Uploaded by Ceyhan Tukaç

FEODALİZM MERKANTİLİZM FİZYOKRASİ LİBERALİZM KLASİKLER MARKSİZM

advertisement
Feodalizm
Feodalizm:
(Derebeylik)
Latince- Feodum(tımar) kelimesinden türemiş.
-Koruyan x Korunan ilişkisine dayanan hiyerarşik
örgütlenme
-Merkezi otorite zayıf, yerellik görülür!
Feodal Ekonomi, kendi kendine yeterlilik üzerine
kuruludur.
-Roma imparatorluğunun yıkılmasından ulusal
monarşilerin ortaya çıkmasına kadar olan sürede
hakim.
-Cermen istilalarının yarattığı Roma sonrası
istikrarsızlığın ürünü.
ROMA’DA tarımsal üretim
-toprak sahibi Roma vatandaşlarının geniş
çiftliklerinde köle emeği kullanılarak yapılıyordu.
-imparatorluğun ticaret hatlarındaki hakimiyeti
kullanılarak çeşitli pazarlara yönelik olarak
-işbölümünün geliştiği; zanaatlerin şehirlerde
toplandığı, kırsalda tarım yapıldığı bir düzen.
-fetihler ile Roma vergi kaynak yaratıyor, yağma
gelirleri ile yaşıyordu. Fetihlerin durması ile
savaşlar maliyetli savunma savaşlarına dönüştü.
Maliye zorlanmaya başladı.
- Vergiler arttı. Köylü zora düşerken, köyden şehre
göç başladı.
-Köylünün alım gücü düşünce, köy ve kent
arasındaki ilişki zedelendi. Şehirli zanaatkar
köyden talep bulamadı. Kentle ticaret yapamayan
Latifundia(Köle emeği ile işleyen çiftlikler) zora
düştü. Roma’yı yok edecek olan kısır döngü
başladı.
- Kölelerin üretim dönemleri dışında beslenmesi
bir maliyet unsuruna dönünce, kölelerin bir kısmı
azad edildi, ve belirli bir toprak kirası karşılığında
geçimlik toprakları işleme hakkı verildi.
Azat edilmiş bu yeni küçük çiftçiler tümüyle özgür
değillerdi, kendilerine tahsis edilen toprakları terk
etmeleri durumunda toprak sahibinin gelir kaynağı
da ortadan kalkacaktı. Topraklarından ayrılmayan
kira ödeyen bu yeni sınıf, FEODAL
SERFLERDİR.
KENT-KÖY
bağlantısı kopunca “latifundia”lar
kendi ihtiyaçlarını karşılamaya gitti. YERELLİK
arttı.
Roma düzeninin son zamanlarından oluşmaya
başlayan FEODAL yapı, istilalar sonrası iyice
yaygın olarak kendini gösterdi.
KURUMSALLAŞMASI-YAPISALLAŞMASI
Kurumsallaşarak tipik şeklini alması 9. ve 10.yy.’a
gider.
İki yeni buluş, feodal yapının Avrupa’nın hakim
düzeni olmasını sağlamıştır.
“AĞIR SABAN” +
“ÜZENGİ”
Kuzey Avrupa çok yağış aldığından, drenaj
yetersiz nüfus az…Güney Avrupa makul yağış,
nüfus yoğun…
AĞIR SABAN tarımsal verimi arttırarak askeri
sınıfın istilalardan koruyucu olarak beslenmesine
imkân sağlamış.
“ŞÖVALYELER” diye adlandırılacak olan bu
askeri sınıf, üretici, üretici köylünün üzerine
koruyucu soylular olarak yerleşmiştir.
“serfler soyluların toprağını işlemiş
KARŞILIĞINDA DA soylular serfleri
korumuştur.”
ÜZENGİ dönemin savaş tekniklerinin
değişmesine yol açmış, piyade ile durdurulması
çok güç olan ağır süvarileri, yani zırhlı şövalyeleri
ortaya çıkarmıştır.
KALIN VE AĞIR ZIRHA RAĞMEN AT
ÜSTÜNDE DURMAYI KOLAYLAŞTIRAN BİR
İCAT OLARAK ÜZENGİ!!!!!!
(Topun/ ateşli silahların yaygınlaşmasına kadar…)
FEODALİTENİN YAYGINLAŞMASI
 Fransa feodalizmin anavatanı sayılabilir.
 Frank Karolenj İmparatorluğu bünyesinde
“feodalizm” “tipik haliyle” ortaya çıktı.
 Britanya Adasını istila eden Normanlar
feodalizmi İngiltereye taşıdı. Diğer bölgelerin
aksine feodalizm İngiltere’de yukarıdan
aşağıya doğru bu sebeple yayıldı.
 Feodalizm, Roma ve Germen uygarlıklarının
bir sentezi olarak ortaya çıktığından, Roma
uygarlığının bir parçası olmayan
ALMANYA’DA geç oluştu.(12.yy)
 İspanya’daki ROMA düzeninin bozulmasıyla
İspanya’nın Müslümanlarca ele geçirilmesi
arasında sadece 2 asır olduğundan İspanya’da
FEODALİZM’in kurumları gelişemedi.
(Katalonya hariç, Frank Katolonj
imparatorluğunun etkisi altında olduğundan! )
 iTALYA, en farklı örnek!!! Kuzey
İTALYA’da ROMA mirasının çok güçlü
olması şehirlerin ortadan kalkıp kırsalın
egemen olmasını engelledi. Aksine, Kentlerin
kırsala egemen olduğu bir düzen ortaya çıktı.
FEODALİTENİN ÖZELLİKLERİ
En üstte KRAL
KRALA bağlı SOYLULAR
En alt en geniş sınıf olarak  SERFLER
KRALIN MUTLAK EGEMENLİĞİ YOKTUR!!!
FEODAL düzende KRALIN yetkisi çok sınırlıdır.
ÇÜNKÜ idare tek merkezli değil!!!
Toprak, feodal beylere dağıtılmış.
Bu FEODAL BEYLER gerekirse zor kullanarak
KRALA iradelerini dayatabiliyorlar.
1215 ‘MAGNA CARTA’ haklar bildirgesi,
İngiliz Feodalitesinin Kral Yurtsuz JOHN’a
dayatmasıdır.
Sadece üretim araçları değil, askeri güç de
FEODAL BEYLER arasında dağıtılmıştır.
Çünkü, MERKEZİ ordu kurmak MASRAFLI!!!
Feodalizmin en önemli özelliği BÖLÜNMÜŞLÜK
ve YERELLİK.
TİCARET GELİŞMEDİĞİ İÇİN
UZMANLAŞMIŞ BİR EKONOMİ VE
GELİŞMİŞ BİR İŞBÖLÜMÜ YOKTUR.
ÜRETİM TOPRAKTA YAPILDIĞI İÇİN
ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI VE ÖLÇÜSÜ
TOPRAKTIR.
EKONOMİK YAPI
Ticaret gelişmediği için uzmanlaşmış bir ekonomi
ve gelişmiş bir işbölümü yoktur!!!
Üretim kaynakta yapıldığı için zenginliğin kaynağı
ve ölçüsü toprak!!!
ROMA düzeninin sağladığı ortamda gelişen
ticaret, CERMEN istilaları ile durma noktasına
gelince, her feodal beylik kendine yeter bir
ekonomi kurmuştur.
Taşınabilir servet olgusu gelişmemiştir.
Dışa kapalı topluluklar haline gelmemişler.
FEODAL SÖZLEŞME: Koruyan(süzeren_KRAL)
ve korunan(VASSAL) ilişkisi hukuki, mali, askeri
ilişkileri kapsayan bir sözleşme var aralarında.
Vassal senyör ile savaşa gider. Biri esir düşerse
diğeri fidye parasına katkı sağlar. Vassal ölürse
ailesine katkı sağlanır. Vassalın varisi yoksa
senyör ona varis olur.
FEODALİTEDE TOPLUMSAL SINIFLAR
i) SOYLULAR SINIFI-Senyörler sınıfı…..Kendi
içlerinde bir hiyerarşik yapı oluşturmaktadırlar.
Dük –Marki—Kont—Vikont—Baron—
Şövalyeler—
ii) RUHBAN SINIFI…….. örgütsel karakteri
feodal olmamasına rağmen feodalizmin
şekillenmesinde rol oynamıştır.
Kilise, geniş toprak sahibidir.
Dindar, ve varisi olmayan soylular tarafından
bağışlanan topraklar feodal yükümlülükler
içermektedir!!!!
Böylece kilise feodal sistemin bir parçası
oluvermiştir!!!!!
iii) Köylüler(SERFLER) ……………….Soylunun
toprağında üretim yapar, bir kısım hariç üretimin
arta kalanını soyluya teslim eder. Şato tamiri gibi
işlerde de çalışır. Siyasal hakları yoktur, başka
toprağa GÖÇ HAKKI yoktur.
FEODALİZMİN YIKILMASI
Avrupa’daki ekonomik dengelerin değişmesiyle
yıkılmıştır.
10.yy sonrası gelişmeye başlayan ticaret,
feodalizmi kıracak bir dinamik oluşturmuştur.
9.yy. itibariyle feodal düzenin kurumsallaşmasıyla
beraber güvenlik az da olsa sağlandı. Göçebe
istilaları durduruldu.
Ticaretin tekrar canlanmasında etkili diğer sebep
HAÇLI SEFERLERİ.
 Venedik, Genova, Pisa gibi İtalyan kentleri
Akdeniz’de İslam uygarlığı ile ticarete
başlamış oldu, bu vesile.
 Akdeniz’de hakim olan, denizaşırı
imparatorluklar kuran bu devletler, ticaretten
gelen artı-ürün ile zenginleştiler!!!
 Ticaret ile zenginleşen KENTSOYLULARA(Burjuvazi) sırtını dayayan
KRALLAR feodal beyler karşısında güç
kazanmaya başladı.
 Feodal beylerin ekonomik güç üzerindeki
hakimiyeti kalktıkça, KRALLAR güç kazandı.
 KRALLAR, ticaret vergileri ile merkeze bağlı
ordular kurabilir hale geldiler. FEODAL
BEYLER daha sıkı denetlenebilir hale geldi.
 Ateşli silahların yaygın kullanımı, topun
surları yıkabilen gücü şato, kaleler arkasına
sığabilen yerel unsurları geriletti.(
İSTANBULUN FETHİ.örn.ve milad)
 Değişen iktisadi koşullar altın/parayı
taşınabilir servet olgusu olarak öne çıkardı.
(TOPRAK yerine!!!)
 Ticaret yoluyla mal elde edebilmek için
serflere özgürlükleri para ile satılmaya başladı.
 16.yy. itibariyle hukuksal olarak olmasa da fiili
olarak Avrupa’da serflik kalktı.
 Hukuksal olarak kalkması NAPOLYON
SAVAŞLARINI bekledi.
MERKANTALİZM
1500-1800 yılları arasını kapsar
İlk Merkantilist Çalışma1613Antonio Sera --“Maden kaynağına sahip olmayan ülkelerde Altın ve Gümüş
Bollaştıran Nedenler Üzerine Kısa Bir İnceleme”
Son Merkantilist Takdim 1767 Sir James
Steuart… “Politik Ekonominin İlkeleri Üzerine İnceleme”
 “Batı Romanın çöküşü” MS.476 ile “Doğu Romanın çöküşü”
MS.1453 arasını kapsayan 1000 yıllık ORTAÇAĞ….
 “Summa theologica” ile özetlenebilecek olan “rasyonel
düşünce”[aritoteles] ve “inancın”[incil] Avrupa düşüncesinde tam
olarak örtüşmesi…
Tıp
beden sağlığı için… Hukuk mülkün sağlığı için... İlahiyat ruh
 Dolayısıyla epistemolojik olarak sorunsuz dingin yıllar.
sağlığı için tahsil ediliyor. Ekonomi, düşünceye odak değil!!!
1500-1800 arası
sürede Ortaçağı temsil eden
“doğal
ekonomi
anlayışı”,
“Feodalizm”
ve
“Skolastisizm” tümüyle ortadan kalkmamış, az-çok her
ülkede farklı oranlarda kendini göstermiştir.
MERKANTİLİSTLER
Ortaçağ
düşüncesini
reddedip yenine daha rasyonel ilkeler oluşturmaya
yönelmişlerdir.
16.yy.’da
yeni düşünceler,
Skolastizm’den
kopuş olarak
ortaya çıkar. Bunlar:
i)
ULUSAL
DEVLETLERİN
ÇIKIŞI: fakirlere yardım, işsizlere iş
ORTAYA
vermek gibi bazı
“bireysel ahlak” işleri “modern devlet” ile birlikte devletin
sorumluluğuna verilmiştir. Merkezi otoritenin ortaya çıkışıyla
beraber “politika”nın sosyal bilim olarak ortaya çıkması söz
konusudur. Machiavelli’nin din/ahlak ile politikayı ayırması
daha sonraları başta “iktisat” olmak üzere diğer sosyal
bilimlere örnek olmuştur. Böylece; “kişisel çıkar” motifine
verdiği önem; “amaçlar ve araçlar” arası ilişkiye vurgu iktisadi
düşüncede yerini bulmuştur.
ii)
YENİ DİNİ GÖRÜŞLER:
Erasmus, Luther ve
Calvin “reform” diye anılan Katolik dünya görüşüne dayalı
düzenlemeleri reddeden değişime öncülük etmiştir.
Protestanlık
böylece
doğmuştur.(bkz.PROTEST-O)
Protestanlık ile birlikte “bireycilik” önem kazanmıştır.
“bireysel sorumluluk” ve “bireysel özgürlük” kavramları da
böylece gündeme gelmiştir. Martin Luther büyük ölçüde
Almanya’da etkili olurken, John Calvin etkisini Fransa,
İsviçre, Hollanda, İskoçya, İngiltere ve Amerika’da(New
England) göstermiştir. Bu yeni eğilimlere göre, hâlihazırdaki
dünya üzerindeki başarı ile insanlar gerçek değerlerini
gösterirler, ahirette bu dünyada başarısız olan hesap verir.
Dünyevi başarı iyi kul olmanın şartıdır. Bu dönüşümlerle
Aristo’nun yüzlerce yıllık egemenliği de son bulmaktadır.
iii)
RÖNESANS
İNSANCILIK(HÜMANİZMA):
VE
Hümanizma,
bireyin haklarına öncelik vermiş ve güçlü iktidarı toplum
refahını sağlayacak bir araç olarak tanımlamıştır. “Bireycilik”
ve “doğal hukuk” tohumları ile Fransız ihtilali ve Klasik
İktisatın doğumuna öncülük edecektir. Böylece Plato ve Aristo
dini temellere gönderim yapılmadan yeni bir yaklaşımla ele
alınmıştır.
iv)
DEĞİŞEN EKONOMİK YAPI:
Kendi kendine
yeterli feodal yerleşim birimleri yerini hızla gelişen bir
mübadele ekonomisine bırakıyordu. Kentler ortaya çıkıyor
ve kentler arasında yabancı uluslarla ticaret yapılmaya
başlıyordu. Burjuva bir kentsoylu olarak böyle ortaya çıktı.
Tarım sektörü yanısıra imalat sektörü “domestic system”/
“putting out system” diye bilinen “ücretli işçi kullanımına
dayalı bir yöntemle” payını ve alanını arttırıyordu. Hammadde
ticareti “yarı işlenmiş/işlenmiş mal” ticaretine dönüşüyordu.
Ücretli bir işçi sınıfı ortaya çıkmaya başlamış, loncalar
önemini kaybetmeye başlamış. Bankacılık sektörü
gelişmeye başlamış, Amerika’dan gelen altın/gümüş artan
ticaret için gerekli para stokunu oluşturmuş. Vergiler daha sık
ve yüksek oranda büyüyen devlet mekanizması nispetinde
uygulanmaya konulmuş.
v)
İŞ ADAMLARININ TEORİK KATKISI:
17.
Ve 18.yy.’lar ekonomi üzerine yayınların sayısında bir
patlamanın olduğu zamanlardır. 16.yy.’da yazılan yaklaşık 200
kitap/broşür…17.yy.’da yazılan yaklaşık 2000 kitap/broşür.
A.Smith’in “MilletlerinZenginliği” öncesi sayı:5000.
Yazarlar genellikle ve özellikle işadamları. Josiah
Child17.yy’ın en zengin işadamı. Thomas MunEast India
Company yöneticisi ve tüccar.
İşadamlarının ilgisi politika önerilerini parlemento ve bürokrasiye
empoze etmeye sebep olmaktaydı. Bu pragmatizm; sebep-sonuç
ilişkisini sadece zaman içinde takip etmek gibi bir metodolojik hatayı
üretmekteydi. “Post hoc Ergo Propter Hoc”[bundansonra bundan
dolayı] İşadamlarının kendi çıkarları çerçevesinde ortaya koydukları
önerilerden doğan güvensizlik sayısal verilerle kamuoyunun iknası
amaçlı “kantitatif yaklaşımın” da önünü açmıştır.
vi)
MATBAANIN YAYGINLAŞMASI: eskiden el
yazmasıyla çıkan bir kitap, bir kişinin yaklaşık 18 aylık geçim
masrafına denk düşmekteydi. Dolayısıyla alıcılar sadece
Kilise ve Saray idi.
Matbaa ile bilgi tavandan tabana indi.
İktisadi bilgi de üniversitelerde profesörler ve devlet adamlarının
ötesine tüccarlar, spekülatörler ve bankacılara yayıldı.
(kitap----gazete----radyo-----TV-----İnternet)(editöryel
süreç ve sonrası post modernite tartışması post truth)
Feodalizmin çözülmeye başladığı aşamadan,
Sanayi
devriminin oluştuğu döneme değin uzanan süre, kapitalist sistemin ilk
aşaması olan TİCARİ
doldurulmaktaydı.
ve KURALCI Model
BU Model: ------------ MERKANTİLİZMDİR.
tarafından
Ticari-Mali Kapitalizm= Merkantilizm.
Kurulan
anonim şirketlerin, borsaların varlığı altında KAR-KAZANÇ birikimi
aracılığıyla SERMAYENİN giderek büyümesini doğurmuştur. Büyük
keşifler, teknik gelişmeler, kolonyalizm, eski ticaretin merkezinin
AKDENİZ’DEN
ATLANTİK’E
KAYMASI
bu
dönüşümü hızlandırmıştır.
1520-1620 arasında Avrupa’daki altın ve
misli” artarken, fiyatlar da“6 kat” yükselmiştir.
gümüş para
“5
Parasal devrim ile birlikte “borçlular” oluşan enflasyondan
karlı çıkmışlardır.
Burjuva müteşebbisi, yatırım için borçlanan bu yeni sınıf, söz
konusu sınıfsal yapı içerisinde öne çıkmıştır.
16-18.yy. arası egemen olan bu sistem bir yönüyle ticari,
bir diğer yönüyle de devlet müdahalesiyle damgalanmıştır.
MERKANTİLİSTLER
“ulusal devletin” zenginliğini
arttıracaklarını incelemişlerdir.
Devletin gücü:
NASIL
1) Uzun savaşlara dayanabilmesinde (DÜZENLİ ORDU)
2) Ülkeler fethetmesinde (HARAÇ-VERGİ)
3) Koloniler sahibi olabilmesindedir. (KOLONİZASYON)
1600-1667
yılları
arasında
savaşssız
geçen
yıl
yok!!!!!!!!!!!!!!
İngiltere, İspanya, Hollanda ve Fransa arasında yapılan savaşlarda
genellikle kazanan taraf İNGİLTERE.
Bu yüzden İngiltere’nin
gelişimi PARALEL olmakta.
gelişimiyle
MERKANTALİZMin
Ortaçağ’da DEREBEYİ savaş için gerekli malzemeyi ve askeri kendi
imkanları ve bölgesinden toplardı.
MODERN DEVLET ise, HÜKÜMDAR tarafından beslenen düzenli
ordulara sahip ve savaşabilmek için PARAYA ihtiyacı var!!!!
HÜKÜMDAR için hazinenin büyümesi bunun için de dış ticaret
dengesinin pozitif olması gerekliydi.
İşte bu HÜKÜMDAR ile TÜCCAR arasında bir ÇIKAR BİRLİĞİ
doğuruyor.
Yani MERKANTİLİZM, bir yönüyle DEVLET İDARESİDİR ve
hem EKONOMİNİN hem de DEVLETİN birlikte büyümesini
sağlayacak politikaların arayışıdır.
1600 yılında
“East India
Company” karşımıza çıkıyor. Devletten faaliyetleri için imtiyaz
almak şartıyla işadamları ve bürokrasi/parlemento arasında iyi
ilişkiler bir zorunluluk olarak beliriyor!!!
faaliyetleri için imtiyaz alan
1553- Company of Merchant Adventurers to New
Lands
1602- Dutch East Indian Company
Merkantilist düşünür-zengin tüccar J.Child’ın dediği gibi: “dış
ticaret zenginlik, zenginlik kuvvet yaratır ve kuvvet de
ticaretimizi ve dinimizi korur.”
Adını İtalyanca “MERCANTE” (tüccar) deyiminden alan İspanyol,
İtalyan,
Fransız
ve
İngiliz
düşünürlerce
kurgulanan
MERKANTALİZM kapitalizmin ilk doktrinini olmaktadır.
Bu dönemi MERKANTİLİZM olarak tanımlayan kişi ADAM
SMİTH’tir.
A.Smith merkantilizmi
eleştirmiştir.
korumacı
sistem
olarak
kıyasıya
Aksine Alman TARİHÇİ OKUL’dan G.Schmoller ise ulusal
birliği sağlayan ve Ortaçağ koşullarını sonlandıran bir sistem olarak
övmüştür.
A.Smith
“Merkantilizm, tüccar ve imalatçılarımız
tarafından yiyici parlementoya, “zenginliğin paraya bağlı olduğu
yönündeki popüler düşünce” temelinde yutturulan bir
korumacı
yanılsamalar demetinden başka bir şey değildir. “
A.Smith:
(….T.Mun ve J.Locke’a atıfla…) ;
“Bir ülkenin
zenginliğinin yalnızca altın ve gümüşten
ibaret
olmadığını, o ülkenin topraklarının, evlerinin ve her türlü tüketilebilir
mallarının da zenginlik olduğunu gözleyerek yola çıkıyorlar; ancak
muhakemeleri esnasında topraklar, konutlar ve tüketilebilir mallar
hafızalarından uçup gidiveriyor ve sık sık bütün zenginliğin altın
ve gümüşten ibaret olduğunu varsayıyorlar.”
MERKANTALİSTLERİN VARSAYIMLARI:
- İktisadi faaliyetin durağan bir şekilde, sıfır toplamlı bir oyun olarak
kabulü.
- (Bir kişi/ülkenin kazancını diğerinin kaybı görülmesi zero sum game)
- Örtük biçimde isteklerin sınırlı olduğu görüşü
- Sürekli olarak
esnek olmayan
talebin varlığı. 
engellesek de ihracatımız engellenemez düşüncesi.
İthalatı
- Zayıf maddi teşvikler (weak pecuniary incentives)
MERKANTİLİZM:

