini şekillendirdiklerini de biliyoruz. Sanatın birçok alanındaki öncü rollerinin tarih içinde izini sürdüğümüzde biriken envanter, yüz ağartıcı olmanın ötesinde, göğüs kabartıcı bir görüntü ile haklı olarak ulusal gururunuzu okşuyor. Türklerin özelinde müzik, genelinde kültür ve sanat alanındaki öğretici ve öncü rolüne, Çin saraylarında bıraktıkları izlerle, Herat okulundaki muazzam birikimle, Selçuklu ve Osmanlı Türkiye’sinin sanat haritası ve envanteri ile tanık oluyoruz. Bilinen bin yıldan, kesinleşmemiş binlerce yıldan beri akarak biriken bereketli ve alüvyonal kültür vahası Cumhuriyet Türkiye’sine muazzam bir miras aktarmıştır. Bugün diyebiliriz ki Türkler, Asya sanat ikliminin taşıyıcı kolonlarının inşasında belki de en çok taş taşıyan, harç karan ve ter döken kavim olarak karşımıza çıkıyor. Bu haritanın yüz ağartıcı tarafıdır. İçe kapanma ve sönümlenmenin yaşandığı süreçler, kültürel-sanatsal sürekliliğin müdahaleye ve kesintiye uğradığı dönemlere denk düşüyor. Diğer yandan Türklerin, tarih içinde sanatta ve kültürdeki üretim heyecanının zaman zaman sönümlendiğini de üzülerek takip ediyoruz. Sönümlenme süreçlerinin güçlü devlet yapısının gerek ekonomik gerekse devlet gücü açısından zaafa uğradığı süreçlere denk düştüğü hep iddia edilse de sanat üretimi bu süreçlerde daha da yukarılara taşınmıştır. Lale Devri sanat ikliminin zenginliği ve çeşitliliği bu savımıza verilecek dönem örnekleri arasında en çarpıcı olanıdır. Asıl içe kapanma ve sönümlenmenin yaşandığı süreçlerin, genelde kültürel-sanatsal sürekliliğin müdahaleye ve kesintiye uğradığı dönemlere denk düştüğünü söyleyebiliriz. 69 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Ayrıca belirtmek gerekir ki kültür ve sanat yolculuğundaki her yapay ve yukarıdan müdahale, hiçbir dönemde halk nazarında beklenilen karşılığı bulamamıştır. Böylesi dönemler, tabanda karşılık bulmadığı gibi tabandan kopuk bir zümrenin sanatı olarak sıkışıp kalmıştır. Halk nazarındaki tepkiselliğin sanatta en çok yansıdığı alanlar ise edebiyat, müzik ve mizahtır. Burada asıl çözümlenmesi gereken, önerilen programların içeriğinden ziyade zamanlama yöntem ve sistematik hatalarının nerede olduğunun belirlenmesidir. Öncelikle kültür, sanat ve sosyal yaşam alanlarında ithal reçetelerle dayatılan “Modernite”, “Çağdaşlık”, “Evrenselcilik” üçlemi bir anlamda Batıcıl bir teslis haline gelmiş ve bugünkü fotoğrafı yaratmıştır. Öncesinde de ifade ettiğimiz gibi bu yol haritası dönem dönem resmî politikalar olarak belirlenmiş ve doğrudan doğruya devlet eliyle dayatılmıştır. Kültür ve sanat iklimimizin son durumunu net görebilmenin yegâne yolunun, tüm zamanları cesaretle masaya yatırıp sağlam çözümlemelerden geçtiğini düşünüyorum. Kırmızı çizgilerden, tabulardan, korkulardan uzak, özgür iradelerin ve aklın hâkim olacağı çözümlemelerden bahsediyorum. Çözümlemelerimizi billur kulelerimizde değil, en sağlıklı laboratuvar olan, yaşadığımız toplumun bizatihi içinde ve ortaklığında gerçekleştirmemiz artık zaruret halini almıştır. Anlaşılan bir dil, toplumun her kesimiyle oluşturulacak yüksek empati duygusu ve sokağın belki de bize çok “avam” ya da “romantik” hatta pek de materyalist(!) gelmeyen sesine bir nebze olsun kulak vermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Ana akım aydın profilimizin bu reflekslerde tarihsel bir malûliyetin içinde olduğunu üzülerek de olsa söylemekten geri duramayacağım. Modernite dayatması kendiliğinden değil “aydınlar” eliyle oldu. 70 Yıllardır modernitenin emperyalist bir dayatma olduğunu yazıp çiziyor, kendi alanımdan da yıllarca gördüğümüz zararı, ziyanı anlatıyorum. Lakin asıl önemli olanın bu dayatmanın kendiliğinden değil, en sağlam müttefiki olan “aydınlar” eliyle olduğunu da bir o kadar ısrarla zikrediyorum. Bu ülke aydını, modernite adına kullandığı dilden yaşam tarzına, dinlediği müzikten yediği yemeğe kadar düştüğü kimlik çıkmazını, kendi toplumuna süreç içinde rol model olarak sunmuştur. Bu modelin özellikle sanat alanında ve daha da özelinde musıkî alanında çoğu kez sırtını dayadığı güç doğrudan doğruya devletin kurumsal yapılarıdır. Konuya sanat alanından bakarsak devletin kurumsal olarak sanat anlayışı yıllardır modernist ve bağımlı bir çizgiden bir türlü özgürleşememiştir. Özgün ve Cumhuriyet’i tam anlamıyla ifade eden bir sanat çizgisinin oluşturulamadığını, yukarıdan aşağıya doğru şekillendirilmeye çalışılan sanat ve kültür ikliminin, aşağıdan yukarıya doğru farklı ve daha güçlü bir çizginin oluşmasının da önünü açtığını düşünüyorum. Bugünkü son fotoğraf da sanırım bunu gösteriyor! Son süreçte bu konuların artık özgürce tartışılıyor olmasının ve bir köşesinden de olsa bu tartışmanın musıkî odasının kilitli kapısını açmasının huzurunu yaşıyorum diyebilirim. Tüm bu meseleleri dönemleri içinde derinlemesine inceleyerek ve belgelendirerek hazırladığım kitap çalışmam için bu makale dizisini burada sonlandırıyor ve değerli Bilim Ütopya okurlarından izin rica ediyorum. Millî müziğimizin tarihsel ve talihsiz serüvenini sizlere çok yakında ve hepinizin anlayacağı bir dil ile yakın bir gelecekte sunacağımın da sözünü veriyorum. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Ütopya, izleyiciyi harekete geçirmiyorsa ütopya değildir Çerkes Karadağ / Aykut Töleğen Resim, heykel gibi sanat dalları günlük yaşantımızın içine giremedi. Fakat fotoğraf, yaşamımızın bir parçası oldu. Fotoğraf acaba hangi yönüyle hayatımızın bir parçası oldu? Bunları anlayabilmemiz için bir üstat ile beraberiz. İkimiz de fotoğraf çekiyoruz. Kullandığımız teknolojiler hemen hemen aynı, en büyük farkımız kendisi fotoğraf sanatçısı. Ben foto muhabiriyim. Sohbetimizde bu konuyu da konuşacağız. Fotoğraf kuramı üzerine birçok kitabı olan, akademisyen, yazar, ressam, fotoğraf sanatçısı Çerkes Karadağ’a ilk sorumuzu soruyoruz. Siz görüntü büyücüsü müsünüz? B undan kastınız galiba benim görüntü büyücüsü adıyla yayımlanmış kitabım. Büyücü müyüm değil miyim bilmiyorum ama iyi bir gözlemciyim. Peki, görüntü büyücülüğü nereden geliyor? Bakış. Antik Çağ’da iletişim, mağara duvarlarındaki resimlerle yapılıyordu. Bugün biz de buradan bilgi alıyoruz. Mağara duvarlarına resim yapanların önemli bir bölümü büyücüydü. Yani ressamlar büyücüydü. O terminoloji sanatın içinde hep yer aldı. Sanatçıyı uzun süre bir büyücü gibi ya da o misyonlara sahip bireyler gibi kabul ettiler. 19. yüzyılda sanatçılar bağımsızlaşmaya başlayınca yani artık siparişleri yapan zanaatkârlıktan çıkıp özgün bireysel kimliğe sahip sanatçı olmaya başladığında, büyücü tanımı yeniden gündeme geldi. Ben bir ironi olsun diye yaratan, tasarlayan, imgelere el koyan, var edenleri büyücü olarak gördüm. “Görüntü Büyücüsü” adlı kitabımı o ironi ile yazmıştım. Fotoğraf sanatçısı için görme kültürü neden gerekli? Bu kültürü edinemeyenler fotoğraf sanatçısı olamazlar mı? Nesnelerin arka planında saklı ve gizli bulunan ifadeleri, anlamları keşfetmek için mutlaka kültürel bir birikim gerekli. Görme, bütün sanat tarihi boyunca bir tasviri ortaya çıkarıyordu. Yani sanatçı, modelini tasvir etmek için onu resmederdi. Dolayısıyla bu yeteneğe sahip olanları görüş gücü yüksek olarak görürlerdi. Bugün sadece tasvir değil, temsil de devreye girmiştir. Artık sembolleştirebiliyor. Ve toplumsal gelişme içinde sanat eserleri özgürlük, bağımsızlık kazanmaya başlayınca sanat eserlerinde nesnel dünyadan kopup soyutlamaya doğru gidiyor sanatçılar. Dolayısıyla soyutlamaya gitmiş bir sanatçının arka planında politik, sosyal, siyasal, estetik birçok değer ölçüleri vardır. Şimdi günümüz izleyicisi bu değer ölçülerinin farkında olmadığı zaman eserleri sıradan, basmakalıp veya çocukça görebiliyor. Bir sanat eserinin arka planında sanatçının kültürel motivasyonunun tamamı yatıyor. Bu bakımdan sanat ile iletişim artık bir kültür haline gelmiştir. Bu bakımdan görme, artık sanat nesneleri okunabilir, yorumlanabilir ve tartışılabilir demektir. Nesnelerin arka planında saklı ve gizli bulunan ifadeleri, anlamları keşfetmek için mutlaka kültürel bir birikim gerekli. 2000’li yıllarda “Görme Kültürü” adıyla 3 ciltlik kitabımı yazdıktan sonra bu konunun önemi anlaşılır hale geldi diye düşünüyorum. Şimdi birçok yerde görmenin bir kültür olduğuna; sanatçının, aydının, bilim insanının, her neyse, arka planı doldurması gerektiğine dair inanç gelişti. 71 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Şuraya bağlayalım mı? Bence fotoğrafın dili var. Peki, sizce fotoğrafın dili nedir ya da nasıl olmalı? Fotoğrafı eğer geleneksel ölçüleriyle ele alırsak fotoğraf gerçeğin bir sözcüsüdür. Ama çağdaş anlamda ele alırsak fotoğrafı gerçeğe yeni bir tanım kazandıran bir sanat olarak görebiliriz. Hangi açıdan bakarsak bakalım fotoğraf gerçekle temas halinde bir sanat. Fotoğraf, gerçek hayatı görüntülere taşıdığımız için doğal olarak en anlaşılır, en kolay dildir. Öte yandan fotoğraf, hayatı nasıl temsil ediyorsa politika da hayatı temsil ediyor. Politika hayatı tanzim etmek üzere yola çıkar. Fotoğraf da hayatı resmediyor. O halde fotoğraf bir tür politik dildir. Yani politikayla iç içe bir dildir. Fotoğrafı, politikadan, enformasyondan, propagandadan ayırt etmek mümkün değildir. Çerkes Karadağ, Aykut Töleğen. Çerkes Karadağ, söyleşi fotoğrafını Eminönü'nde çekti. Fotoğraf politik bir dildir 1973 ile 1983 yılları arasındaki fotoğraflarınızda Fikret Otyam ve Ara Güler’den etkilendiğinizi görüyorum. Daha sonra tematik çalışmalarınız oluşuyor. Dolayısıyla yaratıcı ögeleri, sanatsal biçim ve unsurları öne çıkaran çalışmalar yapmaya başladığınızı görüyoruz. Bu evrilme nasıl oldu? 1970’lerde politik ve sosyal olayların gelişmesiyle beraber biz genç fotoğrafçılar, mücadeleye bir katkı olsun diye fotoğrafı toplumsal bir göz olarak benimsedik, ona eğildik. Doğal olarak yakından tanıdığım Fikret Otyam ve uzaktan izlediğim Ara Güler ile birçok yabancı fotoğrafçıdan etkilendim. Ancak 1980’lere doğru gelince bendeki değişim yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Çünkü ben sanat eğitiminden gelmiştim. Yani nesnel dünya karşısında oturup onları doğrudan doğruya alıp ve sanat olarak ortaya koymak bana biraz yavan geliyordu. İçinde fotoğrafçının yorumu, tercih ve seçimleri olmuyorsa, izleyiciye bir arka planla beraber hikâyesini sunmuyorsa eser bana yalan geliyordu. Bu bakımdan kendimi sorgulamaya başladım. Özellikle 12 Eylül ile beraber… Çünkü 12 Eylül bütün hayallerimizi yıkmıştı. Ben o dönem fotoğrafta soyutlamalara yöneldim. Önce biraz renkli kompozisyonlar oluşturmaya başladım. Renklerin temaya egemen olduğu bir fotoğraf anlayışını yavaş yavaş benimsedim. Bazı fotoğrafçılar ise sokak üzerinden yorumlamalara gittiler. Ben onu da eleştiriyordum. Çünkü tamamıyla rastlantılara dayalı bir fotoğrafçılık anlayışı insanı sanatçı yapmaz. Rastlantılar bir tür avcılık işiydi. Hatta fotoğraf makinesinin, deklanşörünün Fransızca adı da tetiktir. Bir tür avcılıktı. Ben kendimi avcılıktan soyutlayarak, giderek daha sonra beni anlatacak görüntü projelerine yöneldim. 72 Görüntü mecraları, emperyalizmin tuzağıdır 18. yüzyıl ortalarından itibaren sömürgeciler ve emperyalistler fotoğrafın gözünü kullandılar. Fotoğrafı propaganda amacı olarak kullandılar. Şimdi bunun tam tersine dönüştüğünü söyleyebilir miyiz? Tamamıyla rastlantılara dayalı bir fotoğrafçılık anlayışı insanı sanatçı yapmaz. Rastlantılar bir tür avcılık işiydi. Hatta fotoğraf makinesinin, deklanşörünün Fransızca adı da tetiktir. Bir tür avcılıktı. Ben kendimi avcılıktan soyutlayarak, giderek daha sonra beni anlatacak görüntü projelerine yöneldim. Tersini görmeden önce düzüne bir bakalım. Fotoğraf, 1839’da keşfedildiğinde bütün buluşlardan farklı olarak Fransız Ulusal Meclisi’nde alkışlarla duyuruldu. Sanatçısına, yani mucidine patent verildi. Neden? Keşfedilmişler arasında tren var, elektrik var, buharlı gemiler var, başka buluşlar var. Ama fotoğrafa patent verilirken bir seremoni yapılıyor. Amaç belliydi! Fotoğrafın, emperyalizmin öncü gözü olmasının zemini hazırlandı. Hangi ülkeler sömürülecekse önce fotoğrafçılar giderdi. Orada sosyal ve toplumsal olayı görüntülerlerdi. Bu görüntüler, ilgili mercilerin masalarında incelenir, bir karara dönüştürülürdü. Her ne kadar ilk fotoğrafçılar sanatçı olarak ortaya çıktılarsa da ikinci kuşak fotoğrafçılar tamamıyla Savunma Bakanlıklarının, Dışişleri Bakanlıklarının himayesinde