Servetin özü olarak külçe altın ve her türlü mücevheratı ele
alır.
 Dış ticaretin altın ve gümüş girişi sağlayacak şekilde düzenlenmesini
önceler.

Ucuz
hammadde
ithalatının
teşviki
yoluyla
sanayinin
desteklenmesini esas alır.

İthal mamul mallara getirilen korumacı gümrük vergileri ile
korumacılık politikası güder.

İhracatın-özellikle de nihai mal ihracatının teşvik edilmesi
esastır.

Nüfus
artışına ve ücretlerin düşük tutulmasına
yapılan vurgu
ile
öne çıkar.
MERKANTİLİZM için [ANAHTAR KELİMELER]
1)
Nationalist: Bireyin değil devletin faydası gözetilir.
Altın biriktirmek için diğer ülkelerin altınlarının eksilmesi
gerekir. Uluslararası çatışma kaçınılmazdır. Esas olan
işbirliği değildir. (“Win-win” değil “Win”) Devletin gücü
çoğaltılmalı.
2)
Metalist: Altın ve gümüş esas zenginlik olduğundan
bunları
biriktirmeyi öğüt veren parasal-metalist bir doktindir.
3)
Interventionist:
Kamunun-ulusal ekonominin etkisini
çoğaltmak için devletin geniş müdahalesi, koordinasyonu şart.
MERKANTİLİZMİN ÖZÜ Ulusal refahı
yaratan lehte dış ticaret dengesidir!!!!!
BUNUN İÇİN DE:
-Zenginliğin
artması
isteniyorsa, tıpkı bireyler gibi
daha az
harcanmalı daha çok kazanılmalıdır. DOLAYISIYLA: merkantilistler
için
“para” “nervus rerum”dur. (YANi: En önemli husus)
Thomas Mun’un kitabının başlığı: “Dış Ticaret ile İngiltere’nin
Hazinesini Ya da Dış Ticaretimizin Dengesi Hazinemizin Kuralıdır.” ---
1664---(uzun başlıklar dönemin modası)
ticaret dengesiyle ilgilenmenin hatalı bir yanı
bulunmamaktadır.
Elbette dış
Merkantilist kuramı ayırt eden şey, dış ticaret dengesi ve uzun vadede
bile dış ticaret dengesizliğinin sürdürülmesi amacıyla ilgili saplantıdır.
İspanya, kolonileri sebebiyle, diğer Avrupa
ülkelerine nazaran altın ve gümüş biriktirmekte üstündü.
Diğer devletler “ispanya”nın üstünlüklerine sahip
olamadığından “ticaret” ile üstünlük biriktirmeye
Örneğin
mecburdular.
Mümkün olduğunca
ihracat
yapıp, olabildiğince
az mal satın
almak esastır.
Bu durumda; ödemeler dengesi ülke yararına fazlalık verecek ve
ihracat ile ithalat arasındaki fark, ülkeye
sağlayacaktır.
maden girişini
KISACA
Bir ülke;
1) Görünür meta ihracatıyla
2) Görünmeyen hizmetlerin ihracatıyla
3) Değerli madenlerin ihracatıyla
4) Yurtiçinde yapılan yabancı yatırımlarla [veya] yurtdışında yaptığı
yatırımların karlarını aktarmakla [veya] yabancılardan alınan
borçlar biçiminde sermaye ithali yoluyla
DÖVİZ elde eder!!!!
Bir ülke;
1) Görünür mal ithalatıyla
2) Görünmez hizmet ithalatıyla
3) Değerli maden ithalatıyla
4) Yabancılar üzerindeki alacakların edinilmesi genel biçimi
altındaki sermaye ihracıyla
DÖVİZ harcar!!!!
Bu
dört kalem
daima DENGEDEDİR, çünkü ilk üçü dengede
olmadığında aradaki fark sermaye ithali ya da ihracı olarak görünür.
FAKAT; Merkantilistin “dış ticaret dengesi”nden kastı sadece
ihracat fazlasıdır!!!!
BU SEBEPLE ÖNCELİK: ihraç edilebilir mallar üretimi +
ulusal ekonominin kendi kendine yeterli olması + nüfus
artışı(=üretim ve savaş gücü)
MERKANTİLİZM’de ithalatın sermaye yoğun yöntemlerle
üretilmiş hammadde ve yarı mamul mallardan, ihracatın ise
emek yoğun yöntemlerle üretilen nihai mallardan oluşması
gerektiği ve sonuçta ortaya çıkan net işgücü çıkışının
yurtiçinde istihdamı ayakta tuttuğu ve yabancılar tarafından
ödenen gelirleri arttırdığı görüşü hakimdir.
MERKANTİLİZM’de (Locke’un deyişiyle) “zenginlik” sadece
altın veya gümüş anlamına değil, diğer ülkelere göre daha fazlasına
sahip olmak anlamına da gelir.
 Bir ülkenin kendi devletini güçlendirmesiyle olduğu kadar,
komşularının iktisadi gücünü zayıflatmasıyla da ilgilendiği
söylenebilir.
 İktisadi çıkarlar çatışma halinde görülüyor ve ulusların iktisadi
büyümelerinin sıfır toplamlı bir oyun olduğu görüşü hakim
oluyordu.
Klasik iktisatçılar, öncüllerinin(merkantilistlerin) kronik ihracat
fazlasını savunan argümanlarının baştan sonra entelektüel kafa
karışıklığına bağlı olduğundan asla kuşku duymamıştır.
NİHAYETİNDE; Merkantilistler lehte bir dış ticaret dengesi ile her ne
elde etmeyi umuyorlardı ise bunun kısa ömürlü olması kaçınılmazdı.
Dış ticaret ve altın birbirine bağlı iki kapta bulunan ve sürekli olarak
ortak bir düzeye kavuşmaya çalışan suya benzediği için, lehte dış
ticaret dengesini amaçlayan bir politika, kısaca kendi kendini
engellemeye mahkumdu!!
“Kendi
kendini düzenleyen sikke dağılımı teorisi”
“sikke akımı mekanizması”
DA BUNU SÖYLÜYORDU:
tedavüle ilave altın çıkması
i)
Herhangi bir ülkede
ii)
ülkedeki fiyat düzeyini diğer ülkelere göre yükseltir.
Bunun sonucunda, ithalat fazlası doğar ve bu sikke akışıyla
finanse edilmelidir.
o
iii)
iv)
Bu durum, altının yöneldiği ülkede de aynı tepkiye sebep
olur.
Süreç, ticaret yapan tüm ülkeler yeni bir denge kurana
kadar devam eder.
John Locke, 1690’larda yazdıklarıyla fiyatların dolaşımda bulunan
para miktarlarıyla belirli bir oran içinde değiştiğini ifade etmişti.
Öncesinde T.Mun dış ticaret hacminin farklı ülkelerdeki nispi fiyat
düzeylerine bağlı olduğunu göstermişti.
A.Smith her ne kadar ders notlarında tartışmış olmasına rağmen “sikke
akım mekanizması”na “Milletlerin Serveti”nde değinmedi.
Klasik Okulun merkantilist hataları ele almasıyla ortaya konulan
sert kınama bir yüzyıl kadar herhangi bir itiraz görmemiştir.
ANCAK, Merkantilizmin görece yorumu, Avrupa’da korumacılığın
yeniden canlanmasına ve
kadar beklemiştir.
Alman Tarihçi Okulun
yükselişine
Roscher ve Schmoller(sonrasında İngiliz öğrencileri Cunningham ve
Ashley) merkantilist politikaların bazı istenir sonuçlarını savunmuştur.
KEYNES ise, genel teori’nin “Merkantilizm üzerine notlar”
bölümünde, şöyle diyordu:
“Bir ekonomik sistemin otomatik olarak tam istihdam durumuna eğilim
göstermediği anlaşıldığı anda, uluslararası işbölümünün avantajlarına
dayanarak korumacılığa karşı çıkan klasik görüş gücünü yitirir.”
Keynes, merkantilistlerin altın girişleriyle bu denli meşgul
olmalarının çocukça bir takıntı olmadığını, bunun para bolluğuyla
düşük faiz oranları arasındaki bağlantıya dair sezgisel bir kavrayışa
işaret görüyordu.
Doğrudan kamu yatırımları ya da para politikasının kullanılması söz
konusu olmadığında(-ki modernite öncesi böyle idi-) yapılacak en
şey
lehte dış ticaret dengesi vasıtasıyla
edilmesidir.
enflasyonun
iyi
teşvik
İhracat fazlası yüksek fiyatlar
Altın girişifaiz oranlarında düşme
Para arzının artmasıyatırım ve istihdam artışı…….
Dolayısıyla enflasyonla beraber faiz oranlarında düşme yaşanacak. Bu
durumdan da ençok
faydalanacak.
borçlu olan sınıf
yani
tüccarlar
(Nomimal faiz – enflasyon= reel faiz )
Özetle:
Ticari çıkarlar para arzının genişlemesini gerektirmektedir.
Banka sisteminin yokluğunda, para birimi altın ve gümüş gibi
kıymetli madenlerdir ve ancak ticaret fazlası ile ülkeye değerli maden
girişi sağlanmaktadır.
Para arzı daralması: Genel fiyat seviyesi düşer reel faizler yükselir ve
alacaklılar kazanır, borçlular kaybeder.
Para arzı genişlemesi: Genel fiyat seviyesi yükselir reel faizler düşer
ve borçlular kazanır, alacaklılar kaybeder.
M.V=P.T
Merkantilistlerin ‘M’nin “P” üzerindeki değil, “T” üzerindeki
etkisine vurgu yapmaları para arzındaki bir artışı para talebindeki bir
artışın izleyeceği, dolayısıyla da sikke girişinin fiyatları değil
doğrudan ticaret hacmini etkileyeceği düşüncesine dayanmaktaydı.
(Merkantilistler Hume’un otomatik düzenleyici sikke akım
mekanizmasını dikkate almamıştır!!!!)
Miktar teorisi, J.Locke
tarafından ilk defa formüle edildiğinde
yalnızca fiyatlar düzeyinin paranın miktarıyla orantılı olacağını
anlatıyordu.
İki akımı, paranın miktarını(M) ve ticarete konu olan malların
toplam hacmini karşılaştırıyor, böylelikle para stokunun mutlak
büyüklüğünün ulusun zenginliği için hiçbir öneminin olmadığını ortaya
koyuyordu. YANİ; paranın hiçbir “içsel” değere sahip olmadığı
tezi merkantilistler için yıkıcı bir biçimde belirmekteydi!!!!!
HALBUKİ, Merkantilistler para arzındaki artışı
para talebindeki bir artışın izleyeceğini, dolayısıyla
da sikke girişinin fiyatları değil doğrudan doğruya
ticaret hacmini etkileyeceğini düşünmekteydi!!!!!!!
MERKANTİLİST İKİLEM: Sikke akım argümanından ileri gelir.
Halbuki -MERKANTİLİSTLERİN umduklarının aksine- altın miktarı
artınca yurtiçi fiyatlar yükselir, ithalat ucuzlar ve ticaret dengelenir!!!
Diğer taraftan,
CANTİLLON ETKİSİ olarak bilinen
mekanizmaya da gözatmakta fayda vardır. Örneğin,
akışı
yatırım veya tasarrufa dönüştürülmek üzere
yeni para
girişimcilere
ulaştıysa faiz haddi muhtemelen düşecektir. ANCAK para ilk olarak
toprak sahiplerinin eline geçtiyse tüketime harcanacak ve tüketim
talebindeki artış girişimcilerin daha yüksek faiz ödemeye razı
olmalarını sağlayacaktır. [ faiz haddinin sadece para arzı ile ilişkili
olmadığına dair bir tespit)]
Bu tespitin temelinde kanaatkar tüccar ile müsrif toprak sahibi
arasındaki karşıtlık resmedilmektedir ki; A.SMİTH dahil olmak üzere 18.yy.
kuramlarının tipik özelliğidir.
AYRICA:
Merkantalistlerin külçe arzının Hindistan’a akan
kısmından ötürü endişe duymak konusunda haklı nedenleri
olduğu da söylenebilir.
ZİRA; - İNGİLTERE dünyanın bu bölgesine ihraç edecek hiçbir şey
üretmiyordu. İNGİLTERE, Baltıklardan gelen buğdayı ve Hint
baharatlarını elde etmek için sömürge ticaretini değerli maden temin
edecek şekilde
SIKMAK durumundaydı.
T.Mun, “Doğu” ile ticaretin genellikle tek yönlü olmasına rağmen teşvik
edilmesini savunmuştur. ÇÜNKÜ;
ayırmak icap eder.
1) ÖZEL TİCARET
BİLANÇOSU.
Birincisi; bir
iki ayrı
BİLANÇOSU
ticaret bilançosunu birbirinden
GENEL
TİCARET
açık sayesinde
genel ticaret
2)
ülkeyle ticareti içerir.
İkincisi, bütün
dünya ile olan ticareti içerir.
“Özel ticaret bilançosunda ortaya çıkan
bilancosunda fazlalık oluşuyor olabilir!!!
MERKANTİLİST DOKTRİNİN GELİŞİMİ
İspanya, İngiltere, Hollanda, Portekiz ve Fransa tarafından farklı uygulanmıştır.
Fransız Merkantilizmi
–Kolbertizm- olarak anılır. Laisser-faire, laissez
Passer ilkesinin doğuşuyla dolaylı ilişkisi olduğundan ötürü özel önemi vardır.
Portekiz, büyük denizciler-amiraller yetiştirmiş olmasına rağmen merkantilizm
alanında düşünür yetiştiremediğinden bağımsızlığını da gücünü de yitirmiştir.
İspanya ise
1600-1620 arasında, yeryüzünün en zengin altın servetine sahip
ülkesi olarak üretim-ticarete yönelmemiş-
tek amacını altını ülke içinde
olarak belirlemiştir. Halkın %20’si devletten maaş alır. %30’u ruhban
sınıfına dahildir. Lüks tüketim vardır. Üretim yoktur. Altın girişiyle birlikte
fiyatlar yükselir, endüstri çöker. Altın ispanyayı terk eder. İspanyol devlet
merkantilizmi iflas eder. ALTIN EFSANESİ ispanyayı bitirir.
tutmak
Merkantilist doktrin
METALİST aşamadan ENDÜSTRİYEL aşamaya geçerken
HOLLANDA liberal merkantalizmi,
İNGİLTERE ticari merkantilizmi temsil eder.
Hollanda-Liberal merkantilizm:
Devlet müdahalesi, şirketlere ve kişilere yardımla ticareti geliştirmek ile sınırlıdır.
Girişimci bireycilik esastır.
Altın külçe ihracı bile serbesttir!!!!!
Kredi vermek izni söz konusu. 1609, Amsterdam Bankası.
İNGİLTERE-Ticari merkantilizm:
Dış ticaret kaldıracı, ekonomik gelişmenin temelidir.
13.yy.-14.yy.’da feodalizm sonrası döneme görece geri kalmış bir ekonomi olarak
giren İngiltere 17.yy öncesi Avrupa’dan teknoloji ithal eder konumdadır.
ithal ikameci politikaları uygulamaya koymaya
başlamasından neredeyse bir asır sonra I.Elizabeth(1587) döneminde ham yün
VII. Henry’nin(1489)
ihracatını yasaklayacak kadar yünlü mal imalatının uluslararası rekabet gücünden
emin olabildi.
I.Elizabeth yeni pazarlar bulmak için Papalığa, Rusya, Moğalistan ve İran’a
ticaret kafileleri gönderdi.
Temel kabul: Endüstri yabancı pazarlar için üretir. Dış ticaret fazlası ile
ülke zenginleşir.
T.Mun, J.Child, W. Petty, J.Steuart ünlü merkantilist düşünürler.
“Act of Navigation” yasası ile ingiliz malları ingiliz gemileriyle taşınır. Bu
da ingiliz gemi inşaatını gelişmek durumunda bırakır.
1660’daki “gümrük rejimi”
ithalata yüksek vergi getirir. Ve ihracata
vergi kolaylığı sunar.
Kolonilerde üretim yasaklanır, hammaddelerin
adada üretim yapılması esas alınır.
İngiltere’ye getirilmesi ve
Dünya rekabeti için “düşük faiz” politikası esas alınır. Bu yasa 1850
yılına kadar 200 sene geçerliliğini sürdürmüştür.
19.yy. ortasında teknolojik üstünlüğü şaşmaz/tartışılmaz bir
hal alana kadar İngiltere sanayii teşvik etmeye yönelik politikalara devam etti.
1815’de çıkan tahıl yasası(Corn Law)’nın iptali 1846 idi. Bu tarih klasik
liberal doktrinin MERKANTALİZM üzerindeki bir zaferi olarak
görülmektedir. (A.Smith’in ‘Milletlerin Zenginliği’nden tam 84 yıl sonra!!!!!)
Cobden-Chevalier Antlaşması olarak da bilinen İngiltere-Fransa Serbest
Ticaret anlaşmasının imzalanmasıyla beraber 1850-1860 bütçesinden
birçok tarife kaldırıldı.
İngiltere’de 1848’de vergilendirilmiş ürün sayısı 1146
İngiltere’de 1860’da vergilendirilmiş ürün sayısı48
Alman Merkantilizmi- KAMERALİZM“KAMMER” Krallık veya prenslik hazinesi.
Kralın gelirlerinin arttırılması politikasına dönüşmüştür. Maliye odaklıdır. Devlet
önceliklidir.
Kameralizm, devlet memurlarını eğitmek ve bu yoldan ekonomik kalkınmayı
sağlamak için bir eğitim politikası niteliği kazanmıştır.
Tüccarlar değil özellikle hukuk profesörleri öncü kadrodur.
Eserler uzun derinlemesine detaylı metinler. Hukuk mantığını gözlemlemek
mümkün.
Fransız Merkantilizmi- KOLBERTİZM-
Fransız doktrini
“ulusal ekonomi” fikri etrafında oluşmaktaydı.
Fransız merkantilistleri İngiltere’dekilerin aksine işadamı olmayıp resmi devlet
görevlileriydi.
Ülkeleri
zengin ve gönençli
yapan nesnelerin altın ve gümüş gibi değerli
madenler değil de, insan yaşayışı için zorunlu olan malların üretimidir.
Zira Fransız merkantilizmi
KRAL 14.Louis’nin
Maliye Bakanı
(1619-1683)’dan adını aldı. 22 yıl görevini sürdürmüştür.
Merkantilist pratiğin zirve ismi COLBERT’tir. Sanayinin devlet tarafından
düzenlenmesi ve teşvik edilmesi onun Maliye bakanlığı zamanında zirveye
ulaşmıştır.
J.B.COLBERT
Avrupa merkantilizminin en gelişmiş aşaması olan KOLBERTİZM
uygulamaları sonucunda Fransanın endüstrileşme haritası çizilmiştir.
Bu doğrultuda,
i)
ii)
iii)
Üretim metodlarını geliştirmek:
üretimi eğitici ve geliştirici
kurallarla geliştirmek esastır. Zanaatkarlara yeni teknik metodlar
empoze edilir…. Kraliyet imalathaneleri kurulur. Devlet fonlarıyla fazla
üretim yabancı piyasalara sevk edilecek ve koloniler oluşturulacaktır.
Etkin-rasyonel gümrük koruyuculuğu: Hammadde ithalatını
teşvik, hammadde ihracatına sınırlama konulmaktadır. Ayrıca işlenmiş
madde ihracına teşvik sözkonusudur.
Devlet müdahaleciliği: Ekonomik gelişmeyi engelleyen durumlara
müdahale. Yararlı uygulamalar zorunlu hale getirilmektedir. Üretilen
kumaşların CM2’ye düşen ilmik sayısı bile her bölge için belirlenmiştir.
(ortalama 1408 düğüm)
Meslek loncalarındaki patron-işçi ilişkileri, sanayideki üretim metodları,
kalite kontrolleri-kısaca herşey- devletin eline geçti.
Yoğun devlet işletmeciliği oluştu.
Ülkeye kalifiye işçi getirerek ithalata bağımlılık azaltılmaya çalışıldı.
Gemi yapıcıları ve gemiciler mali yardımla destekleniyordu.
Colbert feodalizmin tüm kalıntılarını temizliyordu.
Ya da bir başka yorumla;
İNGİLİZ merkantilizmi loncalar ve devlet müdahalesi gibi ortaçağ kurumlarından
kurtulmaya yönelmişken;
Fransa Ortaçağ sisteminin millileştirmeye yönelmiştir.
İngiltere ve Hollanda’da
şirketler”
dış ticaretle ilgilenen
özel şirketler olduğu halde, Fransa’da
“imtiyazlı
devlet öncülüğü
ve
desteği ile kurulan şirketler bu işi yapmaktaydı.
Sadece devlet güdümü esas değildi, girişimcilik ve kar arayışı dinamiği de
önemsendi. Colbert güdümcülüğü, özendirici ve
“bizzat kurucu” bir
devletçiliktir.
Karma ekonomili şirketler ile özel teşebbüsler kurulması özendirilmişdesteklendirilmiştir.
Ancak işçi-köylü Colbert’in ilgi ve endişesi dışındadır.
Merkantilist düşüncenin etkisiyle devletin bütün desteğiyle sanayiye yönelmesi
tarımı ihmal etmiş,
Bu da yeni arayışlar yaratarak FRANSAda
FİZYOKRASİNİN ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
MERKANTİLİZMİN AŞINMALARI:
- Paranın sadece bir “değer muhafaza” aracı olarak görülmesi. Bir
değişim aracı olarak görülmemesi.
- Dünya ticaretini durgunlaştıran ve ülkeleri çatışma eşiğine
getiren bir sistem olması.
- Fiyat artışları, enflasyonun ortaya çıkması.
Merkantilist uygulamalar zaman geçtikçe sıkıcı, frenleyici,
dondurucu süreçlere dönüşmüştür.
Merkantilizmin düşünsel aşınması:
Endüstrinin ihracata yönelebilmesi için fiyat avantajı gerekiyor, bunun için de
maliyetleri kesmek için ücretler baskılanıyordu.
Gerçek zenginliğin altın ve gümüşten daha ziyade, hayata rahatlık veren
ürünlerde olduğunu ileri süren düşünceler TARIMA dikkat çekti!!!!!!
ÖZELLİKLE, FİZİYOKRAT OKULU, tarımcı düşünce ile öne çıktı.
Tarıma dayanan
“asilzadeler”
ekonomik durumunu, ticaret
“DENGELEMEK”
ve
“ruhban sınıfı”nın
kötüleşen sosyal
“burjuvasının gelişimi”
amacıyla
tarım
karşısında
ürünlerinin serbestçe ticaretini
önerecek, fiyatı yükseltecek bu malların bu sosyal grupları iyileştireceği
öngörülmekteydi.
eleştirmekte, sadece dış
yetindiği için merkantilizmi
DR. QUESNAY 1757 YILINDA COLBERT’İ
ticaret ve imalat sanayiini düşünmekle
mahkum etmekteydi.
Bu eleştirilerle LİBERALİZMin öncü düşünceleri belirmekte, oluşumuna hizmet
edilmektedir.
A.SMİTH’in MERKANTİLİZM eleştirileri:
- Hükümet müdahaleleri serbest bırakıldığı takdirde
sermayenin
en verimli kullanımını engeller.
-
İmalatı geliştirme adına komşu ülkeleri zayıflatma
bir avantaj
getirmez.
- Üreticinin “bencil yararı” adına toplumsal yarar feda edilmektedir.
Klasik Okul da MERKANTİLİZMİ zenginlik konusunda, para
konusunda, ticaret konusunda tutarsız bulmuş sadece güçlü-zengin
kişilerin yanında işleyen müdahaleye karşı çıkmıştır.
Köylüler, işçiler ve soylular yoksullaşmaktadır.
Merkantilizm en çok burjuva sınıfına yaramaktadır.
AVRUPA’NIN EN GÜÇLÜ BURJUVA SINIFI İNGİLTERE
VE FRANSA’DA OLUŞUR.
-
1730-1775; fiyat artışlı Para stokunun büyümesi,
Dış ticaretin özellikle kolonilerle gelişmesi
- Tekstilde mekanik dokuma, buharlı makine gibi
endüstriyel
devrimler söz konusudur.
SANAYİ KAPİTALİZMİ, anılan bu strüktürler içerisinde oluşmaya başlarken,
Liberal Doktrin de düşünce alanında oluşacaktır.
BÖYLECE; 1500’lerde başlayan “ticari kapitalizm” 1789
yılında
yerini
“SANAYİ
KAPİTALİZMİNE”
BIRAKACAKTIR!!!!!
LİBERAL
İKTİSADİ ÖĞRETİNİN DOĞUŞU
Liberal iktisadi öğreti ya da laisser-faire, 18. yüzyıl sonunda Fransa'da
ve İngiltere'de merkantilizme tepki olarak ve yeni doğan sınai kapitalizmin
sözcülüğünü yaparak ortaya çıktı.
Başlangıcında- Fransa'nın kendi iktisadi yapısına uygundu; tarımsal
kapitalizmin sözcülüğünü yapıyordu.
Daha sonra hem Fransa'da hem İngiltere'de yeni gelişen sınai kapitalizmin
savunucusu oldu.
Böylece yeni yükselen girişimci sınıf, toplumda kendi faaliyetini
sınırlayacak bütün kısıtlara karşıydı.
Merkantilizmin tekellerine,
kamu denetimine,
soyluların toprak mülkiyetinden doğan gücüne
ayrıcalıklarına,
karşı çıkarken
kendi çıkarı için özgürlük, bireysel girişim ve bireysel denetim
istiyordu.
Bu süreçte dünya görüşünü haklı gösterecek
yeni bir felsefenin
oluşmasına yol açtı:

Dünya görüşü ----------- "iktisadi liberalizm",

politikası ---------------- da
------- laisser-faire
oldu.
İktisadi liberalizmin
doğuşunu anlamak,
merkantilizme tepkinin doğuşunu yaratan altyapı şartlarının ve
felsefi görüşlerin
anlaşılmasını gerektirir.
Liberal iktisadi öğretiyi
haklı göstermek üzere teoriler kuran
iktisatçılar, üç iktisat okulunda toplanmaktadır:
Fizyokratlar,
Klasik Okul , Neo-klasik Okul.
(Temel amaç

Liberalizmin felsefi kaynaklarından elde edilen ilkelerin savunulması
+
belirli bir toplum düzeninin en iyi ve en adil düzen olduğunun
ispatlanmasıdır.)
I- ____MERKANTİLİZMDEN İKTİSADİ LİBERALİZME
GEÇİŞİ HAZlRLAYAN ŞARTLAR____
15- 18. yüzyıllar
arasında Batı Avrupa ülkelerinin iktisat politikasına yön
veren merkantilist görüşler, 17. yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren
yavaş yavaş değişmeye,
ticari kapitalizmden
geçiş aşamasını yansıtmaya başlıyordu.
sınai kapitalizme
17. yy ikinci ve 18.yy birinci yarısında (1650-1750)
eserlerini veren İngiliz
ve Fransız düşünürlerin,
bir ayağı merkantilizm, bir ayağı liberalizmdeydi.
17. yy.’ın
ikinci yarısından itibaren(1650- …. )
doğuşunu
sanayi kapitalizminin
hazırlayacak şartlar ortaya çıkmaya başlamıştı.
1------ fiyat artışları, gelir bölüşümünü "kar" olarak gelirden pay
alan kapitalist
sınıf
l e h i n e değiştirmişti.
Bu sınıfın, yani burjuvazinin
artmıştı.
tasarruf gücü
büyük ölçüde
2----- teknik buluşlar, insan gücünün makine ile ikame edilmesini
ve ev-sanayiinden
fabrika-sanayiine
geçişi
hazırlamıştı.
3---- yatırımların karlılığını sağlayacak geniş bir piyasa,
gerek ülke
içinde
gerek denizaşırı
ülkelerde
Feodalizmin yıkılmasıyla geçimlik tarım üretimi
üretime dönüşünce, iç piyasa genişlemişti.
sağlanmıştı.
piyasaya bağlı ticari
Denizaşırı ülkelerde ticari ihracat kumpanyaları, sonra bunların yerini alan
sömürge kumpanyalarıyla dış piyasa genişlemekteydi.
4-------Üretim girdileri piyasası oluşuyor,
üretim faktörleri serbestçe piyasadan satın alınabiliyordu. (Karl Polanyi/B.D.)
Feodal sistemin yıkılması ve
tarımın ticarileşmesi toprağı, emek
hizmetini ve hammaddeleri, serbestçe piyasadan satın alınabilir duruma
getirmişti.
Denizaşırı ülkelerdeki sömürgeler, gelişen sanayiye hammadde sağlayabiliyordu.
(Reformasyonda Kilisenin topraklarının alınması da benzer etkiler
yaratmıştı.)
Bir üretim girdisi olarak işgücü hizmetlerinin piyasada serbestçe kiralanabilmesi
ise, daha yavaş gelişen bir olay oldu.
[ Feodalizmin çökmesi
-
-İngiltere'de
çiftçileri ve
araziyi
,
çitleme
(enclosure)
hareketinin
işçileri topraktan sürmesi,
- emeğin makine ile ikamesinin ev-sanayinde
yarı bağımsız ustaları ücretli işçiye dönüştürmesi
ücretli işçi sınıfının doğuşunu hazırlamaktaydı.
]
Küçük ölçekte ve çok sayıda, hiçbiri malın fiyatını etkileyebilecek
çapta üretmeyen firmalardan oluşan bir sanayi doğuyordu.
İngiltere'de doğan pamuklu dokuma, kömür madenciliği, metal ve metalurji
sanayiinde üretim, bu tür firmalarda yapılmaktaydı.
Doğmakta olan sanayi kapitalizmi rekabet şartları altında mal
üretiyordu.
Üretim tekniği, henüz bütün piyasanın bir ya da birkaç firma tarafından
paylaşılabileceği çapta üretime elverişli
Buna karşılık,
değildi.
loncalar ve ayrıcalıklı ticaret kumpanyaları
tekelci
kuruluşlardı.
Rekabet şartları altında doğan sanayi, bu bakımdan, tekellere karşıydı.
Çünkü,
ederken,
kendisi(sanayici)
rekabet şartları altında işgücü talep
işgücü arzını kısıtlayan loncaların tekelci tutumu; sanayici
aleyhine değiştiriyordu.
Lonca kayıtlarından ve toprağa bağlı statüsünden kurtulan
işgücünün tekrar örgütlenmesine karşı, İngiltere'de Parlamento "Birleşme"yi
yasaklayan kanunlar çıkardı.
Sanayii kısıtlayan kontroller kaldırıldı.
Ticari ihracat kumpanyalarının yerini sömürge kumpanyaları alıyor; yeni
kapitalist şirketler, tüccarlar ve yarı sanayici girişimcilerin egemenliğinde
doğuyordu.
Dış ticaretin serbestleşmesi, biraz gecikerek izledi. İktisadi çıkarlar güçlenince,
18. yüzyıldan itibaren koruyucu ve kısıtlayıcı ticaret anlaşmaları
çözülmeye, serbest ticaret gelişmeye başladı.
Dikkat
ticaretten sınai üretime, tüccar ve maliyeciden kapital ve
işgücüne yöneldi.
Artık iktisadi faaliyetin temeli, sınai üretimdi.
Servet ve karın mübadele ile elde edildiği söylenemezdi.
Ücretli işçinin
doğmasıyla bir arada,
ücret
de öncelikle incelenen konu
oluyordu.
-"Değer"
konusunun İngiltere, Fransa ve İtalya'da iktisadi düşüncenin
merkezini oluşturması, bir tesadüf değildi.
Buna karşılık,
geçerliğini
ticari kapitalizmin çıkmazı da merkantilist düşüncenin
azalttı.

İhracat fazlasının iç piyasada fiyatları yükseltmesi dolayısıyla,
yok edecek enflasyonist etkileri
beraberinde
getirmişti.(………merkantalizmin bir sonucu olarak)
kendisini
İKTİSADİ
LİBERALİZMİN
FELSEFESİ
İktisadi liberalizmin
okulların
bağlı
felsefesini
kurdukları
anlamaksızın
teorileri
anlamak;
ve teorilerden çıkarılan politikayı kavramak mümkün olamaz!!!!
Felsefe teori politika
İktisadi liberalizmin




yöntemi,
özü,
toplumun işleyiş biçimi konusundaki görüşü,
bireysel davranışlarla ilgili varsayımları,