memurlar olarak yola çıktılar. Bugüne gelirsek, fotoğraf kitleselleşmiş, sıradan bireyi bile bir propagandist haline getirmiştir. Yani işte TikTok’lar vs… Bunun gibi diğer görüntü mecralarının hepsi emperyalizmin amaçlarını güden, toplumsal hiyerarşileri ve dönüşümleri sağlayan birer tuzaktır. Çünkü emperyalizmin amacı değişmedi ama araçları değişti. Ülkeleri işgal eden Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 emperyalizm, sonra yerine işbirlikçi yönetimler getirmiş ve enformasyon gücüyle toplumların içine salmıştır. Bir fotoğrafı sanat eseri yapan koşullar, kriterler nedir? Ne olmalıdır? Fotoğrafın sanat eseri olma kriterleri fotoğrafın konusuna bağlı değildir. Yorumlanma biçimine bağlıdır. Fotoğrafçının fotoğrafa yüklediği anlam ve amaçla belirlenir. Bana sık sık sorarlar, “Hocam trenle Kars’a gittim, sanat yaptığımı düşünüyorum.” Trenle Kars’a gitmek bir temayı işlemektir. Ben de soruyorum, trenle Kars’a giderken insanların sefaletini mi gözlemledin? Yalnızlığını mı gözlemledin? Gurbet acısını mı ortaya koydun? Ya da yol boyunca toplumsal durumu mu resmettin? Nedir? Fotoğrafçı, hangi anlamları yüklüyor fotoğrafa? O önemli. İşte onu sanat yapan o. Bir materyalden yaratıcı bir imge tasarladığınız zaman sanatçı olursunuz. Dolayısıyla bana göre fotoğrafın sanatçısı yok, sanat fotoğrafçısı var. Yani amacı sanat olan fotoğrafçı var. Her ne kadar ilk fotoğrafçılar sanatçı olarak ortaya çıktılarsa da ikinci kuşak fotoğrafçılar tamamıyla Savunma Bakanlıklarının, Dışişleri Bakanlıklarının himayesinde memurlar olarak yola çıktılar. Bugüne gelirsek, fotoğraf kitleselleşmiş, sıradan bireyi bile bir propagandist haline getirmiştir. bir amaç olarak kullanılıyorsa o bir kusur değildir. O fotoğrafçının bir tercihidir. Şimdi günümüz fotoğrafçısı artık masraf kaygısına kapılmadan çekiyor. Geçmişte biz bir filmden 36 pozu o kadar dikkatli kullanırdık ki, o kadar idareli kullanırdık ki, öyle güzel görüntüleri es geçerdik. Çünkü bir sonra daha iyi bir görüntüyle karşılaşabiliriz umudu vardı. Dolayısıyla bir konunun karşısında önce düşünürdük, karar verirdik, öyle çekerdik. Şimdiki fotoğrafçı tersini yapıyor. Bir konunun önünde çekiyor, düşünme işini sonraya bırakarak çekip gidiyor. Görüntü aygıtıyla, cep telefonu da buna dâhil, çekilenlerin bizi gerçekle tanıştırdığını düşünmüyorum. Telefon teknolojisi de işin içine katılarak bizi sanal dünyanın içine sürüklüyor. Artık görüntüyü bile hareketlendiriyoruz. Sistem bizi nasıl dünyanın içine hapsediyor? “Geleceğin fotoğrafı”, imgelere hapsolmuş toplumlar yaratmaya çalışıyor. Çünkü görüntüler üzerinden o kadar inandırıcı manipülasyonlar yapılıyor ki… Neredeyse, insanlar gerçeklik duygularını yitirecekler. Gerçek bir dünyada mı sanal bir dünyada mı yaşadıklarının tartışmasına girecekler. Yıllar önce bir kültürel aktivite için Paris’te bulunmuştum. O çok ünlü Lido gece kulübüne bizi götürdüler. Hayatımda görmediğim çapraşık şeyleri gördüm. Çünkü sahnede gerçek bir canlandırma, bir olay gerçekleşirken aynı zamanda ekranda aynı olayın sanal devamını gösteriyorlardı. Sonra o sanal birden gerçeğe dönüyordu, gerçek sanala gidiyordu. Akıl almaz bir çatışma vardı. Yani oradan sağlam kafayla çıkmak çok kolay değil. Ben önümüzdeki zamanlarda yapay Çağdaş fotoğrafın derdi hikâye değildir Fikret Otyam’ın “Gide Gide” kitap dizisinde çektiği fotoğraflarla biz bir iz sürüyorduk. Toplumumuzun değerlerini, yaşamını, hatta ülkemizin coğrafyasını öğrenmemize o fotoğraflar katkıda bulunuyordu. O fotoğrafların bir hikâyesi vardı. Şimdi fotoğrafçılık, Gör-Bas-Çek-Git mi oldu? Bir kesim için öyle oldu. Geçmişin fotoğrafında sanatsal unsurlar çoktu. Çok fazla sanatçı da vardı. Ama onların tüm altyapıları dokümantasyondu, belgeydi. Belgesel bir dil kullanarak sanat yapıyorlardı. Onların temel amacı hikâye anlatmaktı. Çağdaş fotoğrafın derdi, hikâye değil! Fotoğrafçının hikâyesini oluşturmaktır. Gerçek hayat hikâyesine tanıklık etmek değil. Fotoğrafın görüntü kalitesi, fotoğrafçının yaratıcılığı olarak kabul edilebilir mi? Görüntü kalitesi fotoğrafın tekniği ile ilişkilidir. Yaratıcılık bambaşka bir şey. Yaratıcı, fotoğrafçı görüntünün kalitesini düşük de tutabilir. Çünkü düşük kalite görüntü de bir amaçtır. Çünkü eğer fluluğu Ata’nın hüznü. 73 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 zekânın da ağırlık kazanmasıyla birlikte gerçekten neyin gerçek, neyin sanal olduğu konusunda insanların çok büyük bir kafa karşılıklığıyla yüz yüze geleceğini düşünüyorum. Sanatla ilgilenmeyen doğruyu nasıl bulur Görüntü avcılığının, çağdaş fotoğrafının önüne geçme tehlikesi var mı? Görüntü avcılığı hep vardı; hep de olacak. Çünkü kendini görüntülerle sınamak isteyen yüz milyonlarca insan var dünyada. Görüntü araçları demokratikleşmeye başlayınca yani çoğalıp geliştikçe bu heyecan ve avcılık güdüsü hep devam edecek. Görüntü avcılığının sanatsal bir düşünceye çok katkısı yok. Hatta engel bile. Çünkü insanlar bu gelişmiş araç gereçler yardımıyla ne yazık ki kötü görüntü bile çekemiyorlar. Yani isteseler bile çekemiyorlar. Belli bir sanat disiplininden, bir göz eğitiminden, bir görme kültüründen muaf olmuş, tamamıyla içsel duygularla yansıyan şeyler… Türkiye’de Ulusal Fotoğraf müzemiz yok Görüntü avcılığının fotoğrafı bir kaosa sürüklemesi sizin gibi fotoğraf sanatçılarını tedirgin etmiyor mu, yalnızlaştırmıyor mu? Beni etmiyor. Belli bir kesim için var. Benim için böyle bir şey yok. Ben fotoğrafı düşüncemin bir uzantısı olarak gördüğümden rastlantıların gizemine, büyüsüne kendimi kaptırmam. Çünkü bende fikir olarak önce olgunlaşacak. Olgunlaşan fikrin arkasından bir görüntü inşa ederim. Bu anlamda ben çok kaygı duymuyorum. Hatta görüntünün fazlalaşması bile insanların gerçeğe bakma şeklini değiştirebilir. En azından göz eğitimi sağlayabilir. En azından estetik zevkini geliştirebilir. Kameraların demokratikleşmesi çok kötü de değil. O doğruyu nasıl bulacaklar peki? O görme kültürünü nasıl bulacaklar? Doğru tek değil ki. Doğru ayrıntılarda gizlidir. O da o kültürel motivasyona kavuştuğu zaman olur. Okumayan insan doğruyu nasıl keşfeder? Gezmeyen, görmeyen, tartışmayan, sorgulamayan, politikayla, sanatta, bilimle