laisser-faire deyiminde özetlenebilecek iktisat politikası,
kaynağını
‘Tabii Kanun Felsefesi’nden alır…
Fizyokratlar ve A. Smith bu felsefeden yararlanmıştır.
1)-------- Akılcı,
Tümdengelimci,
Soyutlayıcı
Yöntemi (metodolojisi)
17. ve 18. yüzyılda Fransa'da ve İngiltere'de, fiziksel ve toplumsal bilimlerle ilgili
bilgilerin artması, bu bilgilerin yayılması,
insan aklına
güveni artırmakta;
insanın akılcı (rasyonel) bir yaratık olduğu kanısını uyandırmaktaydı.
Akıl
ya da tabii mantık,
bütün fiziksel ve toplumsal
bilimlerde tam ve yanılmaz bilgi edinilmesini sağlayabilir,
kanunlar bulabilirdi.
Bilgi bireylere iletilince, davranışları salt akılla yönetilecek, toplumsal
kurumlara
akılcı biçimler verilebilecekti.
Kartezyen akılcılığın toplum bilimlerine girmesiyle ön plana alınan
salt akılcılık,
J.Locke'un "deneycilik”inden etkilenerek,
akılcı gözlemciliğe
dönüştü.
Salt akılcılık
insan aklının, deneyden önce gelen bütün gerçeklerin kaynağı olduğunu,
akılla
fiziksel evrenin ya da toplumun kanunlarının bulunabileceğini
önermekteydi.
Locke'un "deneycilik"i ise, fiziksel bilimlerde gerçeklerin gözlenmesi,
kurulan teorilerin bunlara dayanarak sınanması ve ancak teoriler gerçeklerle
destekleniyorsa kabul edilmesine dayanıyordu.
İktisadi liberalizmin yöntemi hem salt akılcılık, hem de
Locke'un "deneycilik"inden etkilendi.
Bununla beraber, akılcı
gözlemciliği salt akılcılıktan farklı olmadı
Çünkü,
günlük kişisel gözlemlere, sağduyuya veya kişisel yargılarla
varılan ilkelere dayanarak varsayımlar yapılıyor, tümdengelimci bir
yöntemle sonuçlara varılıyordu.
Liberal iktisatçılar teorilerini kurarken kendi kişisel duyuları, mantıkları
gözlemleri genelleştirip,
varsayımlar yaptılar.
ile yaptıkları
insan davranışlarıyla ilgili
Tümdengelimci yöntemle, sonuçlara vardılar.
**Kurdukları teorilerin gerçekleri ne ölçüde açıkladığını
sınamadan evrensel olarak geçerli kabul ettiler.**
2) Tabii Mantık ve Bireysel Davranışlarla İlgili Varsayımlar:
İnsan aklına aşırı güven liberal iktisatçıları nasıl bir yönteme götürdüyse,
aklın bireysel davranışları yönetmekteki rolünü de abartmaya götürdü.
Kişilerin çeşitli
seçenekler arasında, tatminlerini maksimumlaştıran seçimi
yaptıkları; itici gücün kişisel çıkar olduğu kabul edildi.
Bir üstün
akıl, tatmini maksimumlaştıran akılcı bireylerin
arzularını birbiriyle uyumlaştırıyordu.
Toplumsal refahının bu yoldan maksimumlaşacağı düşü, bundan
çıkarılan inanç sistemini oluşturdu.
Liberal iktisatçılar, salt akılcı yöntem sebebiyle olması gerekenin ne
ölçüde var olduğunu araştırmadılar.
AKILCILIK VARSAYIMI İLE BİR CENNET YARATILABİLECEĞİNİ
VARSAYDILAR…
Bireysel davranışların akılcılığıyla ilgili varsayım insanların salt
akılcı yaratıklar olmadığı ispat edilmesine rağmen, iktisatta
bugüne dek hala devametmekte…
----------------------------------------------Ahlaki Tabii Kanun felsefesi,
bireylerin ve toplumların "doğru"
davranışlarını tanımlayan kuralcı (normatif) ahlak düzeninin ilkelerini
koymuştu.
İnsanın, doğuştan aynı "insan tabiatı"nı taşıdığını, dolayısıyla aynı haklara ve
özgürlüklere sahip olması gerektiğini kabul ediyordu.
İnsanların tabii hakları arasında,
-emeklerinin ürününü elde etmesi,
-özel mülkiyet
-tabii yeteneklerini en iyi biçimde geliştirmesi,
-bireysel girişim vardı.
Herkesin eşit hakları ve özgürlükleri olması gerektiğine göre,
en iyi uyumu sağlayacak düzeni bulmak gerekiyordu.
tabii kanun1ara riayet edildiği için tabii uyum 
Newton'un klasik fiziği, fiziksel evrene düzenli ve değişmez kanunlara tabi bir
sistem görünüşünü veriyor, cisimlerin tabii kanun1ara göre hareketinin teorisini
koruyor, bu sistemin işleyişini inceliyordu.
Newton fiziği, fiziksel bilimler kadar, toplumsal bilimleri de etkiledi.
Toplumlar da anlaşılabilir içsel kanunlara göre işleyen, tabii kanunları olan,
düzenli sistemler olarak düşünüldü.
Görünmeyen bir el tarafından yönetilen toplumun,
belirli bir amaç ve bir içsel tutarlılık içinde bulunduğu
varsayımı ortaya çıktı.
İktisadi liberalizmin edilgen akılcılığı, toplumun tabii kanunlarının
saptanıp, bunlara uyulmasını gerekli kılar oldu!!!
 Bu kanunlar, piyasa ekonomisinin kanunlarıydı.
 Tabii uyum, bireyin bireyle ve bireyin toplumla çıkarlarının uyuşmasını
sağlıyordu.
Toplumun işleyişindeki belirli amaç, toplumun maksimum refahıydı.
Kanunların tabiiliği ise, bunlara hiç müdahale edilmemesi, müdahalenin faydasız
olacağı sonucuna götürüyordu.
Laisser-faire, devletin tabii kanunların en iyi işleyişini sağlayacak hukuk
sistemini kurmak dışında piyasaya müdahale etmemesi, sadece, piyasa
kanunlarının serbest işlemesini sağlamakla yetinmesi olmaktaydı.
İktisadi liberalizme tepki olarak doğan sosyalist öğretinin ilk öncüleri de,
liberalizmden esinlenmişti. Ne var ki onların (edilgen değil) etken akılcılığı,
soruna başka bir açıdan bakmalarına götürdü. Toplum bu mantık düzenindeki
mükemmelliğe göre değiştirilmek istendi.
AYRICA: Toplumlarda tabii kanunların bulunduğu inancı, toplumların
evrensel kanunlara bağlı olduğu sonucunu doğurdu.
Fizik kanunları gibi,
zaman ve mekandan bağımsız ve doğru
olan
kanunlar!!!
Eğer insan tabiatı "tabii" olduğu için her yerde aynı ise toplum kanunları
"tabii" olduğu gibi dolayısıylaevrensel olmalıydı.
Tabiatta bulunan
 rekabet,
 en dayanıklı ve güçlü olanın yaşaması,
 dayanıksız ve güçsüz olanın tasfiye olması,
 eşitsizlik,
tabii oldukları ölçüde evrensel kanunlardı.
F İ Z Y O K R A S İ: TABİİ KANUNUN HAKİM OLDUĞU DÜZEN
"Fizyokrasi" toplumların Tabii Kanunla yönetilmesi demekti.
Ticari merkantilizmin, tarımı savsaklayan, sınırlayan, hatta mağdur eden
politikaları karşısında Liberalizm tek çıkar yol olarak belirmektedir.
Liberal doktrinin metafizikçi, tarımcı tabanı olarak fizyokratlar iktisadi
düşünce açısından önemli bir okul konumundadır.
Fizyokratlar Metafizikle yüklü ahlak inançlarını Tabii Kanun
Felsefesiyle ortaya koydukları için, çağın olgucu (pozitivist)
düşüncesinde önemli bir destek bulamadılar.
Ardınca gelen, liberal iktisatçılar, kurdukları iktisat sisteminin gerisindeki
felsefeyi daha gizli, daha bilimsel bir çerçeve içinde tekrarlamasını bildiler.
Ancak
A.Smith
tarafından
“marifetli”
bulunan bu zümre kendilerine
“iktisatçı”/“les economistes” diyen ilk zümredir.
Fransa’da ortaya çıkmıştır.
İktisadi düşünce alanında ilk
okul/ekol olarak
kabul edilirler.
Önderleri “Avrupanın konfüçyüsü” olarak sundukları Dr.Quesnay’dir.
Dr. Quesnay asıl olarak bir saray doktorudur ve ekonomi üzerine ilk eserini 62
yaşında vermiştir.[(***Her zaman umutlu olmak için güzel bir bilgi!!!***)]
“Journal Oeconomique” adıyla İktisat üzerine bilinen ilk dergiyi çıkaran
fizyokratlardır. [Pierre S. Dupont De Nemours]
Ayrıca bir fizyokrat olarak eser veren (Fransız Maliye Bakanı) Turgot,
Avusturyalı iktisatçı Böhm-Bawerk’e göre döneminin en önemli isimlerinden
biridir.
Fizyokratlar “doğal düzene” inanmaktadır.
Bu yüzden metafizikçi-tarımcı bir düzlemde yer almışlardır.
Tarım verimli olan tek sektördür.
TARIM
ezilmiştir.
Merkantilizm politikaları altında endüstri ve ticarete karşı
monarşiyi kurtarabilmek ve bozulan sınıfsal dengeyi yeniden
kurabilmek için tarımsal egemenliği olan soyluların durumunu
kuvvetlendirmek gerektiğini görmüştür.
Quesnay,
[(Aristokratik Soylular + Kilise) X (Burjuvazi)]
Sarayın,
bu sınıfsal karşıtlığın dengeleyici unsuru olarak görüldüğü
söylenebilir.
18.yy.’ın ortalarına değin politik iktisatın temel niteliği
pragmatik ve normatif olmasıydı. Fizyokrasi
merkantalizm
ile birlikte,
gibi bir ampirik anlayış biçimi yerini bilimsel bir ekonomi
hazırlığına
bırakmaktaydı.
Quesnay; teorik, analitik, soyutlaştırıcı ve model kurucu
bir yaklaşımla ekonomik ilişkileri değerlendirmiştir.
Quesnay’in ahlaki-tabii kanunlar sistemi üç başlık altında toplanabilir:
 Akılcı bireyler, kendi tatminini uzun dönemde maksimumlaştırmak
amacıyla davranır.
 Tabii kanunlar ideal bir hukuk düzeninde uygulandığında toplumda
maksimum toplumsal refahı sağlar.
 Eğer bu ikisine herkes boyun eğerse, toplumsal iktisadi süreç düzenli bir
takım kanunlara göre işler.
Tabii kanuna, “iktisat
Söz konusu tabii
teolojisi” de denilmektedir!!!
kanun;
özel mülkiyeti, anlaşma özgürlüğünü, iktisadi girişim özgürlüğünü,
ticaretin her türlü engelden uzak kalmasını gerektirmektedir.
Fizyokrasinin ÜÇ AŞAMASI;
 Pozitif analizleri içeren tarımcı düşünce
 Doğal hukuk düşüncesi
 Özgürlükler teorisi.
Bu temelde:
 Zenginliğin kaynağı, gerçek zenginlik TARIM’dadır.
 Diğer faaliyet alanları (ticaret, toprak sahipliği) kısırdır.
 Net hasıla bırakan “fazla
bir değer” yaratan sadece TARIM’dır.
Quesnay için sorun bu söz konusu “net hasılanın” hangi tarzda ve nasıl
dolaştığını saptamaktır.
1758’deki “Ekonomik
Tablo”’sunda [Tableau économique] bu akımı
anlatmaktadır.
Dr. Quesnay’e göre “doğal düzen” insanlar tarafından yapay olarak yaratılmış
bulunan düzenlerin tümünden daha iyidir...
İş böyle olunca, insanlar için en iyi yönetim/yöntem onların faaliyetlerini
dışardan, keyfi bir tarzda engellemeyen, onları SERBEST bırakandır.
Böylece de, bir düşünce sistematiği olarak
Liberalizm’e varılmaktadır!!!!
Quesnay’e göre
Toplum 1)üretken 2) mülk sahibi 3)kısır
olmak üzere üç sınıftan
oluşur.
 Üretken sınıf(toprak kiracıları) tarım ile uğraşırken,
 Aristokratlar mülk sahipleri olmakta,
 Kısır olan sınıf da tüccarları
oluşturmaktadır.
Her çiftçi kendi tarlasında, toprak niteliği ve kendi özel niteliklerinin dikte ettiği
uygun ekim tipini seçmede ve uygulamada özgür olmalıdır!!!!
Tarımsal ürünlerin, en iyi bir fiyata satılmasına olanak verecek serbest bir
ticaret ve rekabeti savunmaktadırlar.
Merkantalizmin  ticari-sınai, kuralcı-müdahaleci (devletçi) düşüncelerine
FİZYOKRASİNİN  tarımcı ve özgürlükçü(liberal-bireyci) görüşleri karşılık
gelmektedir.
“doğal düzen” “doğal kanun” felsefesi, -bizi-, “laissez-faire, laissez
passer” e götürmektedir.
Her insan sahip olduğu psikolojik denge sonucu mümkün olan en büyük
doyumu, avantajı, en az masrafla elde etmek istemektedir…
Böylece ‘hedonizm’
ve
‘homo-economicus’
un
da
yolu
açılmaktadır.
Laissez-faire liberalizmi,





-özel mülkiyet
-özel çıkar
-güvenlik/özgürlük dengesi
-üretim özgürlüğü
-fiyat/rekabet özgürlüğü
esaslarıyla karşımıza çıkmaktadır.
BUARADA,
(A.Smith’in Fransa ziyaretinde Dr.Quesnay ile tanışıp biraraya geldiğini de tarihi
bir not olarak hatırlamak gerekir.)
Grubun genç üyelerinden Dupont de Nemours notlarından birinde
A.Smith’ten
DR.Quesnay’in
Paris grubundaki öğrencilerinden biri
olarak bahsetmektedir.
A.Smith’in “Milletlerin Zenginliği”ni Quesnay’e ithaf etmek istediğini ama
Quesnay’in ölümü sonrası bundan vazgeçtiğini biliyoruz.
A.Smith “M.Z.”de Fizyokrasiden “belki de ekonomi politik konusunda
yayınlanmış fikirler içinde gerçeğe en yakın olanı” olarak bahsetmiştir.
Fizyokratların felsefe sistemini ve iktisat teorisini en iyi açıklayan Quesnay oldu.
Nihayetinde;
Devlet
hukuk düzenini, Tabii Kanunların
temel ilkelerini göz önünde tutarak hazırlamalıdır.
ADAM
SMİTH
5 Haziran 1723 (vaftiz tarihi)
1737 Glaskow Universitesi
1740 Glaskow’dan Oxford’a (burs ile)
-Oxford’da 6 sene…
“Oxford Universitesinde devlet profesörlerinin çok büyük kısmı yıllarca öylesine
hocalık yapmayı bile tamamen bırakmıştı.” A.Smith.
1790_ A.Smith’in ölümü.
İskoç aydınlanmacısı. (Hutcheson ve Hume ile birlikte)
1759 _ Ahlaki Duygular Teorisi[ADT]
A.smith’in “ADT”de geliştirdiği sosyal teori işlevselci bir teoridir. 
İnsanlar içiçe geçmiş ilişkiler ağı içinde belirli bir sistemin parçaları
olarak yer alırlar.
Duygudaşlık kanunu(law of smpathy): İnsanlar başka bir kimsenin
eylemlerini ve karakterini, kendilerini o insanın içinde bulunduğu
pozisyona koyup kendi duygularını bireyin davranışını motive eden
duygulara uydurabilirlerse onaylarlar.
ADT (konusu) Ahlaki yargıların doğası(temeli) = sempati
MZ(konusu) Ekonomik büyüme (temeli) = işbölümü
MZ’deki “kişisel çıkar” duygusu ve ADT’deki “sempati” ilkesi birer
birleştirici ilkedir.
Ahlak dünyası sempati
Ekonomi dünyası kişisel çıkar
Her iki ilke de kendi özel alanında Newton’ın doğan düzenini
sağlamaktadır.
A.Smith’in ‘MZ’ de geliştirdiği ekonomik modelin
anahatları şunlardan oluşur:
-İşbölümü
- ekonomik sistem
politik sistem
-doğal serbestlik
-
Bir ahlak felsefecisi olan Adam Smith Sanayi Devrimi'nin
arefesinde eserini verirken, Fizyokratların Tabii Kanun felsefesinden
ve bir ölçüde de, tarımcı eğilimlerinden etkilenmişti.
Tabii Kanunlara uyulduğunda
 toplumun kendiliğinden optimal biçimde işleyeceğine,
 ulusal servetin artacağına,
 servetin bireyler arasında en iyi dağılımının sağlanacağına
inanmıştı.
A.Smith'e göre birey 