ilgilenmeyen doğruyu nasıl bulur? Mümkün değil! Türkiye’de galericilik çok geriledi. Ülkemizde hâlâ bir fotoğraf müzesi yok. 90’lı yıllarda, hatta 80’li yıllarda ben Kültür Bakanlığında çalışıyordum. Ulusal fotoğraf müzesinin kurulması için çok çaba gösterdik. Ama olmadı. Dünyadaki ulusal fotoğraf müzeleri, bir eser kriteri ortaya koyarlar. Yani müzede teşhir edilen bir eser, seçilmiş ve kabul görmüş sanatsal niteliklere kavuşmuş eserdir. Dolayısıyla toplumdaki gelişmeyle 74 bu müzelerdeki eserler, örneklemeler yaparak, insanları bu konuda bilinçlendirerek, eğiterek yol gösterici olur. Türkiye’de fotoğraf alanında yol gösterici olacak bir mekanizma yok. Dünyada en küçük ülkenin bile ulusal fotoğraf müzesi var. Sanat müzeleri toplumu geleceğe taşıyan önemli bilgi kaynakları, kütüphaneler gibidir. Çünkü orada sanatçı, bir önceki kuşağın yaptığının üstüne bir şey bina edecek bir eğitim olarak görür onu. Ben Lourdes Müzesi’ni gezerken her resmin başında, şövalyede bir üniversiteli ya da liseli gencin eseri kopya ettiğine tanık olmuştum. O kadar gerçekçi kopya ediyorlar ki yani orijinal ile neredeyse fark edilmeyecek bir şey. Neden? Çünkü geçmişi kopya ettirerek özgünlüğüne kavuşturuyor. Bu bir gelenektir. Biz bu geleneği Atatürk ile kurmuşuz, ondan sonra kaybetmişiz. Ulusal fotoğraf müzeleri dünyanın her tarafında var; komşu ülkelerimiz İran, Suriye, Mısır, Bulgaristan, Yunanistan’da var. Fotoğrafçı, hangi anlamları yüklüyor fotoğrafa? O önemli. İşte onu sanat yapan o. Bir materyalden yaratıcı bir imge tasarladığınız zaman sanatçı olursunuz. Dolayısıyla bana göre fotoğrafın sanatçısı yok, sanat fotoğrafçısı var. Yani amacı sanat olan fotoğrafçı var. Gelişen Asya’da fotoğraf sanatını gözlemleyebiliyor musunuz? Elimden geldiği kadar gözlemliyorum. Hindistan fotoğrafını, İran fotoğrafını, Japon fotoğrafını keşfetmeye başladım. Oralarda çok büyük isimlerin yetiştiğini ve akademik olarak çok güçlü olduklarını görmeye başladım. Onlar da kendi tarihlerini yazdıkları zaman, dünya fotoğraf sanatı tarihi daha iyi anlaşılacak. Sadece Batı’nın bize dayattığı bir tarih anlayışından değil, Doğu dünyasından da anlayacağız. Biliyorsunuz, bütün kameralar Japonya’da üretiliyor. Fotoğraftan bihaber olabilir mi böyle bir toplum? Çin bihaber olabilir mi? Hindistan gibi bir milyarı aşmış bir toplumda çok büyük sanatçılar var. Bu bakımdan fırsat buldukça ilgimi Doğu fotoğrafına da yöneltmeye gayret ediyorum. Sanat yaşamınız boyunca edebiyat, senaryo, fotoğraf çalışmalarınız oldu. Fotoğraf kuramına ilişkin toplam 13 ciltlik kitaplar yayımladınız. Fotoğraf çalışmalarınız dışında resim çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Daha doğrusu sizi yakından tanıyanlar biliyor. Fakat resim çalışmalarınızı ön plana çıkarmadınız. Aslında ben resim eğitiminden geldim. Gazi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldum. Resim çalışmalarımı sürdürürken birçok ödül de aldım. Hatta devlet koleksiyonuna bile girmiş eserlerim Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 oldu. Daha sonra bir sergimin açılışında talihsiz bir olayla karşılaşmam beni sergilemek eyleminden uzaklaştırdı. Fakat resim yapmaktan uzaklaşmadım. Yaptığım resimleri tamamıyla içe dönük tavrımla biriktirmeye başladım. Sergilememeyi, teşhir etmemeyi amaç edindim. Bugün de hâlen öyleyim. 500’ü aşan tablo birikimim oldu. Ama bunlar büyük oranda teşhir edilmedi. Nihayet 2023 yılında “Sekanslar” resim serginizi açtınız. “Sekanslar”da kullandığınız simgesel imgelerle anlatmaya çalıştığınız hikâyeler sizin ütopyalarınız mı? “Sekanslar”la bir ütopyayı ortaya koymak istedim. “Sekanslar”da özgürlük temasını, ütopyalarımızı ve doğanın ritmini işledim. Bunları esas alan bir kompozisyon çalışması içine girdim. Herhangi bir ticari kaygım olmadığı için, herhangi bir galeriye sözüm veya koleksiyoncuya mecburiyetim olmadığı için resimlerimi kendi özgür irademle ve kendi estetik olgunluğumla ortaya koydum. Resimlerimi gören, eleştirmen, dost, arkadaşlarım eserlerimin özgünlüğü üzerinde çok duruyorlar. Yani özgün olabilmek için çok genel temaları da kullansanız sonuç itibariyle kendi diliniz vardır. Yaratıcılık diliniz vardır. Ben onu kullanmaya çalıştım. “Sekanslar”da her bir resmim ayrı bir hikâyesi var. Tuvaldeki hikâyeler izleyenlerde merak uyandırıyor. Mesela, özgürlük simgelerinden bir tanesinde, hep yuvarlak içine aldığım bir sarayın çok görkemli pencere detayı vardır. O detay da bütün resimlerimde yer alır. Bu detayı hep bana sorarlar. 1980’li yıllarda Kültür Bakanlığında memurdum ve bir belgesel film çekmek üzere Topkapı Sarayı’na gitmiştik. O zamanlar izin alarak yenileme çalışması olan harem dairesine girmiştik. Harem dairesini gezerken süslemeler, tezipler, çinilerle süslü o yemiş odaları gibi çok kıymetli mekânlarda, tavana yakın küçücük bir pencere gördüm. Odada başka bir aydınlatma penceresi yoktu. Düşünün; dünyanın dört bucağından getirilen cariyeler, ki hepsi gelecekte sultan olmaya adaylar yani padişah anaları olacaklar, bunca refah ve zenginliğe rağmen o pencereden sadece gökyüzünü görüyorlar. O bende özgürlük fikrinin, bundan daha iyi anlatılamayacağı imajını yarattı. Böyle bir imge yarattım kafamda. Sarayın o penceresinden görünen o küçük mavi nokta bence özgürlüğün simgesiydi. Bunu resimlerime taşıdım. Tuvallerdeki kuşları, bu özgürlük fikrinin doğadaki en iyi teması olarak görüyorum. Çünkü onların önünde hiçbir sınır yok. Böylece ilk defa kamuoyunun önüne “Sekanslar”, özgürlük, yaşam ve doğa üçlemesini ortaya koyan bir çalışmayla çıkmıştım. Hayatın da aslında sekanslardan oluştuğunu varsayıyorum. Yani hayatımızın çeşitli yerlerinde acılar, güzellikler, başarılar var. Bunların ötesindeki hayat hakkında hatırımızda çok fazla bir şey tutmayız. Yani belleğimiz o kadar genişliği almaz. Ben belleğimizde yer edilen hayatın bu kesitlerini biraz da insanlar yeniden fark etsin ve görsün diye resimlerime taşıdım. Bu resmin serüvenini böyle anlatabilirim. Sanat eseri izleyiciyi paylaşmaya, dayanışmaya ve düşünmeye çekmiyorsa amacını yerine getirmiyor demektir. Tabii ister fotoğraf, resim, heykel olsun her yapıt bir ütopyanın vücut bulmuş halidir. Ütopyalarım