kendini sevmek,
özgür olma,
geleneklere uymak,
çalışmak,
duygudaşlık
mübadele eğilimi
olarak
altı davranış ilkesiyle harekete geçer.
Bu ilkelere göre;
her kişi, kendi çıkarının en iyi yargıcıdır; dolayısıyla bunu izlemekte özgür
olmalıdır.
Her birey kendi çıkarını güderken “görünmeyen bir el” tarafından, kendi dileği
olmaksızın toplum yararına da hizmet etmeye yöneltilir.
Devletin iktisadi hayata karışmaması gerekir.
Tabii düzende ---
Devletin üç görevi vardır.
 Ulusal savunma;
 Adalet ve yönetim;
 Karlı olmadığı için birey tarafından yapılmayacak, fakat toplum
ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli olan işlerin yapılması:
Eğitim, yollar, limanlar, köprüler gibi, bugünkü deyimle
sosyal sermaye yatırımları, - yani dıştan yararlar sağlayan
yatırımlar - kamuya bırakılmalıdır.
Bireysel güdülerin, Smith'e
göre, en etkili olduğu alan iktisadi hayattır.
Her birey kendisi için en büyük karı ancak tabii toplum düzeninde elde edebilir.
İşbölümü sayesinde
kendi verimliliğini yükseltirken, diğer bireylerden
bağımsız olmaktan çıkar.
Mübadele, iki bireyin çıkarının bir arada tatmin olması sağlar.
Her birey kendi çıkarı için üretim yaparken
mübadele amacıyla
ürettiği için, diğer bireylerin belirlediği amaçlar için
üretim yapıyor
demektir.
Mübadele kendisine bir fayda sağlarken, kendisi de diğerlerini faydalandırmış
olur.
Bir üretim alanını diğerine oranla
teşvik edecek ya da engelleyecek
bütün önlemler, maksimum çıkar sağlamak için çalışan bireyi engeller; toplumsal
yararı azaltır.
A.Smith, Fizyokratlardan daha ileri ölçüde laisser-faire'in sözcülüğünü yapar.
**Sadece soyut ilkeler koymakla kalmıyor, bu ilkeleri önleyecek
uygulamaları ortadan kaldırtmayı da amaçlıyordu.**
 İngiliz dış ticaretini ithal gümrükleri, kısıtlayıcı dış ticaret anlaşmaları,
tekellerden kurtaran etmenler arasında (Ricardo ile beraber) Smith'in fikirleri de
bir yer kapsar.
A.Smith’e göre ise devletin görevleri:
1) milli savunma 2) adalet 3) altyapı 4) kurumlar
[Milletlerin Zenginliği hakkında] : “Nihai sonuçlarına bakıldığında, daha
önce eşdeğeri hiç yazılmamış belki de en önemli kitaptır, ve kesinlikle devletin
esas alması gerken ilkelerin konulması konusunda o güne değin tek bir insan
tarafından yazılmış en değerli katkıdır.”
H.T. Buckle (TARİHÇİ)
“Milletlerin Serveti”----1) Analizdir. Ekonominin işleyişine
dair bir modeldir. 2) Serbest Ticarete dair bir politika
önerisidir.
İşbölümü Ekonomik hayatın en kayda değer yönünü işbölümü oluşturur.
Servetin ve refahın gelişimi için zorunlu bir başlangıç noktasıdır.
18 basit işi paylaşan 10 adam, günde yaklaşık 50 bin iğne
yapabilir.
ÖRNEK :
“Yemeğimizi kasabın, biracının ya da fırıncının yardımseverliği
yerine, onların kendi çıkarlarını gözetmeleri nedeniyle elde ederiz.”
A.Smith.
A.Smith, gerçekte işgücü arzı üzerinde, iç piyasada, dış ticarette bulunan bütün
kısıtların kaldırılması amacını güden sanayici-girişimcinin ağzıyla
konuşuyordu.
Bu sınıfın davranışını hakim
gösteren bir görüş de getiriyordu.
kendi kar güdülerinin topluma faydalı olduğunu ve bencilce
olmadığını öğrenmekten hoşnuttu.
Sanayiciler,
İşadamı, teoride de gerçekte olmaya
düzenin merkezi oluyordu.
başladığı gibi
iktisadi ve politik
Kapitalizmin Sanayi Devriminin başında,
sınırlanmayan
yükselmesi için,
İngiltere'de ulaştığı düzeyde
rekabet, iktisadi gelişme için,
bireyin refahının
temel şart sayılıyordu.
A.Smith, REKABETİN yerleşmesiyle bütün toplumda refahın yükseleceği
savındaydı.
A. Smith'in yazdığı dönemde İngiltere'de piyasa şeklinin rekabet modeline
yaklaşık olduğu bir gerçekti.
Bu şartlarda,
gerçekten bireysel çıkarla toplumsal yarar arasında
büyük çatışma olmayabilirdi.
Ne var ki Smith teorisini evrensel olarak geçerli diye ifade etti.
Tabii düzene inancı, Smith'i devlet müdahalesini eleştiriye
götürmekle beraber, toplumsal "uyum" ve özel mülkiyet
arasında bir çatışma olabileceği şüphesine götürmedi.
Özel mülkiyetin dağılımındaki büyük eşitsizliklerin, ne baskı ne de
sömürüye yolaçabileceğine inanıyordu.
Serbest rekabet yoluyla toplum yararına uygun olmayan bütün
şartların değişeceğini ileri sürüyordu.
KLASİK OKUL
Klasik Okul, Fizyokratların izinde laisser-faire ideolojisini
sürdürürken, bunu destekleyecek iktisat teorisini kurmuştur. Bir yandan
da, geliştirdiği tahlil araçları, bunları özellikle kendilerine ve genellikle
kapitalist sisteme karşı kullanacak Marx'ı, daha sonra Marx'ı
etkileyecek olan Marx-öncesi İngiliz sosyalistlerini, büyük ölçüde
etkilemiştir.
Böylece, Klasik Okul, iktisadi liberalizmi Neo-klasiklere devreden bir zincirin halkası
olduğu kadar, bunu tümden reddeden Marx'ı ve izleyicilerini besleyen başlıca
kaynaktır.
İktisadi liberalizmi toptan yadsımamakla beraber, buna bazı noktalarda karşı
çıkan görüşlerin kaynağı da, yine kısmen Klasik Okul olmuştur.
KLASİK İKTİSATÇILAR
Klasik Okulun başlangıcı A. Smith'in ‘Milletlerin Serveti’nin basıldığı 1776’yı,
sonu da J.S. Mill'in öldüğü 1873 yılı kabul edilirse, öğreti olarak bir yüzyıl gibi uzunca
bir süre egemenliğini sürdürdüğü görülür.
Bu süre içinde, söz konusu okula dahil olan bellibaşlı iktisatçılar ve eserleri:
A. Smith ( 1723- 1790) bir ahlak felsefecisi veya bugünkü deyimle toplumsal
bilimcidir. İngiliz(İskoçyalı)'dır ve üniversite hocasıdır. Başlıca eserleri, ahlak
felsefesini açıkladığı, "Ahlaki Duygular Teorisi" (Theory of Moral Sentiments) ve
"Milletlerin Serveti" (Wealth ofNations)'dır.
D. Ricardo ( 1772- 1823), zengin bir borsa komisyoncusu olarak meslek hayatına
başlamış, sonra İngiliz Parlamentosuna üye seçilerek politikaya girmiştir. Başlıca eseri,
"Politik İktisat ve Vergileme İlkeleri" (Principles of Political Economy and Taxation
1817)'dir.
T. R. Malthus ( 1766- 1834) rahip ve üniversite hocasıdır. "Nüfus İlkesi Üzerine Bir
Deneme" (Essay on the Principle of Population - 1798) ve J.B.Say'in "Mahreçler
kanunu"nu red nedenlerini açıkladığı "Politik İktisadın İlkeleri" (Principles of
Political Economy-1829) başlıca eserleridir.
J. B. Say ( 1 767- 1 832) Fransız’dır. Üniversite hocası ve sınai imalatçıdır. "Fayda"
konusundaki görüşleriyle, Neo-klasik Okulun öncülüğünü yaptığı söylenebilir. Bugün,
daha çok (Malthus hariç) Klasik Okulun benimsediği "mahreçler kanunu" teorisiyle
tanınır. Başlıca eseri, Traite d'economie politique’dir ( 1803-A. Smith'den, büyük ölçüde
yararlanmıştır.)
N. W. Senior ( 1 790- 1 864) Oxford Üniversitesi hocalarından bir İngilizdir. "Fayda"
konusundaki analiziyle, Neo-klasik Okula geçiş aşamasını temsil eder. Pek çok eseri
arasında, "Politik İktisat İlminin Anahatları" (Outline of the Science ofPolitical
Economy 1 836) zikredilebilir.
J.S. Mill ( 1806- 1 873) Ricardo'nun arkadaşı ve ögretisinin fikir babası olan James
Mill'in oğludur. Felsefe, mantık, politik felsefe, politik iktisat konusunda pek çok eser
vermiştir. Başlıca iktisat eseri, Smith ve Ricardo geleneğini sürdüren, "Politik İktisadın
İlkeleri" (Pripciples ofPolitical Economy 1848)'dir. "Faydacı Felsefe" (Utilitarian)
geleneğinde yetiştirilmiştir. Eserleri, özü bakımından, Ricardo geleneginden ayrılmamış
olan Mill, Saint-Simon ve Auguste Comte'un, çağındaki toplumsal eylemlerin etkisinde,
hayatının sonuna doğru "sosyalist" eğilimli olmuştur. Rekabete dayanan bireycilikle
sosyalizmi bağdaştırmaya çalışmış, Klasik Okul içinden yetişen bir reformcu olmuş
tur.
İngiliz Klasik İktisat Okulunun doğduğu 18. yüzyılın sonları, gerek İngiltere'nin
gerek diğer bazı Batı ülkelerinin önemli iktisadi ve politik değişmelere sahne
olduğu bir çağdır. Bir kere, daha önce yavaş seyreden teknik buluşlarla
bunların sanayie uygulanması, bu yüzyıl sonunda yoğunluk
kazanmıştır.
Öyle ki, İngiltere'nin bu dönemi, "Sanayi Devrimi" çağı diye nitelenir.
Sanayi Devrimiyle birlikte, "iktisadi adam" niteliklerini taşıyan
kapitalist-girişimci ve üretim araçları mülkiyetinden yoksunlaşan işçi
sınıfı doğmuştur.
Ayrıca, Fransız İhtilali (1789) Ortaçağdan kalan kurumları silmiş,
"bireycilik ve özgürlük" iktidara gelen burjuvanın sloganı olmuştur. Bu, yeni bir
sınıfın siyasal egemenliği ele geçirme zaferi sayılır. İngiliz sömürgesi olan Kuzey
Amerika'da bağımsız yeni bir devletin (ABD) doğması, merkantilizmin
sömürgeciliğine önemli bir dayanağını kaybettirmiştir.
Nasıl
ticari kapitalizm merkantilizmi, Fransa'da tarımın kapitalistleşmesi
Fizyokrasi'yi doğurduysa, İngiltere'de Sanayi Devrimi de  Klasik İktisat
Okulu'nu doğurmuştur!!!
Ne var ki, Fizyokrasi her bakımdan Merkantilizmin karşıtı olduğu halde, İngiliz İktisat
Okulu'yla Fizyokrasi arasında, kurdukları teorinin gerisindeki felsefi görüş açısından
büyük benzerlik vardır.
Laisser-faire ideolojisi,
de egemendir.
+
serbest
dış
ticaret
ilkesi,
her
ikisinde
Bunun nedenine gelince: 18. yüzyılın ikinci yarısında, İngiltere hala, ayrıcalıklı
sınıfların egemenliğindedir.
Oysa,
iktisadi
adam(homo-economicus),
Sanayi
daha doğrusu onun öncüsü rolünde artık doğmaktadır.
Devrimi'yle
beraber,
Yürürlükteki ayrıcalıklara, merkantilizmden artakalan dış ticaretteki ve işgücü
arzı üzerindeki tekelci sınırlamalara karşı bu yeni doğan öncü sınıfın savunulması,
bireyciliğin faydalarının ve iktisadi özgürlüğün savunulmasını gerektirir.
Devlet gücü ayrıcalıklı sınıflardan yana olduğu için, amaç, devlet
müdahalesini minimuma indiren laisser-faire'e ulaşmaktır.
Dış piyasalardan ucuz sınai hammadde ithal edilebilmesi, sınai
mamullerin serbestçe bu piyasalara satılması için, serbest dış ticaret
uygulanmalıdır.
A. Smith'in çağında ve onu izleyen 50 yıl, akademik ve politik
çevrelerde Klasik Okul tartışmasız kabul edildi. Sanayi Devrimi'nin
başında İngiltere'nin sahip olduğu şartlar, dünyanın hiçbir
ülkesinde tekrarlanmadığı için
(-
ilk sanayileşen rakipsiz bir ülke olması,
büyük kapital stokuna sahip olması,
sömürgecilikle dış piyasaları ele geçirmesi gibi
-
)
laisser-faire, hiçbir ülkede, İngiltere'de 19. yüzyılda bulduğu
uygulamayı bulamadı.
KLASİK İKTİSADİ TAHLİLİN ANAHATLAR
Klasik iktisadi tahlilin belli
başlı nitelikleri şöyle açıklanabilir:
a) "Politik iktisat"ı tanımları:
Smith ve Malthus, politik iktisat'ı "servetin niteliğinin ve kaynağının
araştırılması";
Ricardo, "ürünün yaratılmasına katılan sınıflar arasında ürünün bölüşüm
kanunlarının araştırılması" diye tanımlar.
Bugünkü deyimle,
milli gelirin yaratılması,
toplumsal sınıflar arasında bölüşümü ve
değişmez bir değer ölçüsü ile ölçülmesi
politik iktisadın temel uğraşısı olmuştur.
b) İktisadi gelişmenin incelenmesi:
Klasik iktisatçılar;
kapital birikimi,
nüfus artışı,
teknik yenilikleri uygulanması,
kurumsal yapıların gelişmeye etkisi
gibi konular üzerinde durdular.
İktisadi gelişmeyi incelerken tahlilleri, bugünkü deyimle "makro",
zaman içinde değişmeyi incelemesi açısından "dinamiktir".
Klasikler, gelişmeyle uğraşmalarına rağmen, sistem ya da iktisadi
yapının değişebileceği üzerinde durmamışlar, serbest rekabete
dayanan kapitalizmin aynen devam edeceğini varsaymışlardır.
c) Klasik değer-bölüşüm teorisi:
Amaç, "degerin değişmez ölçüsü" nü bulmak.
Üretim girdileri fiyatlarındaki değişmeden etkilenmeyecek bir hesap
birimi aramıştır.
Mal fiyatlarını belirleyen etkenleri ve reel gelirin üç üretim girdisi
(toprak sahibi, kapitalist-girişimci,
işçi) arasında bölüşüm
kanunlarını saptamaya çalışmışlardır.
d) Kar teorisi:
Klasik Okul, toplumu üç sınıftan oluşuyor kabul etmiştir!!
************(toprak sahibi, kapitalist-girişimci, işçi)----------------Bu sistemde, kapitalistle girişimci ayırımı olmadığı gibi, faiz-kar ayırımı
da yoktur.
*******Kar" kavramıyla kastettikeri, safi faiz haddidir.******
e) Paranın önemini küçümseme ve reel tahlil:
parayı
sadece mübadele aracı olarak düşünmüş,
paranın iktisadi faaliyet hacmini etkileyebileceğini kabul etmemiştir.
Klasikler,
Klasik tahlil, paranın reel değişkenleri etkilemediğini varsayan, reel
tahlil niteliğindedir.
f)Metodolojileri:
Klasikler teorilerini kurarken, iktisadi
liberalizmin
akılcı,
soyutlayıcı,
tümdengelimci
yöntemini
izlemişlerdir.
g) Piyasa Modelleri:
Tahlilde varsaydıkları piyasa şekli - kendi deyimleriyle - serbest
rekabet,
daha
sonraki tanımlamaya göre, tam rekabettir.
KLASİK DEĞER TEORİSİ
İktisatta pek az kavram, klasik "değer" kavramı kadar
anlaşmazlığa yol açmıştır.
Bunun özünde, üretim maliyetini nakdi maliyetlerin gerisindeki "reel
fedakârlık, çaba" ile açıklamak özlemi vardır.
Emek, bu nitelikte bir reel maliyet öğesidir.
A.Smith'in ve D. Ricardo'nun değer teorisinde, böyle bir çaba aranabilir.
Fakat, Klasiklerin değeri bu yoldan açıklamak için kurdukları teoriler,
laisser-faire ideolojisiyle çelişkiye düşmüştür.
Bu çelişki, Marx-öncesi İngiliz sosyalistleriyle Marx'ın, klasik değer
teorisini kapitalizmi yermek için kullanabilmeleri olanağını yaratmıştır.
Nitekim, bu teorinin sistem aleyhine kullanılan bir silah haline gelmesi
dolayısıyladır ki, yerini, Neo-klasiklerin marjinal fayda teorisine
bırakmıştır.
Emek-değer teorisi
A.Smith, üretim maliyetini, toplumun geçirdiği iki ayrı aşama için ayrı
olarak düşünmüştür:
Birincisi, kapital birikimi olmazdan, topraklar özel mülkiyete
geçmezden önceki aşamadır. İkincisi, kapital birikimi olduğu, üretim
araçlarıyla toprak mülkiyetinin özel kişilerde bulunduğu kapitalist
ekonomi aşamasıdır.
A. Smith’e göre kapitalizm öncesi dönemde, bir avcı toplumunda
olduğu gibi mallar, üretimlerine giren emek miktarına oranla
mübadele edilir; emek, (nisbi fiyatları) mübadele değerini belirler.
Bunun nedeni, emeğin bütün ürününün emeğe ait olması
dır. Mübadeleye katılan taraflar, bu durumda, sahiplerinin emeğinin
belirli miktarını içeren malların eşit sahipleridir. Bu miktarlar,
mübadelede eşitlenir.
A. Smith, emeğin mübadele değerini belirleyen tek etken
olmasını, kapitalist ekonomiye uygulamaz
Bütün malların
kar ve ranta ayrılabileceğini;
üç toplumsal sınıfın geliri değil, mübadele
reel değerinin ücret,
bunların, sadece
değerinin üç ilksel kaynağı da sayıldığını gösterir.
Böylece, Smith, üretim maliyetine dayanan değer teorisine
geçer; emeği mübadele değerini belirleyen tek değişken
saymaktan uzaklaşır.
Emeğin ilave ettiği değerin birikimin kaynağı olduğu
görüşü, A. Smith'in, verimli ve verimsiz işgücü ayrımında
açıkça ortaya çıkar: "Bir tür emek vardır ki, harcandığı eşyanın
değerine ilavede bulunur; diğerinin, böyle bir etkisi yoktur.
Birincisi, değer yaratırken verimli, ikincisi verimsiz emek
sayılabilir". (cilt I, s. 3 1 3).
Nihayet, her ne kadar ekonomide mübadele değerini belirleyen tek
değişkenin emek olmadığını söylüyorsa da, A. Smith yine de,
emeğin, piyasadan satın alabileceği mal miktarının - bu malın
mübadele edilebileceği altın veya diğer herhangi bir mal miktarından çok daha kesin bir ölçü olduğu görüşündedir.
Smith, gerek zaman dönemleri arası, gerek mekân içinde
karşılaştırmaya temel olacak, değerin sabit bir ölçüsünü
aramaktadır.
Mübadele değerini belirleyen tek değişken olmaktan
çıksa da, kapitalist ekonomide de emeğin, değerin en
temel ölçüsü olmaya devam ettiği kanısındadır.
Ricardo, malların içerdiği emek miktarının, mübadele
değeriyle mutlak anlamda değeri belirlediği görüşünü almış,
bunu kapitalist ekonomiye de uygulamıştır.
Malthus, mutlak veya tabii değer dediği zaman,
malın
piyasada satın alabileceği emek miktarını kastetmiştir.
Neo-klasik teori de, üç üretim girdisine dayanan üretim
maliyeti teorisini benimsemiştir.
Ricardo, mübadele değerinin, ya "kıtlık" ya da emekten
doğduğunu söyler: Çoğaltılamayan malların (örneğin sanat
eserleri, antika eşya) değeri, içerdiği emek miktarıyla
ölçülemez; bunların değeri kıtlıktan ve bunları satın
alanların isteğiyle gelirinden doğar.
Fakat, kapitalist
ekonomide bunlar önemsizdir. Ricardo, bunlara ara sıra, ‘tekel
malları’ demektedir.
Çogaltılabilen mallar ise  Bunların içerdiği emek miktarı
hem mübadele değerini belirler, hem mutlak anlamda değeri
ölçer.
Mübadele değeri teorisi şöyle özetlenebilir: Rekabet
şartlarında her malın üretiminde kullanılan (homojen veya
türdeş) emeğin ücreti, dengede, eşittir.
Tek üretim girdisi -emek- fiyatı belirlediğine göre, iki malın
mübadele değerine, ücretler, eşit olduğu için girmez. Mallar,
üretimleri için harcanan emek-zaman miktarıyla orantılı olarak
mübadele edilir.
Mübadele değeri, emek girdisi ile belirlenir; emek girdisi, harcanan
emek demektir, işçiye ödenen ücret demek değildir.
Yani, bir mal diğerine oranla bir katı emek girdisi içeriyorsa,
mübadele değeri bunun bir katı olacak demektir.
Ricardo da, diğerleri gibi toprak, emek ve kapital
olarak üç üretim girdisinin varlığını kabul eder.
Bununla emeğin mübadele değerini belirlediği savını
bağdaştırabilmek için, gerçekçi olmayan varsayımlar yapar.
i)Bir kere, emeğin türdeş olması veya farklar varsa, bunun
miktara dönüştürülebilmesi gerekir.
Fakat kendisi değişik emek türlerinin mübadele değerini arz
ve talebin belirlediğinden başka bir şey söylemez.
ii) İkincisi, kapitalin, mübadele değerini belirlemede bir rol
oynamadığını kabul etmesi gerekir. Kapitali verimsiz saymadığı
için, Ricardo, bütün üretim dallarında, kapital/emek oranını
sabit varsaymıştır.
****Malthus, bu varsayımı eleştirmiş, Ricardo, bunun yetersizliğini
kabul etmiştir.****
Çünkü, üretim marjında, kapitalle emek aynı oranda
birleştirilmiyorsa, mübadele değerine, sadece emek
girmeyecek demektir. Bu da, kendi emek-değer teorisini
temelinden sarsar.
Rant teorisiyle Ricardo toprağı, dolayısıyla rantı, mübadele
değerinin dışında bırakır; hububatın mübadele değeri, buna
göre, rant ödenmeyen marjinal topraklarda belirlenir.
Ricardo, nisbi fiyatların oluşumunu açıklayabilmek için
toplam ürünün bölüşümüyle ilgilidir; toplam ürünü
ölçebileceği değişmez bir ölçü aramaktadır.
Daima aynı miktar emek içeren varsayımsal mal, sabit
değerde olacağı için, "değişmez değer ölçüsü" olabilecektir.
Varsayımsal malın bu işlevi yerine getirebilmesinin nedenine
gelince:
Paranın değerini başlangıçtan itibaren sabit varsaydığına
göre, sorun toplam gelirin üç sınıf arasında bölüşümünden
doğar.
Rant, fiyatların belirlenmesine girmez; öyleyse, bölüşüm
sorunu (ürün eksi rantın) kapitalle emek arasında
bölüşümüne dönüşür.
Eğer üretim faaliyetleri arasında kapital/emek oranı farklıysa,
nakdi ücretler veya kar haddindeki değişme, fiyat yapısını, dolayısıyla
da "ürün eksi rant"ın değerini değiştirir.
Ricardo, malın degerini belirleyen emeğin, sadece bugünkü
değil, aynı zamanda geçmişteki emek olduğu kanısındadır. Bu
sonuncu, bugünkü üretime giren üretim araçlarında
somutlaşır; üretimde kullanılan teçhizat, birikmiş emeği temsil
eder.
Diğer bir deyişle, değeri belirleyen emek, üretime doğrudan
giren dolaysız emekle birlikte, üretim araçlarında somutlaşan
dolaylı emekten oluşur.
Gerek A. Smith'in gerek Ricardo'nun teorisinin gerisinde,
"Tabii Kanun felsefesi"nin mülkiyet teorisi yatar. Buna göre,
mülkiyetin
tabii
kaynağı,
mala
harcanan
emektir.
Bireyin emeğinin ürününe sahip çıkması, tabii hakkıdır.
Herkesin kendi emeğinin ürününe sahip çıktığı tabii mülkiyet
sistemi
tam
özgürlük,
dolayısıyla
laisser-faire
gerektirir.
Nitekim A. Smith:
"Her insanın emeğine sahip olması, diğer bütün mülkiyetin
kaynağıdır; dolayısıyla, en vazgeçilmez ve Tanrısal hakkıdır."
Emek-değer teorisinin, laisser-faire'le bağdaşmayan bir yönü de vardır:
 Bu da, kapital faizinin çalışma ile mülkiyet arasındaki dolaysız
bağı ortadan kaldırmasıyla, emekle açıklanamayan mülkiyetin
doğmasıdır.
Bu sebepledir ki Klasik mübadele değeri ve mutlak değer teorileri,
Marx-öncesi İngiliz sosyalistleriyle Marx'a kaynaklık edebilmiştir.
KLASİKLERDE ÜRETİM FONKSİYONU VE RANT TEORİSİ
Klasikler üretim fonksiyonuna emek, kapital, toprak-tabii kaynaklar
olmak üzere üç üretim girdisinin girdiğini kabul eder; bütün ekonomi
için geçerli üretim fonksiyonunun tabi olduğu getiri kanununu,
ekonominin gelişme sürecinde inceler.
A.Smith ve N. Senior artan getiri kanunlarının, oysa, Ricardo,
tarımda geçerli azalan getiri kanununun, bütün ekonomiye
hakim olacagını ileri sürmüş; J.S.Mill, Ricardo'nun bu
görüşünü paylaşmıştır.
Kasik Okul, içindeki farklı görüşlere rağmen, hemen daima,
Ricardo'nun görüşüyle anılır. Nedeni, azalan getiri kanunu, rant
teorisi ve bölüşüm teorisinin tutarlı ve mantıki bir bütün
oluşturmasıdır.
Ayrıca, kapitalizmin karşı çıktığı toprak sahibi sınıfın
çıkarlarıyla ekonominin gelişmesi arasında bir çelişki
bulunduğunu, toprak sahibinin çıkarının girişimci karı
aleyhine olacağını göstermesidir.
A.Smith, tarım ve sanayi arasında ayrım yapmadan,
ekonomide geçerli üretim fonksiyonunun artan getiriye tabi
olduğunu, dolayısıyla, ekonomi geliştikçe, üretimin reel
maliyetinin düşeceğini söyler. Nedeni, işbölümü ile ve
makineler ihtisaslaştıkça, verimin yükselmesidir.
Ricardo'ya göre, üretim fonksiyonu azalan getiriye tabidir;
nedeni, toprak arzının sabit ve toprağın tabii verimliliğinin
türdeş olmayıp, topraktan toprağa farklı olmasıdır.
Ekonomi gelişip nüfus ve kapital arttıkça, ister tabii verimi daha
düşük topraklara gidilsin, ister verimli topraklar daha yoğun biçimde
kullanılsın, tarımsal üretimde kullanılan kapital ve emek birimleri
arttırıldıkça, bunların verimi gittikçe azalır.
Kapital ve emeğin sabit oranlarda birleştiğini varsayarak, Ricardo bu
birleşik birimin üretime yaptığı ilavenin her iki halde de azalacağını
gösterir.
Dolayısıyla,
geçerlidir.
gıda
maddeleri
üretiminde
azalan
getiri
Üretim tekniğindeki değişmenin, azalan getirinin etkilerini
giderebileceğinin farkındadır, ancak azalan getirinin etkilerini
ancak geçici olarak giderebileceğini, dolayısıyla, tarımda
üretim maliyetinin gittikçe yükseleceğini söyler.
Ricardo'ya göre, toprağın - tekrar yaratılması olanaksız anlamında ilksel ve tüketilemez verim gücü, kıt bir üretim girdisidir.
Ekonomi gelişirken, talep artarken, nüfus ile kapital miktarı da, bu kıt
girdiye oranla artar.
Bunun bir sonucu, üretimin tabii verimi daha düşük topraklara
doğru (dış marjın) genişlemesi dolayısıyla, bu alanlarda üretim
maliyetinin yükselmesidir.
Ürünün fiyatı, bu en dıştaki/marjindeki
topraklarda çalışan emek ile
kapitali kapsayan birim maliyeti karşılayacak yükseklikte oluşur.
Ürünün fiyat,
tabii verimi daha yüksek topraklardaki üreticilerin
birim maliyetinden daha yüksektir.
Fiyat ile marjinal üstü topraklarda birim maliyet arasındaki fark,
Ricardo'gil (veya farklılaşmış) rantı oluşturur.
Marjinal topraklar ise, hiç rant getirmez.
Rant üreticilere değil, tabii verimi marjinal topraklardan daha yüksek
olan toprakların sahiplerine aittir.
Ekonomi gelişirken talep arttıkça, daha önce ekilmekte olan topraklar
daha yoğun olarak kullanılacak, yani, aynı miktar toprak üzerinde daha
fazla emek ve kapital uygulanacaktır.
Ricardo'nun rant teorisinin gerisinde, toprak sahiplerinin, toplum
geliştikçe diğer girdi sahipleri aleyhine gelir elde ettiği görüşü
yatar.
Bunun için, dış ticaret serbest bırakılmalıdır;
ranta konan vergi toprak sahibine yansıyacağı için,
rant vergilendirmelidir.
Bunlar, gelişen kapitalizmin sözcüsü olan Ricardo'nun toprak
sahiplerine hücum nedenlerini açıklar.
Ricardo,
bulmuştur.
rant teorisiyle, serbest ticaret teorisine bir destek
- toplumun(girişimcinin) çıkarı gıda maddeleri fiyatının düşük
olmasını gerektirir; çünkü, gıda maddeleri fiyatları, tarımda azalan
getiri dolayısıyla reel ve nakdi olarak arttığında, işçi ücretleri de - reel
olarak aynı kalabilmek için nakdi olarak yükselir.
Bu ise karın aleyhinedir. Hububattan alınan ithal gümrükleri
kaldırılmalı, gıda maddeleri, düşük fiyatla diğer ülkelerden ithal
edilmelidir!!!!
Ricardo, rant teorisinde, toprak sahiplerinin çıkarıyla toplum yararı
arasındaki çelişkiyi ortaya koyar:
Toplum yararı gıda maddeleri fyatlarının düşük olmasını gerektirir.
Azalan getiri dolayısıyla, nüfus artarken tarımsal ürün fiyatları
ve rant artar.
Toplumun aleyhine olan ürün fiyatlar artışı, toprak sahiplerinin
lehinedir.
Ricardo, bir sınıfın çıkarıyla toplum yararının çatıştığını
ortaya koyarken, "tabiidüzen" anlayışındaki çıkar uyumu
varsayımını da bozar.
Tabii düzen anlayışıyla çatışan bu görüşü
daha sonra diğer
mülkiyet çeşitlerine yönelten İngiliz sosyalistleri ve Marx,
Ricardo'ya çok şey borçludur.
KLASİK ÜCRET, NÜFUS VE ÜCRET FONU TEORİSİ
Emek arzı nüfusa bağlıdır; nüfus da, bir içsel (endojen) degişken
niteligiyle ücret haddine dayanır.
Daha sonra F. Lassalle'in "Tunç Kanunu" diye niteleyeceği Klasik
emek arzı ve ücret teorisi, düşük ücret hadlerini "haklı göstermek" gibi
bir amaç taşır.
Emek talebi teorileri "Ücret Fonu" ile ifade edilir.
"Marjinal verim" teorisinin ilkel bir ifadesi olan bu
teori, kapitalist-girişimcinin sağladığı kapital stoku ve buna
bağlanan ücret fonu büyümeksizin ücret haddini artırmanın
olanaksızlığını gösterir.
Klasik sistemde, ücret dengesi ancak geçimlik düzeyde oluşur.
"Her hayvan türü, tabii olarak, geçimlik vasıtalardaki artışa
orantılı olarak artar ve hiçbir tür, hiçbir zaman, bundan daha
fazla artamaz." ( MZ, cilt ı, s. 81 )
Ücret haddi nüfusun büyüklüğünü belirler; ücret haddi arttıkça
nüfus artar, azaldıkça nüfus azalır. Ücretin artması erken evlenmeyi
ve çocuk yapmayı teşvik yoluyla, doğum hadlerini yükseltir; çocuk
ölümlerini azaltışı da ölüm hadlerini azaltır.
Emek arzı artışı, ücretin haddindeki artışa bağlıdır.
Ücret hadleri düştüğünde tersi geçerlidir.
Ne var ki, fiili ücret haddinin altına düşmeyeceği, bir geçimlik ücret
haddi vardır.
Geçimlik ücret haddi, işçilerin sayıca artmak ya da azalmaksızın
yaşamasını sağlayacak bir fizyolojik asgariyi gösterir.
Fiili ücret geçimlik ücrete eşit olduğunda, nüfus sabit kalacaktır.
Gerçekte, nüfus, dolayısıyla emek arzı ile diğer malların arzı arasında
bir fark yoktur.
geçimlik ve fili ücret yerine, tabii
ve piyasa ücreti diye ayrım yapar. Diğer herhangi bir maldan
farksız kabul edildiğini gösterir.
Ricardo,
RİCARDO-SMİTH FARKI ve MALTHUS:
a)
Smith,
nüfus artışını geçimlik ve fili ücret haddi arasındaki
farka doğru orantılı olarak bağlar;
Ricardo,
sadece, arada bir
fonksiyonel ilişki kurmakla yetinir;
b) Smith'in geçimlik ücreti bir fizyolojik asgaridir, dolayısıyla
(azalan getiriyi de söz konusu etmediği için) zaman içinde değişmez.
Oysa, Ricardo'nun tabii ücret haddi, bir tarihsel değişkendir. Reel
olarak,
sosyo-kültürel
çevredeki
değişmeyle
birlikte
artabileceği gibi, reel olarak aynı kalsa da, nakden tarımda azalan
getirinin etkisi altında yükselir.
c) Her iki düşünür değeri üretim maliyetine dayandırsa da, Smith,
nüfus değişmesinin kapital miktarında değişmeyi bir gecikmeyle
izlediğini, dolayısıyla, gelişen bir toplumda ücretlerin reel olarak
geçimlik ücret üzerinde oluşabileceğini söyler; yani, daha iyimserdir.
nüfusun, daima geçimlik vasıtaları aşmak eğiliminde
olduğunu, ancak bazı engeller dolayısıyla aşamadığını öne sürer.
Malthus
Teori, dört temel ilke içinde özetlenebilir:
a) Nüfus, kaçınılmaz biçimde geçimlik vasıtalarla sınırlanmıştır.
b) Geçimlik vasıtalar arttığında, güçlü engellerle baskı altında
tutulmuyorsa, nüfus da artar;
c) Bu engeller, ahlaki kayıtlar, kötülük ve sefalet diye özetlenebilir:
Pozitif etkenler harpler, açlık, sefalet, sefahat gibi ölüm hadlerini
yükselten olaylar; önleyici (preventive) etkenler doğum
hadlerini düşüren sefahat ve ahlaki kayıtlardır.
d) Nüfus, geometrik bir diziye göre (1,2,4,8,16, 32...) , oysa gıda
maddeleri üretimi, bir aritmetik diziye göre (1,2,3,4...) artmak
eğilimindedir.
Bu teorinin etkisi, ahlaki kayıtlar (evlenmelerin geciktirilmesi, çocuk
sayısının bakılabilecek kadara indirilmesi gibi) yoluyla nüfus artışı
sınırlanmazsa, ücretin bir geçimlik düzeye inmesinin kaçınılmazlığının
kabulü oldu.
ÜCRET FONU TEORİSİ
A. Smith'den itibaren Klasiklerde, ücretlerin, her yıl ücret fonu
olarak ayrılan; büyüklüğü ekonominin kapital stokuna bağlı
olan bir fondan ödendiği; ve ücret haddini, nüfusun ve bu fonun
büyüklüğünün belirlediği görüşü varoldu. Fakat, teorinin kesin
ifadesi J. S. Mill'i bekledi.
Kapitalistler üretim sürecinde işçileri, makineler ve aletlerle donatır;
bunlar, sabit sermayeyi oluşturur.
FAKAT, üretim dönemi boyunca işçilerin tüketeceği gıda maddesi,
giyim eşyası ve diğer tüketim malları da bulunmalıdır; bunlar, nakdi
ücretlerin mal karşılığıdır ve ekonominin kapital stokunun bir
kısmıdır.
İşçilere ödenen ücret, kapital stokundan yapılan bir "öndelik" (avans)
niteliğindedir.
İşçilerin üretim dönemi süresince geçimini sağlayacak malların
oluşturduğu bu kaynak, "ücret fonu"dur; büyüklügü, ekonominin
kapital stokunun büyüklüğüne bağlıdır.
Ücret haddi ise, ücret fonunun işçi sayısına bölünmesiyle
bulunur.
Yeni ürünün üretimi tamamlandığı zaman, kapital stoku
yenilenirken işçilere verilen bu öndelik, sonra, kapitaliste
karla beraber geri döner.
Yani, yeni ürünün toplam değeri, ücret fonu ve
kapitalistin karını karşılayacak büyüklükte olmalıdır.
"Ücretle yaşayanlar için talep, ücretlerin ödenmesine ayrılan
fondaki artışla aynı oranda artar. " (MZ. cilt I, s. 70-71 ) ;
Klasiklerin, düşük ücret hadlerini haklı göstermek için
kurdukları bu teori, daha sonra sosyalist öğretide, kapitalist
sistemin eleştirisine dönüşmüştür. Nüfus artışı gibi tabii bir
olayın değil, sistemin kanunlarının işçi ücretlerini geçimlik
düzeyde tuttuğu söylenmiştir.
Gerçekte, kapitalizmin Batı ülkelerindeki gelişmesinde, ne
Maltus'un nüfus kanunu doğrulanmış ne gerçek işçi ücretleri
mutlak anlamda bir geçimlik düzeyde kalmıştır.
Artık çağdaş iktisat teorisi, bu ülkeler için nüfusu reel
ücrete bağlı içsel bir değişken saymaz; nüfus, iktisadi
sisteme dışsal (egzojen) bir etken, kabul edilir.
KLASİK KAPİTAL BİRİKİMİ VE KAR TEORİSİ
Klasik sistemde, kapitalist-girişimciler
-üretimi örgütlemeleri,
-tasarruf-yatırım yapmaları
dolayısıyla
ekonominin en önemli sınıfıdır.
Bunlar,(kapitalist-girişimciler)
-toprak sahiplerinden toprak kiralar;
-işçileri, (alet, teçhizat gibi) sabit sermayeyle donatır;
-bir yandan da, işçilere gıda maddeleri, giyim eşyası vb.
geçimlik mallardan oluşan ücret fonu üzerinden "öndelik"
verir.
Kapital, hem sabit kapitali hem değişken kapital niteliğinde ücret
fonunu kapsar.
Genellikle, ne toprak sahipleri ne de işçiler tasarruf-yatırım yaparlar.
Kapitalleri için daima en karlı kullanma alanını aradıkları için
kapitalistler, tarım ve sanayide kar haddinin eşitlenmesini,
böylece üretim girdilerinin en etkin dağılımını sağlar.
***Bu, kar hadlerinin eşitlenmesi kanunudur.***
-Kapital birikiminin kaynağı tasarruftur.
Klasikler, kapitalisti toplumun öncü sınıfı, kar haddini de birimi
belirleyen başlıca değişken yapmıştır.
Böylece, kar haddindeki düşüşü ya da yükselişi, ekonominin
durgunluğa yönelmesi veya genişlemesinin başlıca nedeni
sayabilmiştir.
Bu tutumları, kapitalist-girişimcinin çıkarı ve laisser-faire
ideolojileriyle bağdaşır niteliktedir.
Klasik Okulda,
(bugünkü deyimle) ex ante, yani, tasarlanan
tasarrufun tasarlanan yatırıma eşit oldugu görüşü hakimdir.
Bu sistemde, gömüleme (iddihar) ve gömüleme çözümü
yoktur.
Paranın, sadece, mübadele işlevi göz önünde tutulmuştur.
Düzenin merkezindeki "akılcı" iktisadi adamın, atıl para
tutmayacagı varsayılır.
"Hiç kimse, birikimini verimli yapmak dışında bir amaçla
birikim yapmayacaktır." diyen Ricardo'nun görüşü, diğerleri
tarafından paylaşılmıştır.
Sadece Malthus, "aşırı tasarruf"un bulunabileceğini ve
bunun, bir "genel aşırı üretim" nedeni olacağını söylemiştir.
Fakat, Malthus'un Say'in Mahreçler teorisini reddeden görüşü,
Klasik öğretide kabul edilmemiştir.  Kapitalistin tasarruf
işleviyle toplum yararı arasındaki çelişkiyi gösterdiği için,
öğretiye karşı etkisiz bir çıkış olarak kalmıştır.
A. Smith'e göre zenginlik, refah ve nüfus artınca, kar
oranları iki nedenle azalır:
i) Kapitalistlerin kendi aralarındaki rekabet; ekonominin
kapital stoku büyüdükçe, işgücü kullanımı için rekabet ederek,
işçi ücretlerini yükseltirler. Ücretleri yükselten kapital stoku
büyümesi, karı azaltmak eğilimindedir.
ii) En karlı yatırım alaları önce tüketilmiş olacağı için,
kapital stoku büyüdükçe kar oranları azalır.
Ricardo'nun, "karları, ücretteki artış kadar olumsuz etkileyecek
hiçbir şey yoktur.'' diye ifade ettiği bölüşüm kanunu, şöyle özetlenebilir:
Rant, marjinal topraklarda, kapital ile emeğin belirlediği üretim maliyetiyle,
hububat fiyatı arasındaki farka eşittir.
Toplam üründen ranta giden pay çıktıktan sonra, geri kalan ürün, tarım
ve sanayide sabit oranlarda birleştirildiği varsayılan emekle kapitale aittir.
Tarımda, azalan getiri kanunu dolayısıyla, emekle kapital biriminin verimi
gittikçe azalır.
Oysa, emeğin reel ücreti, uzun dönemde, geçimlik düzeyde dengededir.
Nüfusla beraber bu ücret, ürünün emeğe giden payını belirler.
Tarımda emek-kapital biriminin verim azalışı hububat fiyatını yükseltse de, bu
artış, ranta gider; sanayide ise, mamul mal fiyatları artmaz, mübadele değeri
hububat lehine değişir.
Hububat fiyatı artışı karşısında reel ücretlerin aynı kalması için, nakdi ücretler
yükselir.
Bu yükseliş, hububat fiyatı artsa da tarımda, mamul fiyatları artmayan sanayide,
karı düşürür.
Öyleyse, kar ve ücret arasında açık bir çelişki vardır: Birinin artışı diğerinin
aleyhinedir.
Gerçekte, bu karamsarlığın gerisinde, ideolojik bir neden yatar: Amaç, ücret
artışının önlenmesi ve serbest dış ticaretin gerektiğini, kar haddiyle ekonominin
yararının özdeşliğini belirtmektir; toprak sahibiyle, bu çıkar özdeşliğinin
bulunmadığını kabul ettirmektir.
kapitalist-girişimcinin karını savunma için kurduğu bölüşüm
teorisinden çıkan kar haddinin azalışı kanunu, daha sonra,
Ricardo'nun
Marx ve Marksisterde sistemin çöküşünü hazırlayan bir neden sayıldı;
Keynes ve Keynes Okulu yandaşlarınca laisser faire'in yerine, kamunun, yatırım
hacmini değiştirmek için ekonomiye müdahale gereğini savunma için
kullanıldı.
KLASİK PARA TEORİSİ
Merkantilizme her bakımdan tepkiyle beliren Klasik Okul paranın
önemini küçümsemiş, servetin kaynağını değerli madenler yerine
emekte
bulmuş;
paraya,
mübadeleleri
kolaylaştıran bir araç diye bakmıştır.
Devletin iktisadi hayata müdahalesini en aza indirmek amaçları, parayla
ilgili görüşlerini büyük ölçüde belirlemiştir.
Ne var ki teoride paranın ve değerli madenlerin rolünü
küçümsemelerine rağmen, gerçekte para ve değerli madenler (altın),
kapitalist ekonomiye çağlarında her bakımdan egemen olmuştur.
Klasiklerde, paranın, içerdiği değerli madenden ayrı bir değeri
yoktur.
Paranın mal olduğu, dolayısıyla, diğer mallarla aynı kanunlara tabi
olduğu görüşündedirler.
paranın değerini üretim maliyetine bağlamış, malların
değerini açıkladığı emek-değer teorisini, para biriminin esasını
oluşturan değerli madenlere de uygulamıştır' .
Ricardo,
Klasik öğretide para, bir örtüdür; servetin yaratılmasında hiçbir
rolü yoktur; üretim ve mübadeleyi kolaylaştıran bir araçtan ibarettir.
J. B. Say  "para, bizden, iktisadi gerçekleri saklayan bir peçedir;
gerçek para malların kendisidir"
J. S. Mill  "Paradan daha az verimli olan hiçbir şey yoktur"
Smith, dünyanın servetinin satın alınmasını sağlayan ilksel kaynağın
altın ya da gümüş olmayıp, emek olduğunu belirtir.
parayı devlet müdahalesinden bağımsızlaştırmak için
buldukları yol şöyledir: Para birimi belirli miktar altın ağırlıgıyla
tanımlanınca, nasıl devlet bir uzunluk ölçüsünü değiştiremezse, bu
ağırlığı da değiştiremez, böylece, paranın bağımsızlıgı
korunabilir.
Klasiklerin,
Dolanımdaki para miktarı, kendiliğinden piyasanın ihtiyaçlarına
uyar; devletin paraya müdahalesi gereksizdir. Bu kendiliğindenliğin
rahat işleyebilmesi, paranın bağlantısız, "nötr" ve sağlam olmasını
gerektirir; altına bağlanması ihtiyacını doğurur.
İlgi çekicidir ki, Merkantilizmin değerli madenci görüşüne karşı çıkan
paranın sağlamlığı, yani, enflasyonist etkilerden
ekonomiyi koruyabimek için, yine, değerli-maden yanlısı olmuştur.
Klasikler,
Bu çelişik durumun nedeni, İngiltere ve Fransa'da 19. yüzyılın
başındaki, şiddetli enflasyondur.
KLASİK OKULDA EKONOMİNİN GENEL DENGESİ
Liberal
öğretide
Fizyokratlarda
Quesnay'nin
"Tableau
economique"inde; Klasik Okulda (Malthus dışında) J, B. Say'nin
mahreçler
kanununda;
Neo-klasiklerde
L.
Walras'ın
genel denge analizinde, ekonomi, rekabet sayesinde fiyat
mekanizmasıyla kendiliğinden genel dengeye yönelir.
Tabiattaki dengeyi gözleyerek topluma uygulamaları, bunların,
çok sayıda bireyin faaliyetinin fiyat mekanizması sayesinde toplumda
uyum içinde bulunduğunu söyleyebilmelerini sağlamıştır.
Klasik düşünce dizgesinde, efektif talep yetersizliği söz konusu
değildir; piyasa güçleri efektif talebi, daima, tam kapasite kullanımı için
gerekli düzeye yüseltebilir.
Buna karşılık, Malthus, sistemde efektif talep yetersizliği
bulunabilecegini, "genel aşırı üretim"in söz konusu olabileceğini ileri
sürerek Keynes'e öncülük etmiştir. Ne var ki, Klasik Okulun genel
felsefi görüşüyle bağdaşmayan Malthus'un sav kabul bulmamış,
J.B.Say'nin iddiaları Okul'a hakim olmuştur.
Ricardo'nun üzerinde durdugu teknolojik işsizlik ise, Marx'ın "yedek
sanayi ordusu"na kaynaklık etmiştir.
Sosyalist düşüncenin temelleri eski zamanlara kadar uzanır.
Antik çağdan itibaren ahlaki kaygılarla düşsel toplum düzenleri
üzerinde durulmuştur. Ancak, 19.yy. sosyalist öğretisi daha
önceki düşüncelerden ayrılır.
Sosyalizm de Fransa'da Pierre Leroux ve Marie Roch Louis
Reybaud'a atfedilirken, İngiltere'de kooperatif hareketinin
babalarından biri olan R.Owen ile ilişkilendirilmiştir.
Andrew Vincent'a göre, "sosyalizm" kelimesi Latince
‘Sociere’ kelimesinde kökünü bulur, bu da birleştirmek veya
paylaşmak anlamına gelir.
Roma ve sonrasında Ortaçağ hukukunda daha bağlantılı, teknik
terim ‘societas’ idi. Bu kelime, yoldaşlık ve arkadaşlık
anlamında geçerken, daha ziyade özgür kişiler arasında
uzlaşmalı bir sözleşmeye de karşılık gelebilmekteydi.
Sosyalizm ise daha sonra “ütopik sosyalizm” olarak
adlandırılacak hareketin kurucularından olan Henri de SaintSimon tarafından icat olundu.
Simon, sosyalizm sözcüğünü, bireyin ahlaki değerini
vurgulayan ve bireylerin birbirlerinden soyutlanmış gibi
davrandıklarını ya da davranmaları gerektiğini vurgulayan
bireyciliğin liberal doktrininin bir tezatı olarak ortaya çıkardı.
Özgün ütopyacı sosyalistler, söz konusu bireysellik doktrinini
Sanayi Devrimi sırasında ortaya çıkan -yoksulluk, baskı ve
zenginlikteki büyük eşitsizlikleri gibi- toplumsal kaygıları ele
almadıkları için mahkum ettiler.
Toplumu rekabete dayandırmak yoluyla toplumsal yaşama
zarar verildiğini gördüler. Kaynakların ortak mülkiyetine
dayanan Sosyalizmi, liberal bireyciliğe bir alternatif olarak
sundular.
Saint-Simon ekonomik planlama, bilimsel yönetim ve
anlayışın toplumun örgütlenmesine uygulanmasını önerdi.
Buna karşılık Robert Owen, kooperatifler aracılığıyla üretim ve
sahiplik düzenlemeyi önerdi.
1860'lar itibariyle sosyalizm tanım ve kullanımı yerleşirken,
eşanlamlı olarak kullanılan dernekçilik, kooperatifçilik ve
birlikte-yaşamcılığın yerini almıştır.
Komünizm bu dönemde kullanım dışı kalmıştır.
Komünizm ve sosyalizm arasındaki erken bir ayrım,
ikincisinin(sosyalizm) yalnızca üretimi toplumsallaştırmayı
amaçlaması, birincisinin(komünizm) ise hem üretimi hem de
tüketimi (nihai mallara serbest erişim şeklinde) kamulaştırmayı
amaçlamasıydı.
1888'de, Marksistler komünizm yerine sosyalizmi kullandılar
çünkü komunizmi sosyalizmin modası geçmiş bir eşanlamlısı
olarak gördüler.
Bolşevik Devrimi'nden sonra Vladimir Lenin tarafından
sosyalizm, kapitalizm ve komünizm arasındaki bir aşamaya
olarak tanımlanıyordu.
Bu tanımı, Rusya'nın üretici güçlerinin komünizm için
yeterince gelişmediği yönündeki Marksist eleştiriler karşısında
Bolşevik programını savunmak için kullandı.
İngiliz ahlak filozofu John Stuart Mill, liberal sosyalizm olarak
bilinen liberal bağlamlı bir tür ekonomik sosyalizmi tartışır