benim böyle yaşayıp gizli tuttuğum şeyler değil. Ütopyalarım, izleyiciyle kuracağım o yüksek derecede bağın ve iletişimin araçlarıdır. Ütopya, eğer izleyiciyi harekete geçirmiyorsa ütopya değildir. Sanat eseri izleyiciyi paylaşmaya, dayanışmaya ve düşünmeye çekmeli “Sekanslar”da izleyenlerin sadece seyirci değil, hikâyelerinize ortak olmasını ve müdahaleci olmasını da istiyorsunuz. Elbette. Sanat eseri izleyiciyi paylaşmaya, dayanışmaya ve düşünmeye çekmiyorsa amacını yerine getirmiyor demektir. Tabii ister fotoğraf, resim, heykel olsun her yapıt bir ütopyanın vücut bulmuş halidir. Ütopyalarım benim böyle yaşayıp gizli tuttuğum şeyler değil. Ütopyalarım, izleyiciyle kuracağım o yüksek derecede bağın ve iletişimin araçlarıdır. Ütopya, eğer izleyiciyi harekete geçirmiyorsa ütopya değildir. “Sekanslar” çalışmanızda, bir film yönetmeninin çekim öncesi hazırlığı gibi çekeceği sahneleri resimlemişsiniz. “Sekanslar” film öncesi bir hazırlık mı? Kimlik ve Hiçlik. Film yapma arzusu hayatıma değişik dönemlerimde bir dokundu, ayrıldı. Hatta 80’li yıllarda, belgesel 75 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 film dalında devlet senaryo ödülü kazanmıştım. Ben bir süre sonra düşündüğümde böyle kolektif sanat yapma tipolojisine uygun biri değilim. Ben daha çok bireysel bakan, düşüncelerini birinci elden ortaya koyan bir kişi olduğumu kavradım ve sinemadan uzaklaştım. Bir sanat eserinin öncesinde kurgulama sürecini hep yaşarım. Çektiğim fotoğrafın eskizleri bile vardır. Bu bir disiplindir aslında. Gereklilik değil ama bir disiplindir. Bunu, sanatta ifade dilini daha güçlü kılmak için bir özgüven, öz disiplin olarak görüyorum. Nâzım Hikmet’le Prag şiirinde buluşmak 1990 yılı ortalarında “Kentler ve İmgeler” dizisinde Ankara’yı ve özellikle de batı kent bölgesini fotoğrafladınız. Ağaçların gözüyle, hızla betonlaşan Ankara’yı gördük. Yıllar sonra, 2022 yılında İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 100. yılında “İzmir’in 100’ü” adlı fotoğraf sergisi açtınız. İzmir’in kurtuluşunun 100. yıl dönümündeki bu çalışmayı bir davet üzerine yaptım. Bu bir İzmir’i belgelemekten çok yeni bir İzmir hikâyesi anlatmaktı. İzmir’i, 100 yıl sonraki İzmir’in bende bıraktığı izlenimlerle görmek istedim ve bu izlenimlerle paylaşmak istedim. Sergi çok beğenildi, çok izlendi. Çok değerli yazarlar kitabına yazılar yazdılar. İyi bir anı kaldı. Belgelemekten çok amaç bir hikâye oluşturmaktı. Çünkü bu konuda bir hayli deneyimim var. Bunu Prag’da ve Budapeşte’de de yaptım. Ankara’yı farklı bir imgeyle anlatmaya çalıştım. Bursa’yı farklı şeylerle, bu çalışmaların bir kısmı yayımlanmadı. Kafka’nın Milena’ya mektuplarındaki o kaosu, o hüznü yakalamak için Kasım ayında Prag’a gittim. Sonra Nâzım Hikmet’in izlerine rastladım ve çalışmam daha zenginleşti. Nâzım’ın yabancılığı, Kafka’nın hüznü. Prag böyle şekillendi, “Büyülü Prag” albümüm yayımlandı. Çek Cumhuriyeti tarafından “Şeref Madalyası” ile ödüllendirildim. Budapeşte’yi, Avrupa kültüründe geçmişin sayfiye yerlerinden biri, Avrupa’nın kültürünü yaratan kentlerden biri olarak gördüm. Çünkü bütün uygarlıklar su kıyısındaki kentlerden başlıyor. Biz onlarla tanırız. Paris, Viyana, Prag, Belgrad, Saint Petersburg, Kahire, Bağdat. Doğu ve batıda uygarlıkları yaratan su kıyısı kentleridir ve bütün uygarlıkların en güzel örneklerini buralarda keşfettim. Bu çalışmamı sürdürürken Bağdat’ta savaş çıktı. Mısır’la ilişkilerimiz bozuldu. Uygun bir zaman yaratırsam bu çalışmama devam etmek istiyorum. Prag’da, Vltava Nehri’ni çektiğiniz fotoğrafı hatırlıyorum. O fotoğrafı, Nâzım Hikmet’in Prag’da sürgünde olduğu yıllarda gittiği kafeden çektiniz değil mi? Çok iyi hatırladınız. Evet. Kafeye tesadüfen gitmiştim. Orada Nâzım’ın oturduğu kafenin penceresinden bir fotoğraf çekmiştim. Türkiye’ye döndükten 76 Sekanslar. sonra Nazım’ın Prag’la olan bu ilişkisini görünce araştırmaya başladım. Nâzım Hikmet’in Prag’da Vltava Nehri’ni esas alan bir şiirini gördüm. Nâzım şiirinde şöyle diyordu: “Nisan çimeninde tazecik yeşerdi Prag şehri/Lakin ağaçlar da caddeler de kapkara henüz/Seçemiyorum/Çok uzaklara gitmiş/ Yelkenlerini açıp/Prag şatosu/Vltava suyunda martılar/Ekmeğimizi de yemedi bugün…” İnanamadım. Çünkü oturmuş, benim baktığım pencereden sanki şiir yazmamış da bir tanımlama yapmış. Nâzım’ın baktığı pencereden, benim bu gördüğüm sahneyi dile getirmiş. Nâzım Usta’yla aynı pencereden, aynı görüntüyü, aynı imgelerle yakalamak büyük bir talih oldu. Şiirde, sisler içinde olduğunu anlatıyor. Geri planda sisler içinde Prag’ın siluetini gördüğünü anlatıyor. Çektiğim fotoğrafta da bir anne ve çocuğu martılara ekmek veriyor. Büyük bir örtüşme oldu. Keşke, imkân ve koşullar olsa da “Kentler ve İmgeler” dizisine devam edebilseniz. Tabii Türkiye’de bu konuda, böyle bir alanında başarılı olmuş, ustalaşmış bir göze bir şeyler emanet etme geleneği henüz yok. Avrupa’da bu var. Mesela Fulvio Roiter adında bir İtalyan fotoğrafçının, bende albümleri var, Finlandiya’yı çalışmış, İsviçre’yi çalışmış, Mannheim’i çalışmış. Hem kentleri hem ülkeleri çalışmış ve önüne bütün imkânları sermişler. Gönlüm isterdi ki böyle bir şey Türkiye’de de olsun. Henüz böyle bir şey yok. Yalnız kendi çabamla bir yüzyıl sonraki İstanbul’un bir kesitini çalışıyorum. Yüzyıl önceki imgeler dünyaca biliniyor. Yüzyıl sonra ne kalacak, buna dair manzaralar çalışıyorum. İnsan unsurunun değil de doğanın egemen olduğu bir manzara serisi çalışıyorum. Aylarca çalışıyorum, bakalım nereye varır. Sonra gün yüzüne çıkarırım. Teşekkür ederiz. Esas ben çok teşekkür ederim. Sorularınızı çok beğendim. Entelektüel düzeyi yüksek bu söyleşiden çok keyif aldım. Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Evrimsel tıp: Günümüz kronik ve bulaşıcı hastalıkların sebeplerine evrimsel bakış Prof. Dr. Efe Sezgin • İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Afrika, Avrupa, Asya, Amerika, Okyanusya kıtalarında, bambaşka çevre koşullarında yaşayan insanlarda kronik hastalık riskini artıran benzer genetik değişimler olduğu gibi, popülasyonlara özel genetik değişimler de bulunmaktadır. Bu gözlem, hastalık riskini doğuran genetik yapının tüm insanlığın ortak atasından itibaren günümüze kadar geldiğini göstermektedir. W İnsan çeşitliliğinin en görünür yönü olan ten pigmentasyonu, geçmişte insanları ırklara ayırmanın temeli olarak kullanılmıştır. illiams ve Nesse’nin “Why We Get Sick” (Neden Hasta Oluruz) adlı kitabını yayınlamasının üzerinden 30 yıl geçti. Son 25 yıl içerisinde evrimsel tıp, farklı bilim alanlarından uzmanların modern hastalıkların (nihai) sebeplerine sadece sözel ve bazen de spekülatif açıklamalar yaptığı bir yaklaşım olmaktan çıkıp temel ve klinik ana bilim dallarının altında kendine ait kürsü oluşturulan, yüksek lisans ve doktora dereceleri sunan olgun bir bilim alanı haline geldi. Yazıda ilk olarak bu yeni bilim dalının kısa tarihçesini aktarıp evrimsel tıbbın temelleri ile devam edeceğim. Evrimsel bakış ve analiz yöntemlerinin tıp alanındaki uygulamalarını kronik ve bulaşıcı hastalıklar üzerinden örneklendireceğim. Hastalıklara evrimsel yaklaşımın kısa tarihi Doğa bilimlerindeki evrimsel bakış açısı devrimini takiben Avrupa ve Amerika’da bazı tıp fakülteleri fiziksel antropoloji bölümlerini kurarak insanların yaşadıkları coğrafyaya uyum (adaptasyon) mekanizmalarını araştırmaya başladılar. Charles Darwin’in büyük babası Erasmus Darwin (1731-1802) bir hekimdi. Aynı zamanda bir doğa bilimci denebilecek kadar kuvvetli gözlem ve sorgulama yeteneğine sahipti. Erasmus Darwin, insanı diğer canlıların üzerinde kutsal bir varlık olarak kabul etmek yerine insanı doğanın bir parçası olarak görmüş ve doğadaki değişimin insan için de geçerli olduğunu savunmuştur. Doğa bilimlerindeki evrimsel bakış açısı devrimini takiben Avrupa ve Amerika’da bazı tıp fakülteleri fiziksel antropoloji bölümlerini kurarak insanların yaşadıkları coğrafyaya uyum (adaptasyon) mekanizmalarını araştırmaya başladılar. Ekvatordan uzaklıkla insan ten rengi değişimi, D vitamini ihtiyacı gibi çevre koşullarının zaman içerisinde insan morfolojik ve fizyolojik özelliklerini değiştirmeye yönelik örnekleri ortaya çıkarıldı. Orak hücreli anemi gibi ölümcül kan hastalıklarının (Örn. Akdeniz anemisi) coğrafi dağılımının Anofel sineği tarafından yayılan yine ölümcül bir hastalık olan sıtmaya karşı direnç sebebiyle, Anofel sineğinin (ve diğer sivrisinek türleri) yayılımıyla örtüşmüş olabileceği gibi evrimsel bakış açıları tıp alanında test edilebilir hipotezler olarak sunulmaya başlandı. Fakat tıp alanında evrimsel yaklaşımlar uzun yıllar boyunca yeterince ilgi bulmadı. Yani sağlık bilimleri içerisinde olgun bir bilim dalı olarak gelişemedi. Modern anlamda “evrimsel tıp” kavramını kullanan ilk araştırmacılar 1990’larında başında George Williams ve Randolph Nesse oldu. Williams ve Nesse “Neden Hasta Oluruz” adlı kitapta hastalıkların evrimsel sebeplerini, yeni çevre koşullarına adaptasyon, genetik yapı, evrimsel miras, tasarım kaynaklı riskler başlıkları altında incelediler. Bu kitap evrimsel tıp alanında tam bir katalizör görevi gördü. Takip eden yıllarda 10’dan fazla yeni bakış açıları sunan etkili evrimsel tıp kitapları yayınlandı. Bu yeni alana ilgi katlanarak arttı. Sağlık bilimlerinde evrimsel yaklaşımların hastalıklara farklı bakış açıları sunup yeni tedavi yöntemlerine olanak 77 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 sağlama potansiyelini gören bazı üniversiteler, evrimsel tıp araştırma merkezleri kurmaya başladılar. Arizona Üniversitesi’ndeki Evrimsel Tıp Merkezi, Kuzey Karolina eyaletindeki Üçlü Evrimsel Tıp Merkezi (TriCEM) bunların ilk örnekleri oldular. Bu merkezler yüksek lisans ve doktora dereceleri vermeye başladılar. Günümüzde evrimsel tıp odaklı eğitim ve araştırma yapan onlarca üniversite bulunmaktadır. Evrimsel tıp araştırmacıları “Uluslararası Evrim, Tıp ve Halk Sağlığı” adlı resmi akademik bir topluluk kurdular. Bu topluluk her yıl uluslararası evrimsel tıp kongresi düzenlemektedir. Ayrıca, “The Evolution and Medicine Review” ve “Evolution Medicine and Public Health” adlı iki uluslararası hakemli dergisi yayınlamaktadır. Klasik tıp, hastalıkların yaklaşık nedenlerine odaklanır. Yapı ve mekanizmalar hakkında ne ve nasıl sorularını yanıtlamaya çalışır. Evrimsel tıp hastalıkların nihai nedenlerini anlamaya çalışır. Bir karakterin köken ve fonksiyonunu anlamak için neden ve niçin sorularına cevap arar. Evrimsel tıpta temel kavramlar Evrimsel tıpta hastalıkların sebepleri yaklaşık nedenler (proximal causes) ve nihai nedenler (ultimate causes) olarak ikiye ayrılır. Hastalıkların fizyolojik, metabolik, moleküler mekanizmaları yaklaşık nedenleri oluşturur. Klasik tıp, hastalıkların yaklaşık nedenlerine odaklanır. Yapı ve mekanizmalar hakkında ne ve nasıl sorularını yanıtlamaya çalışır. Nihai nedenler ise uyum (hayatta kalma) başarısı için özelliklerin (incelenen karakterlerin) neden evrimleştiğine odaklanır. Evrimsel tıp hastalıkların nihai nedenlerini anlamaya çalışır. Bir karakterin köken ve fonksiyonunu anlamak için neden ve niçin sorularına cevap arar. Örneğin yağlı beslenme alışkanlığı ve damar sertliği riskini artıran genetik yapı, kalp krizinin yaklaşık nedenleridir. Evrimin yani doğal seçilimin yağlı yiyecek tercihini teşvik eden ve damarlarda kolesterol/trigliserit birikimine yol açan genetik faktörleri neden ortadan kaldırmadığı ise evrimsel bir yaklaşımdır. Bağışıklık sistemimizin kendi organlarımıza saldırarak zarar verdiği otoimmün hastalıkların yaklaşık sebeplerini, bağışıklık sistemi hücrelerini ve hücrelerin genetik yapılarını inceleyerek anlamaya çalışırız. Otoimmün hastalıklara yol açan genetik yapının evrimsel süreçte neden/niçin halen günümüz insanlarında korunduğu (ortadan kalmadığı) ise evrimsel bir bakış açısıdır. Boy, kilo, tansiyon, kanser riski gibi ölçebildiğimiz bir fenotipik karakterin evrimsel analizle incelenebilmesi için üç özelliğe sahip olması gerekir. 