oldu. Mill, ‘Politik İktisadın Prensipleri’nin (1848) daha
sonraki baskılarında, "iktisat teorisi göz önüne alındığında,
ilkesel olarak iktisat teorisinde sosyalist politikalara dayalı bir
ekonomik düzeni dışlayan hiçbir şey olmadığını" savunurken,
kapitalist işletmeleri de işçi kooperatifleri ile ikame etmeyi
önerdi.
Sosyalizm üretim araçlarında özel mülkiyet yerine toplumsal
mülkiyeti getirmeyi amaçlar.
Üretim kar için değil fakat toplumsal ihtiyaçların tatmini için
planlı şekilde yapılmalı, kişi özgürleşmelidir.
Kapitalist düzeni/sistemi düzeltmek değil onun yerine yeni bir
toplumsal iktisadi düzen getirmek özlemiyle hareket
edilmektedir.
19.yy Avrupa’sında kapitalist sanayinin yarattığı toplumsal
bozukluklara başkaldırma niteliğindedir.
Serfliğin kalkmasına rağmen iktisadi eşitsizlik feodal lordun
zulmünden daha büyük bir zulüm yaratmıştır.
Makineleşme ve teknik yeniliklerin yarattığı işsizlik bu
eşitsizliğe başka bir boyut katmıştır.
Topraktan koparılmış, geçimlik aktivitelerden uzaklaştırılmış ve
şehirlere yığılmış yedek sanayi ordusu ortaya çıkmıştır.
Ortaçağın işçiye sunduğu iş güvenliği kaybolmuştur.
(loncalar ve serflik)
Bu nedenle, sosyalist eleştirinin üzerinde durduğu başlıca
iktisadi sorunlar, “iktisadi krizler” ve “kapitalist mülkiyet
ilişkileri” olmuştur.
Özetle sosyalist ekonominin temel
prensipleri şunlardır:
1. Üretici güç olarak emek öne çıkar.
2. Devletçi ekonomi (üretim araçlarında devlet mülkiyeti) esastır.
3. Merkezi planlama vardır.
4. Kamu Yararının (genel hukukun / kamu hukukunun) ön plana
çıkması çok belirgindir.
5. Tek partili siyaset tercih edilir, çünkü sınıflı toplumlarda olan burjuva
siyasetinde olan siyasal yapının işçileri böldüğü görüşü savunulur.
Sosyalist sistemler kurulduktan sonra :
1. Önce üretim araçları devletleştirilir. Özel sektör üretimden dışlanır.
2. Yabancı sermaye dâhil, tüm özel sektör kamu kurumuna
dönüştürülmüştür.
3. Daha sonra gayrimenkuller (evler, arsalar, araziler) devletleştirilir.
Sömürüye yol açtığı için özel mülk sahibi olunamaz.
Liberalizmin ortaya koyduğu özgürlük, eşitlik, adalet, en büyük
sayı için en büyük mutluluk gibi sloganlar sosyalizmi de
etkilemiştir.
Liberalizmin temelindeki akılcılık, sosyalizmin de temelini
oluşturmuştur.
Ancak liberalizmin pasif akılcılığı yerine aktif akılcılık
sosyalizmde öne çıkarılmıştır.
Yeni bir insan yaratmak ideali liberalizmden alınmıştır.
Alman düşüncesi, bireye karşı devletin üstünlüğünü ve
varlık felsefesine karşı “oluş” felsefesini benimsediği ölçüde,
sosyalizmin yorumlanmasında etkili olmuştur.
Kant, halkın temsilcisi olarak devleti övmekte; Fichte devlette
aklın ifadesini görmekteydi. Hegel’in diyalektiği ise “varlık”a
karşı “oluş” felsefesiyle devleti tarihte “ide”nin gerçekleşmesi
olarak gördü. Hegel’in diyalektiği sosyalist felsefeye zemin
oldu.
Marx ise kapitalizmin teorik bakımdan tutarlı ve sistemli
eleştirisini; sosyolojik kanunlarla kapitalizmin sosyalizme
evrilmesini ortaya koymuştur.
Marx, teorisini düşünsel bir boşlukta geliştirmiş değildir. Bir
ayağı Klasik iktisatta, diğer ayağı Fransız ve İngiliz
sosyalistlerindedir.
Felsefesi
temelleri
Hegel’e
dayanmaktadır.
Fransız sosyalizminin romantik, hayalci boyutu eleştiri konusu
olmuştur.
Öncü Sosyalist Düşünürler
a) Kapitalizmin ilk eleştirisi: SİSMONDİ
Sismondi’ye göre toplum “burjuva” ve “proleter” olarak iki
sınıfa ayrılır; bu iki sınıfın çıkarları çelişiktir; liberal öğretinin
tabii uyum anlayışı yanlıştır.
Üretim ve servet temerküzü bu sınıfsal ayrımı şiddetlendirir.
(toplumsal sınıflar ve temerküz teorisiyle Marx’a öncülük
etmiştir.)
Kapitalist üretim tarzı, üretim kapasitesini ve malları
arttırır, fakat üretimdeki toplumsal ilişkiler tüketimin
gelişmesine set çeker.
Makineleşme işçinin işsiz kalmasına ve satın alma gücünün
yok olarak devresel üretim fazlasının doğmasına sebep olur.
İşçiler daha uzun çalışma saatlerini ve daha düşük ücreti
kabul etmek zorunda kalır!!
Sismondi, laisser-faire’in anlamsızlığını devletin müdahale
gereğini ileri sürer.
İktisat politikası amacı üretim–tüketim dengesizliğinin
ortadan kaldırılmasıdır.
Çözüm  Özel mülkiyetin yok edilmesi değil, küçük çiftçi,
zanaatkar gibi “küçük burjuva”nın yaratılmasıdır.
b) İngiltere, Fransa, Almanya’da ilk sosyalistler.
(William Thompson, John Gray, John Francis Bray, Thomas
Hodgskin) [İNGİLTERE]
Ricardo’nun emek-değer teorisine ve faydacı felsefeye bağlı
olarak sosyalist sonuçlara vardılar.
Anarşişt-idealist William Goodwin’in Meksika’da kurduğu
komünist koloniler başarısız oldu.
Hayalci-sosyalist Robert Owen kooperatif hareketin öncüsü
olarak dayanışmacı yapılar oluşturdu. (mübadele bankasıLondra)
“Burjuva ihtilali” sayılan Fransız ihtilali sosyalist düşüncenin
ilk habercisi sayılır.
Henri de Saint-Simon, (1760-1825): August Comte’u,
Proudhon’u ve Rodbertus’u etkilemiştir.
Güdümlü ekonomi ve teknokrasinin öncülüğünü yapmaktaydı.
Öğretisi “saint-simonism” olarak anıldı.
P.J.Proudhon, (1809-1865): Devletten nefreti ve özgürlüğe
bağlılığı ile bilinir. Fikirleri, özgürlüğü korumak istemesi
açısından liberal felsefeye bağlıdır, fakat erişmeyi düşündüğü
dengenin kendiliğinden veya tabii olmayıp bilinçli olarak
gerçekleştirilebileceğine inancı açısından sosyalist eğilimlidir.
Faiz ve rantı reddeder. Mülkiyet konusunda Sismondi’ye
benzer görüşleri vardır.
Karl Rodbertus, (1805-1875): İhtilale de karşıdır, kapitalizme
de… Devlet sosyalizmini ve Alman toplumsal kanunlarını
teşvik etmiştir.
F.Lassale, (1825-1864)
Klasik ücret teorisini “tunç kanunu” diye nitelemesiyle, Alman
işçi sendikalarının kurucusu ve Alman Sosyal Demokrat
partinin örgütleyicisi olmasıyla bilinir. Sosyalizme, ihtilal
olmaksızın oy mekanizması ile geçilebileceğine inanır.
MARX öncesi SOSYALİSTLERİN etkisi.
Tutarlı teoriler kuramamış, kapitalizmin sistemli bir eleştirisini
yapamamışlardır.
Marx ve Engels, bunların bir kısmını (Saint-Simon, Fourier,
R.Owen) “hayalci(utopist)sosyalist” diye nitelemiştir.
Buna rağmen,
-sefalete dikkat çekmeleri,
-öncü olmaları önerileri ile Marx’a malzeme sağlamışlardır.
Engels de, “Anti-Dühring”de bu hayalciliği “kapitalist
üretimin bu kadar azgelişmiş olduğu bir dönemde başka türlü
olamazlardı” diye yorumlar…
MARKSİZM veya MARKSİST SOSYALİZM
Marksizm üç temelden beslenir.
a)felsefesi
b) iktisat sistemi
c) ihtilal teorisi
Felsefesi: Hegel’den alınan “diyalektik felsefe” “diyalektik
maddeciliğe” dönüşmüş “tarihi maddecilik” buradan
doğmuştur.
-Praksis, eylem felsefesi: Marksizmin felsefi temeli tamamıyle
Alman kaynaklıdır.
İktisat sistemi: Marx, Klasik okulla bir arada incelenecek kadar
‘Klasik”tir.
Fransız ihtilalci geleneği ve hayalci sosyalizm geleceğin
yorumlanmasında Marx’a temel oluşturmuştur.
Marx’ın eserleri:
K.Marx (1818-1883); F.Engel(1820-1895)
Marx, derin ve sistematik, Engels açık ve berrak yazmıştır.
Feuerbach üstüne tez- 1845’te yazılmıştı. Engels tarafından
1888’de bulunup basıldı.
Marx’ın felsefeyle uğraştığı, Feuerbach’ın maddeciliği tesiri
altında kaldığı döneme aittir.
Proudhon’un
“Sefaletin Felsefesi”ne
“Felsefenin Sefaleti”1847 tarihlidir.
cevap
olan
eseri
“Komunist Manifesto”-1848-Engels ile beraber yazılmış,
1947’de kurulmuş komunist liginin teorisi(ve bildirisidir)ve
programıdır. Kapitalizmin çökeceğini söyler ama nedenlerini
söylemez. (AYNI yıl basılmış bir diğer önemli eser için bkz.
J.S. Mill Principles)
Teorik iktisadın eleştirisine katkı-1859….tarihi maddecilik
tezini ve değer teorisini açıkladığı için önemli sayılır. Ama yine
kapitalizm neden çökeceğini açıklamaz.
Kapital(1)-1867-… “Marksizmin kutsal kitabı” da denilir.
Sadece birinci cilt Marx’ın sağlığında basılabilmiştir.
(Kapital(2)-1885….Kapital(3)-1894)
‘İktisadi Öğretiler Tarihi” – “Artı-değer teorileri adıyla Karl
Kautsky tarafından 1904’de yayınlandı(Engels’in de ölümü
sonrası)
1848 Sınıf mücadeleleri ve ihtilallerinden etkilenerek yazdığı
“Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” 1871 Paris Komününden
esinlenerek yazdığı “Fransa’da İç Harp” önemlidir.
“Gotha Programının Eleştirisi”- 1875 ….. Gelecekteki
sosyalist toplum konusundaki görüşlerini belirtmiştir.
Marksist öğretinin doğuşunu hazırlayan ortam
*çağın süregiden sosyal olayları ve hakim
düşünce akımları
-İktisadi krizler
-işsizlik
-işçi sefaleti
-1848 ihtilaliyle genel oy hakkının tanınması kitlelerin
politik gücünü ortaya çıkardı.
“Tabii hukuk” yerini “bilimsellik” iddiası alırken Marksizm
“bilimsel sosyalizm” olarak kendini niteledi.
Marx, Darwinism’de sınıf çatışmasının biyolojik temelini
buldu.
Hegel için, insan beyninin yarattığı düşünce süreci gerçekteki
madde dünyasına egemendi.
Hegel buna “idéè” der. Tanrısal aklın cisimlenmesi olarak
Hegel bunu şöyle açıklar: “akılcı olan herşey gerçek, gerçek
olan herşey akılcıdır.”
Hegel “idealist”tir. Dünya tarihinin evrimini bu “idéè” nin
büyük çatışması olarak görür.
Marx ise, düşünceyi maddi dünyanın yansıması olarak
tanımlar.
Marx, Klasikler gibi kapitalizmde evrensel ve sonsuz bir düzen
görmeyip, bunun geçiciliğini toplumun evrim kanunlarını
arayarak ispatlamaya çalışır.
Böylece, Marksizmin üç tarihsel dayanağı da ortaya çıkar.
ALMAN----- Tarihsel materyalizm felsefesi
İNGİLİZ-----Emek-değer teorisi
FRANSIZ-----İhtilalci politika
Marksizmin felsefesi
-Marksist diyalektik
-tarihi materyalizm
-eylem felsefesi(praxis)
Oluş- felsefesi oluş mantığına göre gelişen varlık kendi
içinde karşıtını da taşır ; “A” karşıtı olan “ A’ ” ile verimli bir
birleşme içinde yeni bir varlığa “ A’ ” ya yol açar. (evrimsel bir
gelişmenin tarihsel mantığı)
Bu düşünce fikir, kurum ve toplumlara da uygulanabilir.
Böylece “tez” “antitez” “sentez” şeklinde ilerleyen toplumsal
yapıda “kavga - mücadele – ihtilal - çatışma” da eksik
olmayacaktır.
“diyalektik yöntem” tarihi yapan karşıt güçleri inceler!!!
Hegel’den diyalektik mantığı almakla beraber “idealist” temeli
reddetmektedir.
Marksist felsefe “materyalist”tir.
*“Tez” insanlık tarihinde üretim araçlarında özel mülkiyetin
ortaklaşa olduğu “ilkel toplum” olurken,
**“karşıt tez”, üretim araçlarında özel mülkiyetin yerleştiği
aşama olurken- “kapitalizm” bunun zirvesi olmaktadır.
***Bu sınıf çatışmasıyla kusursuz bir “sentez”e sınıfsız
topluma varacaktır.
Yani “komunizm”e varacaktır.
Hegel’in idealizminden Marx’ın materyalizmine geçişte
L.Feuerbach’ın felsefi anlamdaki “yabancılaşma” kavramı
etkili olmuştur.
Feuerbach felsefede “idéè” yerine insanın hakimiyetini ileri
sürmüştür.
Marksizm, Feuerbach’ın felsefi-dini anlamda kullandığı
yabancılaşma kavramını politik, iktisadi ve toplumsal alana
nakletmektedir.
Böylece, inanan/mümin din ile yabancılaşırken, vatandaş
devletle,
asker
bayrakla,
proleter
de
kapitalle
yabancılaşmaktadır.
İnanan kulluğu ile iradesini terkederken, işçi de kapitalizmle
artı-değeri kaybetmektedir.
Yabancılaşma bir taraftan düşünsel bir boyutu ortaya koyarken
diğer taraftan da maddi ilişkileri ortaya koymaktadır.
Yabancılaşma, böylece felsefenin olduğu kadar tarihin de
anahtarını verir. Felsefi materyalizm marksizmde “tarihi
materyalizm”e dönüşmektedir.
Tarihi maddecilik(materyalizm) toplumda insanlararası
ilişkiye, “diyalektik maddeciliğin” uygulanmasından ibarettir.
Toplumsal değişmenin nihai belirleyicisi insanın toplumsal
adalet veya ebedi gerçek gibi fikirleri değil fakat üretim ve
mübadele tarzındaki değişmedir.
Üretim araçlarındaki(güçlerindeki) değişim üretim ilişkisinde
değişim yaratır.
Nihayetinde üretim ilişkileri iki düşman sınıfın ilişkilerine
dönüşür.
Çatışma kapitalist toplumdaki burjuva x proleter çatışmasıyla
son aşamasına erişir.
Toplumun tümüyle üretim şartları iktisadi yapısını oluşturur.
Toplumun, iktisadi sistemi, “altyapısı” yani gerçek maddi
temelidir.
Din, hukuk, ahlak gibi kurumlar “üstyapı”ya aittir.
“Üstyapı” “altyapı” tarafından kurulmuş; onun tarafından
belirlenmiştir.
“Üstyapı” daima egemen sınıfların çıkarını yansıtır.
Toplumsal gelişme
“üstyapı”daki değişmelerle değil,
üretim güçlerindeki değişmenin neticesinde ortaya çıkar, yani
“altyapıdaki” değişimlerle…
Ortaçağda  hem üretim hem mülkiyet özeldir. (UYUM)
Kapitalizm’de üretim kolektif(fabrikalar) ama mülkiyet
özel(üretim araçlarında) (sonuç: UYUMSUZLUK)
*Üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki uyum
bozulunca “ihtilal” üstyapıdaki değişmeyi sağlayacaktır!!!!
Üstyapıdaki değişmelerin belirleyicisi altyapıdaki değişmeler
görüldüğünden “tarihi maddecilik” aynı zamanda “iktisadi
gerekircilik”(determinizm) içerir.
İnsanlık tarihinin sosyo-ekonomik gelişiminde şu
aşamalar öngörülür.
a) Üretim araçları mülkiyetinin toplumsal olduğu ilkel
toplumlar.
b) Esirliğe dayanan toplumlar: esir diğer üretim araçlarıyla
beraber mülkiyet konusudur.
c) Feodal lordun kısmen üretim araçlarına sahip olduğu
serflerin de bir miktar üretim aracına sahip olabildiği
feodal toplum.
d) Üretim araçları mülkiyetinin tümüyle kapitalistin olduğu,
kapitalist toplum.
e) Üretim araçları mülkiyetinin işçilere ait olacağı henüz
gerçekleşmemiş sosyalist toplum.
Sınıf Çatışması
Üretim güçleri her dönemde kendilerine uygun üretim ilişkileri
yaratır.
Bu ilişkiler, toplumu sınıflara ayıran “sömürü” ilişkileri olarak
görülür.
Sınıflar (nihai olarak) üretim araçlarını kontrol eden ve
üretim araçları kontrolünden yoksun olan-olarak ikiye ayrılır.
Bu ayrıştırmanın yarattığı çatışma ilerlemeyi yaratan gücü
oluşturur.
düşüncesinin aksine dünya tarihinin arkasında
ulusların çatışması değil sınıfların çatışması vardır.
Hegel
Ulusal çıkarın yerini sınıf çıkarı alır, ulusal çıkar hakim
sınıfların çıkarı olarak tanımlanır.
(Aksine Bkz. II.Enternasyonel)
Kapitalizm, insanlık tarihinden karşıt-tezin en geliştiği sınıfsal
çatışmanın zirve noktasıdır.
Bu iktisadi gerekircilik (determinizm) içinde, insan faaliyetinin
yeri çok sınırlı olmakla birlikte etkin insan faaliyeti de
eylem(aksiyon) felsefesi ile birlikte yer tutmaktadır.
Praxis: Eylem insana kendisini tanıtır. Eylem felsefesi emeğin
yüceltilmesiyle sonuçlanır.
Praxis, insana eylemi ile kurtuluş yolunu göstermek
iddiasındadır.
**İnsanın kurtuluş yolunu tıkayan kapitalizmin çökmeye
mahkum olduğu açıktır. **
Marx, çağının “burjuva iktisadı” diye nitelediği teorilerini
ideolojik saymış olsa da, kendisinin kurduğu iktisat teorileri de
aynı ölçüde ideolojiyle yüklüdür, bu ideoloji de felsefesinden
doğar!!
Marksizmin iktisadi analizi
Kapitalist sistem iki açıdan incelenir.
1) İnsan sömürüsüne bağlı bir sistem olarak
2) Bu gayrimeşru dinamik sebebiyle çökmeye mahkûm
olarak…
Marksizm, felsefede “yabancılaşma” kavramı ile,
iktisatta emek-değer, artı-değer ve kar teorisiyle
kapitalizmi eleştirir.
Marksist analizde;
Toplam safi-ürün (hasıla): değişken kapital + artıdeğer
-değişken kapital
-artıdeğer
(v) değişken kapital= ücret fonu
(s) artıdeğer= rant, kar ve faiz’den oluşur.
Toplam gayrisafi ürün - toplam safiürün= sabit kapital(c)
(c) sabit kapital= amortisman, hammadde, enerji.
Toplam gayrisafi ürün= c+v+s
s/v = artıdeğer haddi veya sömürü haddidir.
--Rant, faiz, kar/ ücret fonu
c/v = kapitalin organik birleşimidir.
--İşçi başına kullanılan kapital miktarı
c/v=Sabit kapital/ücret fonu
c/v üç şekilde değişebilir.
i)istihdam düzeninin düşmesi
ii) kapital birikimi
iii)teknik ilerleme ve nispi fiyatlardaki değişme
Marksist analizde, girdiler arasında ikame yoktur(üretim
tekniği veri iken)
Kapital ve işgücü sabit oranlarda birleşir.
Kapitalin daima tam kapasite kullanıldığı varsayılır.
Faiz oranındaki değişme bu kullanım seviyesini etkilemez.
s/c+v = kar haddidir. (p)
Tam rekabet şartları altında (çeşitli üretim dallarında
amortisman haddi ve stok devir haddi eşit ise) bu oran çeşitli
üretim dalları arasında eşitliğe yönelir.
Neoklasik okul, mikro düzeyde statik denge tahliline
dayanırken, Marx, makro düzeyde dinamik tahlil yapar, iktisadi
büyüme ve değişim sürecini inceler.
Neoklasik okul tam rekabet piyasalarında etkinlik sorununu
incelerken Marx firmaların-kapitalin büyümesi ve temerküz
olayını incelemektedir.
Marksist analizde “marjinal analizin” yeri yoktur; çünkü
“marjinal analiz” ürünü bütün girdilerin ortaklaşa yarattığını
savunur.
Birikim, Marksist sistemde kar veya faiz haddinin fonksiyonu
değildir; kapitalistin birikim güdüsüne bağlıdır.
Nispi girdi fiyatlarındaki değişmelerin Marx’ın sisteminde yeri
yoktur.
İstihdam hacmi o anda var olan kapital stoku tarafından
belirlenir; üretimin sınırı emek değil kapitalin tam kullanım
sınırıdır.
Marx, mavi yakalıların yerine beyaz yakalıların nispi öneminin
artacağını, işçilerin orta sınıfın bir bölümünü oluşturacağını
öngörememiştir.
Marx, temerküz olayı ve tekelleşmenin üstünde durmuş olsa
da, emekdeğer, artıdeğer ve kar haddinin eşitlenmesi teorileri
tam rekabet varsayımına dayanır.
(nispi fiyat= bir malın diğer mal cinsinden değeri, reel fiyat)
Marksist emek-değer, artı-değer, kar teorisi
En büyük eleştiriler emek-değer teorisine yönelmiştir.
Emek-değer teorisi
Emeğin iki yönü ayırt edilebilir.
a) Belirli kullanma-değerlerini yaratan emek
b) Toplumun ihtiyacı olan bütün kullanma değerlerini
yaratan bireysel emeklerin toplamı olarak “emek.”
Kapitalist üretimde her metanın iki niteliği vardır: i) maddi
nitelikleri dolayısıyla “kullanma değeri” ii) toplumsal emeğin
bir bölümünün buna harcanmış olması dolayısıyla “mübadele
değeri”
Bir metanın mübadele değeri olmaksızın kullanma değeri
olabilir, fakat mübadele değeri kullanım değerinin olduğunu
varsayar, kullanım değeri de yoksa aksi halde o mal hiçbir değer
taşımaz.
“emek-zaman” belirli bir işçinin belirli bir metaya harcadığı
zaman demek değildir. Öyle olsaydı en tembel işçi en pahalı
malı üretirdi.
Mübadele değerinin ölçüsü “toplumsal bakımdan gerekli emekzaman” dır. (makro düzeyde analiz)
Diğer bir deyişle; değerin belirleyicisi olan emek-zaman, bir
metanın üretimine giren dolaysız emek ve hammadde ile
teçhizatta içerilmiş dolaylı emek harcamalarını birlikte
kapsar.
Marx, Ricardo’nun emekdeğer teorisini sistemleştirir;
kullanma değeri ile mübadele değeri arasında ayırım yapar.
Fakat
Ricardo emek-değer teorisini nispi fiyatları açıklamak
için kullanmasına rağmen, Marx dar anlamda böyle bir
hipotezi ileri sürmemektedir.
Metaların içerdiği emek, Marksist teoride onların değerini
belirlemeyip değerin özünü oluşturur!!!!???
bu özcülük
durmaktadır!!)
(ki
marksizmin
kendi
felsefesiyle
çelişik
Ricardo nispi fiyatları emek-değerle açıklamak için her alanda
kapital-emek
oranının
eşit
olduğunu
varsayarken
eleştirilmektedir.
Marx ise üretim fiyatı teorisini kurarken bu varsayımı
terketmektedir.
Ricardonun emekdeğer teorisi bir nispi fiyat teorisi
sayılabilir.
Marx ise, değişen piyasa değerinin gerisinde metaların beşeri
“öz”ünü, kapitalist ekonominin
ekonominin idealini arar!!!!!!!!!
gerçeklerini,
toplumsal
Bir yoruma göre Marx, emekdeğer teorisinin bu niteliği ile
değerin iktisadi değil METAFİZİK açıklamasını yapar(!)
Artı değer teorisi
Marx artı-değer teorisiyle serbest rekabetçi kapitalizmde
mübadele kanunlarının sömürüye nasıl yol açtığını ortaya
koymak ister.
Emekçi ürettiği değeri değil fakat malolduğu değeri elde eder,
aradaki fark artıdeğer olarak kapitalistte kalır.
Kapitalizmin hırsızlığı değil emeğin kendi mübadele değerine
eşit ücret alıyor olması sömürüyü doğurmaktadır.
Sistem kendi değer kanunları çerçevesinde adaletsiz, tutarsız
veya haksız değildir.
Sınıf mücadelesinin kaynağı da bu değer kanunlarıdır.
Marx değeri emeğin ürünü olarak tanıdığı için kapital ve
toprağı değer yaratmıyor saymaktadır.
Marx’ın kapitali verimli kabul etmemesi kapitalistlerin
gelirlerini haklı göstermelerine bir tepki sayılabilir.
Kar veya kapitalist rekabet teorisi
(p) kar haddi
P= s/(c+v)
=
(s/v)/(c/v + 1)
Kar haddinin(P), sömürü haddi s/v ile doğru orantılı, fakat
kapitalin organik birleşimiyle c/v
değiştiği anlaşılır.

ters orantılı olarak
(s/v) ne kadar yükselirse (p) o kadar yükselecek

(c/v) ne kadar yükselirse (p) o kadar düşecektir.
Farklı kapitalist girişimlerde kar haddi kapitalin organik
birleşimine(yani işçinin teçhiz edildiği sermayeye) göre farklı
olur.
Ancak kapitalistler arası rekabet kar haddi farklarının sürekli
olmasına imkan vermez.
Kar haddinin eşitlenmesi kapitalin organik birleşimi ne olursa
olsun, aynı üretim dalında aynı ürünün aynı fiyattan satılacağını
gösterir.
Böylece, üretim fiyatı ve değer arasında fark doğar.
Değer, (c+v+s) toplumsal açıdan gerekli emekzaman ile
ölçülür.
Üretim fiyatı(normal fiyat) üretim maliyeti artı ortalama kar
haddine eşittir. (c+v+p)
Kapitalizmde üretim fiyatı ve değer farklı olmakla beraber
Marx, bu ikisinin sosyalist ekonomide eşitleneceğini
kanısındadır.
Sosyalist ekonomide Artı-değerden(işçinin ürettiği ama eline
geçmeyen kısımdan elde edilen tüm bütün gelirler ortadan
kalkınca) fiyatlar c+v olacaktır.
Üretim fiyatı değere orantılı olacaktır.
Kapitalizmde artı-değerin varlığı fiyatın değeri yansıtmasını
engellemektir!!!
Marx, kapitalizmde fiyatların değerlere orantılı olmadığını,
dolayısıyla, emek değer teorisinin Ricardo’nunkinden farklı
olarak bir fiyat teorisi olmadığını ileri sürer.
Buna karşılık; sosyalist sistemde, artıdeğeri oluşturan
(rantfaizkar) gelir kategorileri ortadan kalkınca, fiyatlar
ücret
artı
amortisman
ve
hammadde
değeriyle
belirlenecektir(c+v), fiyatlar değere orantılı olacaktır.
Kapitalizm, fiyatlar değeri yansıtmadığından dolayı akılcı
sayılamaz.
“Büyük Çelişki” ve “Dönüşüm Sorunu”
Marx, değer ve artıdeğer teorisini açıklarken kapitalin
organik birleşiminin (c/v) her üretim dalında her meta için
aynı olduğunu varsaymıştı.
Böylece, metaların toplumsal bakımdan gerekli emek-zamanla
orantılı olarak mübadele edileceğini söyleyebiliyordu.
Çünkü her meta için kapitalin organik birleşiminin (c/v) aynı
olduğunu varsayınca, metaların mübadele değeri ancak
içerdikleri emekzamanla orantılı olabilirdi.
Oysa; mübadele değeri teorisinden dar anlamda bir nispi fiyat
teorisinin çıkarılmaması gerekmektedir.
Eğer emek-değer teorisi dar anlamda bir nispi fiyat teorisi
olarak yorumlanırsa, yani metalar içerdiği emekzamanla
orantılı fiyatlarda mübadele ediliyor diye kabul edilirse,
kurduğu üretim fiyatı teorisiyle arada bir tutarsızlık ortaya
çıkar. Çünkü, bu son teoriyi(üretim fiyatı teo.) kurarken
kapitalin organik birleşiminin her üretim dalın eşit olduğu
varsayımı terk edilmiştir.
Bu varsayım terk edilince de emek-değer teorisi mübadele
değeri(nispi fiyat) teorisi olamaz ! !
Marx, kar haddinin eşitlenmesini, kapitalin organik
birleşiminin her alanda eşit olduğu varsayımını terkederek
incelemiştir.
Kar haddinin eşitlenmesi, artıdeğer haddinin(sömürü haddi) her
alanda farklı olması demektir.
c/v ‘nin ortalamanın üstünde olduğu yerlerde, kapitalin daha
yüksek kar haddi olan alanlara kayması sonucu üretim fiyatları
değerleri aşar.
Marx’ın değer ve artıdeğer teorisini geliştirirken (kapitalin
organik birleşiminin her alanda eşit olduğu varsayımı altında)
metaların içerdiği emekzamanla orantılı fiyatlarda mübadele
edilebileceğini ima etmesi; kar haddinin eşitlenmesini
incelerken de (kapitalin organik birleşiminin her alanda eşit
olduğu varsayımını terk ederek) değerlerin üretim fiyatlarından
nasıl saptığını araştırması Böhm-Bawerk tarafından “büyük
çelişki” olarak nitelendirilmiştir!
Marx’ın değerleri fiyatlara dönüştürme çabası, sonra
“dönüşüm sorunu”(transformasyon problemi) başlığı
altında uzayıp giden tartışmalara konu olmuştur.
Download