78 Bir hastalığın evrimsel analize tutulabilmesi için gerekli 3 koşul İlk olarak bu karakterin incelenen popülasyonda çeşitlilik göstermesi gerekir (kısa, normal ve uzun boylular gibi). İkinci olarak gözlemlenen bu çeşitliliğin en azından bir kısmının kalıtsal olması yani genetik kurallar doğrultusunda bir nesilden diğer nesle (anne babadan çocuğa) aktarılması gerekir. Uzun boylu anne ve babanın çocuklarının boylarının da uzun olması beklentisi gibi. Veya birinci derece akrabalarında erken yaşta kanser görülen bireylerin kansere yakalanma riskinin daha fazla olması gibi. Üçüncü olarak, incelenen karakterin uyum başarısına (fitness) etkisi olmalıdır. Yani hayatta kalma ve bir sonraki neslin oluşturulmasında etkisi olmalıdır. Hastalıklar evrimsel analize tabi tutulabilmenin üç koşulunu da sağlamaktadır. Hastalık zaten toplumdaki çeşitliliği temsil etmektedir. Örneğin, toplum kalp krizi geçiren (hasta) ve hiç geçirmeyen sağlıklı bireylerden oluşur. Temel bilimsel ve klinik çalışmalar neredeyse tüm hastalıkların genetik sebeplerini ortaya çıkarmaktadır. 2003 yılında tamamlanan insan genom projesini takip eden 20 yıl içerisinde moleküler genetik metotlar ivmelenerek ilerlemiştir. Neredeyse her gün binlerce farklı hastalıkla (diyabet, metabolik sendrom, tansiyon, kanser, bulaşıcı hastalıklar, vb.) ilgili yeni genetik sebepler keşfedilmektedir. İlgilendiğimiz karakter hastalık olduğu için doğal olarak hayatta kalma yani uyum başarısına etki etmektedir. Evrimsel tıpta genelde yanlış anlaşılan bir kavram, evrimin yönüne dair beklentidir. Evrimsel sürecin daima daha iyi, daha dayanıklı, güçlü, zeki, başarılı, vb. bireylere doğru bir yönü yoktur. Bu sıfatların hepsi görecelidir. Neye göre daha iyi, güçlü, başarılı? Hiçbir canlı sabit doğa/çevre koşullarında yaşamaz. Çevre sürekli değişmektedir, değişen çevre koşullarına uyum farklı özelliklerin evrimleşmesiyle olur. Önceki çevre koşullarında bir canlının hızlı, dayanıklı, başarılı olmasını sağlayan genetik yapı, Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 yeni çevre koşulunda hiçbir avantaj sağlamayabileceği gibi negatif etki de yaratabilir. Dolayısıyla doğal seçilim, insanları hastalıklardan arındıracak, daha uzun ve sağlıklı yaşamalarına olanak sağlayacak bir amaç doğrultusunda ilerlememektedir. Bu tür beklentiler evrimsel dinamikleri bilmeyen/anlamayan insanların hayali ve yanlış beklentileridir. Doğal seçilim sağlıklı ve uzun bir ömrü değil, içinde bulunulan koşullarda uyum başarısını hedef alır. Özellikle üreme yaşına kadar hayatta kalma yeteneğini sağlayan özellikler, uyum başarısı için en önemli özelliklerdir. Doğal seçilimin, bir canlının üreme yaşına kadar hayatta kalmasını, yani bir sonraki neslin oluşumuna katkı sağlayacak karakterler ve bu karakterleri oluşturan genetik yapı üzerinde etkili olmasını bekleriz. Nitekim, hastalıkların dağılımına bakıldığında ölümcül çocukluk çağı hastalıkları çok nadir hastalıklardır. Çocukluk çağı kanserleri, metabolik ve fizyolojik bozukluklar nadir hastalıklardır (binde bir, on binde bir görülme sıklığı) ve nadir görülen genetik değişimler (mutasyonlar) sebebiyle oluşurlar. Genelde bir veya birkaç gendeki çok nadir mutasyonlar çocukluk çağı hastalıklarına yol açar. Bu tür genetik değişimler sürekli doğal seçilim tarafından elenirler (üreme çağına gelmeden ölüm), popülasyon içerisindeki görülme sıklıkları (alel frekansları) düşük kalır (binde bir, on binde bir gibi). Kronik (yaygın) hastalıklar seçilimden kaçıyor mu? Kronik hastalıkların görülme sıklığı ise nadir hastalıklara göre çok daha fazladır. İncelenen hastalığa ve yaşam koşullarına göre popülasyonun çoğunda görülebilirler. Kronik hastalıklar ileri yaş hastalıklarıdır, yani üreme çağından sonra ortaya çıkarlar. İleri yaşlarda görülen kronik hastalık riskine etki eden genetik yapı üzerinde doğal seçilimin etki göstermesini beklemeyiz. Obezite, metabolik sendrom, diyabet, yüksek tansiyon, kalp-dolaşım vb. hastalıklarının genetik sebepleri incelendiğinde, onlarca genin hastalık riskine az etki ettiğini görürüz. Diğer bir anlatımla, onlarca gende meydana gelen yüzlerce farklı genetik değişim (bu genetik değişimler nadir hastalıklardaki mutasyonların aksine büyük negatif etkileri olmadığı ve toplumda %1 sıklık üzerinde görüldüğü için “mutasyon” kelimesini değil “genetik değişim” ifadesini kullanıyoruz) kronik hastalık riskine kümülatif Evrimsel tıp, insan sağlığını ve refahını iyileştirme potansiyeline sahip disiplinler arası bir alandır. olarak etki etmektedir. Genlerin tekil olarak kronik hastalıklar üzerindeki etkisi (çok) düşüktür. Birden fazla gen kümülatif olarak ve uygun çevre koşullarında bizim kronik hastalık dediğimiz metabolik ve fizyolojik fenotiplere sebep olmaktadır. Kronik hastalıklara tüm dünya popülasyonlarında rastlanır. Afrika, Avrupa, Asya, Amerika, Okyanusya kıtalarında, bambaşka çevre koşullarında yaşayan insanlarda kronik hastalık riskini artıran benzer genetik değişimler olduğu gibi, popülasyonlara özel genetik değişimler de bulunmaktadır. Bu gözlem, hastalık riskini doğuran genetik yapının tüm insanlığın ortak atasından itibaren günümüze kadar geldiğini göstermektedir. Ayrıca, insanlık Afrika’dan çıkıp diğer kıtalara yayılırken, bulunduğu çevresel koşullara uyum ve hayatta kalmasını sağlayan yeni genetik değişimlerin bazıları da günümüz kronik hastalıklarına yatkınlığı artırmıştır. Çevre sürekli değişmektedir, değişen çevre koşullarına uyum farklı özelliklerin evrimleşmesiyle olur. Önceki çevre koşullarında bir canlının hızlı, dayanıklı, başarılı olmasını sağlayan genetik yapı, yeni çevre koşulunda hiçbir avantaj sağlamayabileceği gibi negatif etki de yaratabilir. Tansiyonunuzun (kan basıncı) veya kan şekerinizin düştüğü bir zamanı hatırlayın. Anında titremeye başlar, kendimizi yerde buluruz. Hatta şuurumuzu kaybedip bayılabiliriz. Yardım edecek kimse yoksa ciddi şekilde yaralanabiliriz, durum ciddiyse dakikalar içerisinde ölebiliriz. Homo sapiens’ in ilk yaşadığı koşulları düşünelim. Gerek avlanmak gerek av olmamak için aktif bir metabolizmaya ihtiyacı var. Kısa süreli de olsa tansiyonu, kan şekeri düşen bir insanın o koşullarda hayatta kalma şansı nedir? Bebeğini sürekli taşımak, emzirmek, korumak zorunda olan bir annenin kronik düşük tansiyon, düşük kan şekeri gibi sorunları olması ne kadar mümkün? Tansiyon ve kan şekeri kontrolünü sağlayan genetik yapıyı, evrimsel genetik yöntemleriyle incelediğimizde görüyoruz ki düşük tansiyon ve kan şekerine karşı büyük bir negatif seçilim var. Böylesi genetik yapı evrimsel süreçte elenmiş. Ama kronik yüksek tansiyon ve şekere sebep olan genetik yapı tüm insan popülasyonlarında var. Çünkü kronik yüksek tansiyon ve şeker saniyeler içerisinde bayılmamıza ve dakikalar içerisinde ölmemize sebep olmaz. Aksine metabolik olarak zorlandığımız, hayatta kalma mücadelesi verdiğimiz anlarda (av olmaktan kaçtığımızı veya avlamak için avın peşinden koştuğumuzu düşünelim) hem tansiyonumuz hem de kan şekerimiz artar. Yüksek kan basıncı ve şekere tolere eden bir fizyolojimiz yani genetik yapımız var. Çünkü atalarımızın hayatta kalmasında katkıları büyük. Kan şekeri ve basıncının kontrolü ve gerekli anlarda hızla yükseltilebilmesi sadece insanlara değil pek 79 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 çok canlıya özgü bir özelliktir. En azından tüm memelilerde vardır. Bu fizyoloji Homo sapiens ‘in geçmiş atalarından aldığı evrimsel bir mirastır. İnsan genetik yapısı (ve dolayısıyla fizyolojisi) evrimine etki eden diğer bir çevresel koşul hastalıklara sebep olan patojenlerdir. Ölümcül bulaşıcı hastalıklara sebep olan virüsler, bakteriler ve mantarlara karşı “evrimsel silahlanma yarışı”nda bağışıklık sistemimiz ile ilgili genler en çok doğal seçilim etkisi altında olan genlerdir. Atalarımızın kıtlık zamanlarında hayatta kalmalarına yardımcı olan obezite riskini etkileyen metabolik yapımız da evrimsel bir mirastır. Bu evrimsel miras üzerine bazı toplumlarda kronik hastalık riskini artıran, o topluma özgü genetik değişimler bulunur. Örneğin bazı Amerika kıtası Kızılderili popülasyonları, Güney Amerika ve Alaska yerlileri genetik olarak obezite ve diyabet hastası olmaya çok daha yatkındır. Bu popülasyonların atalarında, zorlu çevre koşullarında yaşamaya imkân veren genetik adaptasyonlar olmuştur. Kısıtlı besin ve hareketli yaşam koşullarında hayatta kalmaya imkân veren bu genetik yapı, modern yaşam koşullarında (yüksek kalorili beslenme ve âtıl/hareketsiz yaşam) diyabet, obezite, metabolik sendrom riskini artırmaktadır. İnsan genetik yapısı (ve dolayısıyla fizyolojisi) evrimine etki eden diğer bir çevresel koşul hastalıklara sebep olan patojenlerdir. Ölümcül bulaşıcı hastalıklara sebep olan virüsler, bakteriler ve mantarlara karşı “evrimsel silahlanma yarışı”nda bağışıklık sistemimiz ile ilgili genler en çok doğal seçilim etkisi altında olan genlerdir. Atalarımızın bulaşıcı hastalıklara karşı dirençli olmalarını ve hayatta kalmalarını sağlayan bağışıklık sistemimiz, modern koşullar altında kronik inflamatuar ve otoimmün hastalıklara sebep olmaktadır. Sağlık bilimlerinde evrimsel yaklaşımların geleceği Günümüz kronik hastalıklarının evrimsel sebeplerini ortaya çıkarıp, hastalıklara ve tedavilere farklı bakış açıları sunmanın yanı sıra evrimsel biyolojide kullanılan analitik metotların sağlık bilimlerde uygulaması hastalıklarla mücadele için elzem hale gelmiştir. Evrimsel analizin ana yöntemlerinden olan canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerinin incelenmesinde kullanılan soyoluşum (filogenetik) metotları, bulaşıcı hastalıkların nereden, ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı konusunda sağlık bilimlerini aydınlatmaktadır (Örneğin Sars Cov-2 koronovirüsün ortaya çıkışı). 80 İnsan genomunun evriminin kodunu çözmek, hastalıkları yorumlamak ve modellemek için değerli bir bağlam sağlar. Bu bağlam, yakın insan evrimiyle sınırlı değildir, aynı zamanda yaşamın tarihini kapsayan daha eski olayları da içerir. Moleküler evrim analizleri bulaşıcı hastalıklara karşı korunma için yeni yollar ve daha etkili tedavi yöntemleri (aşı, ilaç) geliştirilmesinde yardımcı olmaktadır. Kanser genetik bir hastalıktır. Evrimsel genetik, popülasyon genetiği ve biyoinformatik yöntemler sayesinde kanser araştırmacıları kanser gelişimi ve tedavi süresince kanser hücrelerindeki genetik değişimleri tespit edebilmekte, kanser başlangıcı, metastaz ve tedavi safhalarında hücrelerin geçirdiği mikro evrimi modelleyebilmekte, hastalara odaklı tedaviler önerebilmektedirler. Evrimsel tıp hızla gelişen bağımsız bir bilim dalı olarak sağlık bilimlerinde disiplinler arası çalışmaları tetikleyerek özgün yaklaşımlar sunmaya devam edecek, bireysel ve toplumsal sağlık sorunlarına farklı bakış açıları sunabilen yeni araştırmacıların yetiştirilmesine katkı sağlayacaktır. Kaynaklar Nesse, R. M. & Williams, G. C. Why we get sick : the new science of Darwinian medicine. 1st edn, (Times Books, 1994). Stearns, S. C. & Koella, J. C. Evolution in health and disease. 2nd edn, (Oxford University Press, 2008). Trevathan, W., Smith, E. O. & McKenna, J. J. Evolutionary medicine and health : new perspectives. (Oxford University Press, 2008). Brune, M. & Hochberg, Z. Evolutionary medicine--the quest for a better understanding of health, disease and prevention. BMC Med 11, 116, doi:10.1186/1741-701511-116 (2013). Currier, R. W. & Steele, J. H. One health-one medicine: unifying human and animal medicine within an evolutionary paradigm. Ann N Y Acad Sci 1230, 4-11, doi:10.1111/j.1749-6632.2011.06138.x (2011). Nesse, R. M. Ten questions for evolutionary studies of disease vulnerability. Evol Appl 4, 264-277, doi:10.1111/ j.1752-4571.2010.00181.x (2011). Bilim ve Ütopya, Sayı: 364 Bilim ve Ütopyanın basılı sayılarına ulaşmanın çok kolay olduğunu biliyor musunuz? Bilim ve Ütopya’yı internet mağazamızdan, hepsiburada’dan Trendyol’dan ve Pazarama’dan temin edebilir, isterseniz 6 aylık ve yıllık abonelik avantajlarımızdan yararlanabilirsiniz. Sanal sayı üyeliklerimizse değişmeden devam ediyor! magaza.bilimveutopya.com.tr 81 Bilim ve Ütopya, Ekim‘24 Say Yayınları’ndan Yeni Felsefe Kitapları alınmaktadır. 168 sf. çev. Yavuz Alogan 400 sf. Steven D. Hales çev. Özge Nur Küskün 368 sf. 82 çev. Müge Sözen 320 sf. www.sayyayincilik.com / www.saykitap.com Tel.: (0212) 512 21 58 • e-posta: dagitim@saykitap.com www.facebook.com/sayyayinlari www.twitter.com/sayyayinlari www.instagram.com/sayyayinlari
0
You can add this document to your study collection(s)
Sign in Available only to authorized usersYou can add this document to your saved list
Sign in Available only to authorized users(For complaints, use another form )